11624 Defa Okundu

“… (Allah yolunda) mallarınızla, ellerinizle ve dilerinizle gayret edip savaşın.” (Neseî,1. Bab, 3045; Dârimî, Cihad, 38. Bab, 2436.)

Muhterem okuyucularım,

Bildiğiniz üzere bir zamandan beri yüce dinimiz İslam’a, Kuran’a, Hz. Peygamberin (s.a.v.) Sünnet ve hadislerine açık ya da kapalı tenkit getiren, hatta bunlara saldıran bidatçi ve tahrifatçılara karşı yazılar yazıyorum. Bu yazılarımın tarafınızdan büyük ilgi gördüğünü gerek şifahi gerekse yazılı yolla bana ulaşan takdir, teşekkür ve dualardan anlıyorum. Mukabelede bulunduğum ve bulunamadığım herkesten Allah razı olsun. Destek ve dualarınız bize güç vermektedir.

Bu süreçte iyi niyetinden asla şüphe etmediğim bazı kardeşlerimin de, bu tahrifatçılara cevap vermemize gerek olmadığına, onların zaten kendi kendilerine unutulup gideceklerine dair bazı beyanları oldu.

Bu beyanlar bir yana; bir de önceden nispeten üstü kapalı, imalı bir şekilde yapılan tahrifatlar son zamanlarda hepten alenileştiği, Kuran’a hakaret, Allah’a açıktan isyan noktasına vardığı halde, Müslüman toplumumuzun (gerçekten habersiz olanlar ayrı tutulursa) bu olup bitenler karşısında sessiz ve tepkisiz kaldığına üzülerek şahit oluyoruz.

Bu sebeple, Mustafa Öztürk’ün sapkın görüşlerine karşı başladığım cevaplar serisine küçük bir ara vererek, bozguncu ve tahrifatçılara reddiyede bulunulmasının önemine dair izah sadedinde bir iki yazı yazmaya karar verdim.

Baştan şunu söyleyeyim:

Buraya alıp yanlışlığını ortaya koyacağım görüşler üzerinden, asla bu görüşleri seslendiren kardeşlerimi hedef alıyor değilim. Maksadım sadece “İki mümin birbirini yıkayan iki el gibidir” hadisinin gereği olarak, böyle düşünen kardeşlerime bu yanlışları hususunda “kardeşçe” tavsiyelerde bulunmak ve halisane bir niyetle onlara görevlerini hatırlatmaktır.

Tahrifatçılara ilgisiz kalmamızı isteyenler genel olarak şunları söylüyorlar:

Bu adamları reklam etmeyelim… Bunlara emek ve zaman harcamaya gerek yok, sonra kendilerini bir şey sanırlar… Biz işimize bakalım…

Şimdi bu görüşleri kısaca tahlil edelim:

1- Tahrifatçılara Cevap Vermek, “Batılın Reklamını Yapmak” mıdır?

Bidatçı ve tahrifatçıları gündem etmekle ilgili olarak üç durum düşünülebilir:

Bir: Onlar kendi dar dünyalarında yaşıyorsa, ifsatları topluma sirayet etmemişse,  böylelerinin görüşlerini topluma anlatmanın “uyuyan fitneyi uyandırmak” anlamına geleceği açıktır. Ama bizim yaptığımız asla bu değildir. Gündeme alıp kendilerine cevap verdiğimiz bu tahrifatçılar, öğretim kurumlarında çocuklarımızı zehirleyen; sempozyumlarla, konferanslarla, benzeri diğer toplantılarla bütün millete hitap etme konumunda olan adamlardır. Dahası onların batıl fikirleri, sosyal medya yoluyla memleketin, hatta neredeyse dünyanın en ücra köşesine kadar ulaştırılabilmektedir. Dolayısıyla onlar zaten kendi batıllarının reklamını bizzat kendileri yapmaktadırlar. Bu şartlar altında müslümanın susması, biraz argo bir tabirle deve kuşu gibi kafasını kuma sokmak anlamına gelir.

İki: Bidatçı ve tahrifatçıların bu batıl ve sapkın görüşleri anlatılsa ve bunlara gerekli cevap verilmese, bu da dolaylı olarak batıla hizmet olur. Bizim yaptığımız bu da değildir. Zira biz o batıl görüşleri ortaya koyduktan sonra, onların ilmî bir mesnede dayanmadığını ispatlıyoruz. Bununla da kalmıyor, bir de olması gerekeni, işin doğrusunu anlatıyoruz. O halde bizim yaptığımız batıl görüşleri anlatıp geri çekilmek de değildir.

Üç: Üçüncü bir ihtimal de, tahrifatçı ve bidatçıların görüşlerini en öz şekilde alıp, bunlara İslamî ve ilmî cevaplar vermektir. İşte yapılması gereken budur; Kuran ve Sünnetin bize öğrettiği metod budur. İleride geleceği gibi tarih boyunca istikamet üzere giden ulemanın yaptığı da budur. Biz de bunu yapmaya çalışıyoruz.

2- “Bu Adamlar İçin Emek ve Zaman Harcamaya Değmez, Kendilerini Bir Şey Sanırlar” Görüşü Doğru mudur?

Öncelikle bu görüşün hiçbir mesnedinin olmadığını belirtmek isterim. Şöyle ki:

İnsanların gündem edilmesi “övmek” şeklinde olursa, bu onları meşhur etmek anlamına gelir. Yok, onların tutarsızlıklarını, ilimden uzaklıklarını, cehaletlerini ortaya koymak şeklinde olursa, bu da onların rezil rüsva olmaları anlamına gelir. Biz tahrifatçıların şenaatlerini anlatarak onlara şöhret bahşetmiyoruz. Bilakis sahipmiş gibi gözüktükleri şöhret balonlarını patlatıyor, nasıl da bomboş olduklarını gözler önüne seriyoruz. Elbette ki anlayan için…

Keza biz emeğimizi onların şahsı için de harcamıyoruz.

Harcadığımız emek, varlık sebebimiz olan mukaddes değerlerimize saldırıları etkisiz kılmak içindir. Dolayısıyla bu uğurda harcanan emek Allah içindir, İslam içindir. Böyle düşünenlere şeytan, Allah için harcanan bu emeği, o mahut kimselerin propagandası için harcanmış gibi gösteriyor.

Hak ve hakikati savunmaya, “boşa zaman harcamak”, “lüzumsuz iş yapmak” denebilir mi? Biz niçin yaşıyoruz? Hayatımızın gayesi nedir?

Yüce dinimiz İslam’ı, Kuran ve Sünnet’i canını ortaya koyarak koruyup bize kadar ulaştıran İslam mücahidleri, ulema ve esfiya -hâşâ!- ahmak mıydı? Onlar kendi küçük dünyalarında gününü gün edip hayatı renkli bir şekilde yaşamayı bilmezler miydi?

Doğrusu biz ahirzaman müslümanları çok ama çok duyarsızlaştık. Davamıza, tarihimize, kimliğimize çok yabancılaştık. Bunu kabul edelim…

3- “Biz Kendi İşimize Bakalım!” İyi Ama Bizim İşimiz Ne?

Tamam, biz kendi işimize bakalım da, peki ama bizim işimiz ne?

Bizim işimiz sadece günlük beş vakit namaz kılmak, yılda bir ay oruç tutmak, şayet zenginsek zekâtımızı vermek ve hacca gitmek midir?

Bunları yapınca işimiz bitiyor mu?

Hâlbuki çok iyi biliyoruz ki Kuran-ı Kerim, inanmayan, hakkı boğmaya çalışan inkârcılara karşı mücadeleyi örneklendiren ve emreden ayetlerle doludur.

Mesela önceki bir yazımızda da geçtiği gibi Kuran müşriklerin “esâtiru’l evvelîn / eskilerin masalları” sözünü alır, bunu tam dokuz defa tekrarlar ve bunu diyenlerin tutarsızlıklarını, delilsiz ve mesnetsiz konuştuklarını ortaya koyup onlara “Dediğinizde samimi iseniz haydi onun bir benzerini de siz getirin!” diye meydan okur.

Şimdi -hâşâ sümme hâşâ- Kuran bu batılı ortaya koyup müşriklere meydan okurken, “kendi işini bırakıp” onların gündemiyle mi oyalanmış olmaktadır?

Ne yazık ki biz Kuran’ın ve Sünnet’in ortaya koyduğu batılla mücadelenin yol ve yordamını anlayamamışız.

Hani Allah yolunda cihadı emreden ayet ve hadisler?

Hani emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münkerle ilgili ayet ve hadisler?

Hani Allah için sevmeyi, Allah için buğzetmeyi anlatan ayet ve hadisler?

Hani cennetin bedelini açıklayan ayet ve hadisler?

Bütün bunlar hep Kuran ve Sünnet’te ama, Allahu Teâlâ’nın buyurduğu gibi biz tefekkür etme kabiliyet ve istidadını kaybetmiş bulunuyoruz.

 “Andolsun ki Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu?” (Kamer: 17.)

Soru şeklinde gelen bu ayet, anlatmak istediğimizi en vurucu şekilde ortaya koymaktadır.

4- Müslüman Mukaddesatına Saldırı Karşısında Duyarsız Kalamaz

Biz bu yazılarımızla sıradan bir batılın tenkidini yapmaktan öte, bize yönelen, bizi boğmaya çalışan tahrifat ve saldırıları def etmeye çalışıyoruz. Bu saldırıların “bilimsel yaklaşım”, “akademik görüş” gibi kisvelere bürünerek ve de fikir ve inanç özgürlüğünü suiistimal ederek yapılması, bizi kandırmamalı, gerçeği anlamamıza engel olmamalıdır.

Bir insanın en büyük, en değerli varlığı, dini, imanı ve mukaddesatıdır. Bütün mukaddesat da mukaddesliğini Kuran ve Sünnet’ten alır. Bu sebeple Kuran ve Sünnet’e direkt veya dolaylı şekilde yönlendirilmiş bütün saldırılar, mukaddes değerlerimizin hepsini birden aşağılamaya, yıpratmaya, hatta yok etmeye matuftur. Varlık ve yaratılış gayemiz mukaddesatımızı korumak olduğuna göre, bu konuda azami hassasiyet göstermek, önce insan, sonra da Müslüman olmamızın gereğidir. Bu konulara ilgisizlik çok tehlikelidir.

 Hem mukaddesatımıza yönelmiş olan bu saldırıların nihaî hedefi milli kimliğimiz, milli bütünlüğümüz ve vatanımızdır. Bu açıdan bakıldığında da mesele aslında bir milli varlık ve beka meselesidir. Bu saldırıların batı kaynaklı olup, oryantalistler ve onların yerli uzantıları vasıtasıyla devreye konması, bu yaklaşımımızı ispat etmektedir. Bu konudaki deliller ilerleyen zamanlardaki yazılarımızda gündem edilecektir.

Müslüman Türk milleti olarak biz, imanımız uğruna, mukaddesatımız uğruna ve i’lâ-yı kelimetullah uğruna bin iki yüz yıldan beri milyonlarca şehit verdik, nice bedel ödedik. Böyle bir milletin torunları olarak, mukaddes varlıklarımıza uzanan menfur eller karşısında duyarsız kalmamız en büyük bedbahtlık olsa gerektir. Doğrusu bu sessizliği, bu hissizliği, bu vurdumduymazlığı, bu sorumsuzluğu anlamak mümkün değildir. Acaba hangi sebep bizi bu derin gaflet uykusuna sürüklemiştir? Malına, canına ya da namusuna küçücük bir tehlike arız olduğunda her müslümanın nasıl aslanlar gibi kükrediği hepimizin malumudur. Hâlbuki mal da, can da, namus da kıymet ve dokunulmazlığını imanımızdan, Kuran’ımızdan, mukaddesatımızdan alır. Hal böyleyken acaba bu hassasiyetimiz neden mukaddesatımızın maruz kaldığı tehlikeler karşısında da harekete geçmez? Her Müslüman kendine bunu sormalı ve bir nefis muhasebesi yapmalıdır.

5- İşin Sonunda “Ebedî Bedbahtlık” Tehlikesi Vardır

Kuran ve İslam tahrifatçılarına karşı sorumsuz ve ilgisiz kalmak, kendimizi ve neslimizi ebedî bir felakete atmak tehlikesini doğurur.

Çünkü sahih imanın neticesi ebedî saadet olduğu gibi, herhangi bir şekilde küfre yuvarlanmanın sonucu da ebedî felakettir.

Bir Müslüman bu iki neticeden -elbette ki- ilkini arzu etmeli ve bunu hem kendisi için, hem nesli için, hem milleti, hem de bütün İslam dünyası için istemelidir.

Tam da burada mealen şu ayet-i kerimeyi hatırlatmak isteriz:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.” (Tahrim: 6.)

Ne hazindir ki bugün İslam’ın kimyası değiştiriliyor. Tevhid akaidi ortadan kaldırılıyor. Allah ile Resulünün, Kuran’la Sünnetin araları açılmak isteniyor. Batılı misyonerler, İslam’ı tahrif, tahrip ve imha projelerini artık yerli oryantalistler üzerinden hayata geçiriyorlar. Sahneye konan dinlerarası diyalog, tarihselcilik, Sünnet ve hadis inkârcılığı, Kuran’ı keyfine göre yorumlayıp saptırma furyası, tevhid-i edyan / dinlerin birleştirilmesi gibi menfur projeler hep onların başının altından çıkıyor. Burada hedefin topyekûn İslam olduğu açıktır.

Eğer bu gidişata sessiz kalırsak, belki yine bu topraklar üzerinde yaşamaya devam edebiliriz, ama ruhsuz bir ceset gibi kalırız. Kaldı ki bu projelere evet demek, Endülüs ve Bağdat facialarında olduğu gibi ortada vatan da, millet de, devlet de bırakmaz. Aklımızı başımıza devşirelim. Dinimize mukaddesatımıza sahip çıkalım.

6- Mukaddesata Sahip Çıkmak Bize Rabbimizin Emridir

Dinimizin, Kuran’ımızın, Kitap ve Sünnet ölçülerinin bozulmadan gelecek nesillere aktarılması, Rabbimizin biz Müslümanlara yüklemiş olduğu en büyük görevdir. Allah, Kuran’ı ve İslam’ı korumayı ümmet-i Muhammed’e miras bırakmıştır. Şu ayet-i kerime bunu anlatır:

“Sonra biz kullarımızdan seçtiklerimizi o Kitaba mirasçı kıldık. Onlardan kimi nefislerine zulmeder (kendine kötülük eder), kimi orta bir durumdadır, kimi de Allah’ın izniyle hayır işlerinde yarışır; işte büyük fazilet budur.” (Fâtır: 32.)

Dikkat edilirse ayet-i kerimede İslam’ın ve Kuran’ın kendilerine miras bırakıldığı ümmetin üç grubundan biri de “nefislerine zulmedenler”dir. Yani günahkâr, ayyaş, sarhoş bile olsa, her Müslüman kendilerine bırakılan İslam mirasına sahip çıkmakla vazifelidir. O halde “Müslümanım elhamdülillah” diyen ve bu sözünde samimi olan yediden yetmişe herkes, dinini, Kuran’ını, Peygamberini, mukaddesatını gözünün nuru gibi korumalıdır. Nitekim geçmişte bu böyleydi. Sarhoş bile, dinine yönelen bir hakaret karşısında gözü kara bir mücahid kesilirdi. Ama ne hazindir ki bugün güya din tahsili yapmış ve yine din tahsili veren nice akademisyen, ya bizzat bu tahrifatın içindedir ya da olup bitenler karşısında susmayı tercih etmektedir. Üzerine düşeni yapma gayretinde olan hocalarımızı ise elbette tenzih ederiz.

“Hak ve hakikati müdafaa ve muhafaza etmenin ef’âl-i mükellefîndeki yeri nedir?” sorusuna ulema “Farzdır” cevabını vermiştir.

Batıl fikirler avama ulaşmadıysa, havas seviyesinde kaldı ise, bu durumda bu vazife “farz-ı kifaye” olur. Yani ulemadan biri veya birkaçı bu vazifeyi yaparsa diğerlerinden sorumluluk kalkar. Cenaze namazında olduğu gibi…

Ancak tahrifatın, tahribatın, küfrün, hakla batılı birbirine karıştırmanın ayyuka çıktığı bir ortamda, ilmi, ameli, mesleği ne olursa olsun, her müslümanın bildiği kadar dinini savunması şarttır, elzemdir ve her şahıs için bu “farz-ı ayın” bir vazifedir.

Söz buraya gelmişken, ulemanın konuya yaklaşım tarzını gösteren bir misal vermek isterim:

El- Hârisî Muhâsibî bidatçılara reddiye yazar ve “Bidatı reddetmek farzdır” derdi.

Ahmed b. Hanbel onu tenkit etti; bidat ehlinin bozuk fikirlerini gündem etmesine karşı çıktı.

Bu hadise İmam Gazalî’ye sorulduğunda o şöyle cevap verdi:

“Ahmed b. Hanbel’in dediği doğrudur. Ancak bidatçıların bozuk görüşleri yazılmamış ve şöhret bulmamış ise… Eğer bu bozuk görüşler yayılmışsa bunlara cevap vermek lazımdır.” ( Bak: el- Munkizu Mine’d Dalâl, Tercüme: Ahmet Subhi Furat, Şamil Yayınevi, 1972, İstanbul, s: 50.)

Nitekim Gazalî’nin tespit ettiği bu gerçeği Ahmed b. Hanbel de görmüş olacak ki, o da er-Red ale’z-Zenâdıka ve’l-Cehmiyye” adlı bir eserle Cehmiyye fırkasının selef akidesiyle bağdaşmayan görüşlerine reddiyede bulunmuştur.

Gelecek yazımızda bu eser de dâhil olmak üzere, İslam tarihi boyunca yazılmış reddiyelere misaller vereceğiz.

Bidat ve dalalet ehline ve de tahrifatçılara karşı İslam’ı müdafaa etmek, aslında elle, dille ve kalemle cihadın kapsamındadır. Bu aynı zamanda Allah’ın bize emrettiği iki farz olan emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker vazifesini ifa etmektir. Cenâb-ı Hak bu vazifeyi bize birçok ayette emretmektedir. Onlardan biri şu mealdedir:

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız...” (Âl-i İmran: 110.)

7- Samimi Bir Nefis Muhasebesi Yapma Zamanı

Gelinen bu noktada fert ve millet olarak samimi ve ciddi bir nefis muhasebesi yapmaya mecburuz.

Bugün eğer içimizden çıkan, bizdenmiş gibi gözüken bazıları, İslam’ı yok edip tarihe gömmek isteyen misyoner ve oryantalistlerin bile göstermediği bir cüretle, gözümüzün içine baka baka, inancımıza Kuran’ımıza saldırabiliyorsa, bunun sebeplerinden biri, hatta belki de en önemlisi, bizim hissizliğimiz, ilgisizliğimiz, neme lazımcılığımız, gaflet ve cehaletimizdir. Bu tahrifatları böyle akıl almaz boyutlara ulaştıran da yine aynı sebeplerdir.

Bu bir zillettir. Bu zilletin belki bir adım ötesinde de iki cihan rezilliği vardır. Bu konu aynı zamanda her fırsatta vurguladığımız gibi, milli bir meseledir, vatan meselesidir.

Yukarıda andığımız Endülüs ve Bağdat faciaları tarihte kalmadı. Benzerleri bugün de yaşanıyor. Afganistan, Irak, Suriye, Bosna Hersek gözümüzün önünde… Keza Uygur Türklerine yapılanlar da malumumuz…

Bu gaflet uykusundan ne zaman uyanacağız? İsrafil’in suruyla mı?

Demem odur ki, milletçe büyük bir felaketin eşiğindeyiz. Ayıkmalı ve mukaddesatımıza sahip çıkmalıyız.

NETİCE

Manzara bu kadar vahim iken, bize tahrifatçılara ilgisiz kalmamızı tavsiye edenler, bilerek ya da bilmeyerek -ki biz “bilmeyerek” olduğu kanaatindeyiz-  kendilerini ve müslümanları pasifize etmektedirler. Bu büyük yanlıştan mutlaka kaçınılmalı, manevi ve milli değerlerimize sahip çıkılmalıdır. Eğer ayıkmazsak bunun bedelini çok ağır öderiz. Bu bedelin ne olduğunu yazımızın muhtevasından çıkarmak mümkündür: Maddi manevi her şeyimizle yok olmak, mahvolmak… Allah muhafaza buyursun!

Ama, inancımız ve umudumuz odur ki, bu millet eninde sonunda uyanacak ve o “muhteşem” kimliğini yeniden kuşanacaktır. Keza duamız da -hem kavlî, hem de fiilî olarak- bu yöndedir.

Not: Bu yazının devamı niteliğinde Kuran’a, İslam’a ve mukaddes değerlere sahip çıkmanın dinî veçhesini ve bu paralelde ulemanın tarih boyunca hiç terk etmediği “reddiye” kültürünü anlatan bir yazı daha yazdıktan sonra, Mustafa Öztürk’ün Kuran’ı hedef alan iddialarını değerlendirdiğimiz serimize geri döneceğiz inşallah.

Yorumlar