6816 Defa Okundu

“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?” (Maide: 50.)

Bu başlığı atmamızın ve bu meseleyi konu edinmemizin sebebi, bu yazımızda M. Öztürk başta olmak üzere, Kur’ân’ın tarihselliğini iddia eden, aklı dumura uğramış bütün tahrifatçılara cevap verecek olmamızdır.

Öztürk’ün hezeyanlar çöplüğündeki kokuşmuş iddialarından biri de şöyle:

“Kur’ân’ın bütün ahkâmını bağlamsız ve menatsız bir şekilde lafzî delâletleri mucibince çağdaş duruma dayatmakla yahut belli bir tarihsel toplumsal tecrübede anlam ve değer ifade eden örfleri, muhtelif âyetlere konu olması hasebiyle tarih-üstü değerler addedip din kisvesi ile bugüne taşımakla mümkün olmaz.” [1]

Evet, bu cümle Kur’ân’ın cihanşümul, yani zaman ve mekân üstü oluşunu inkâr etmek, meşhur tabirle onun “tarihselliğini” savunmak demektir.

Ve bu hezeyan M. Öztürk’ün kendi görüşü olmayıp, batılı oryantalistler tarafından ortaya atılmış ve İslam dünyasına oradan ihraç edilmiştir. Ne hazindir ki Öztürk ve onun gibiler, İslam düşmanlarının emel ve projelerine avukatlık, sözcülük ya da hizmetkârlık yapmaktadırlar.

Tarihselcilik iddiasını ortaya atanların başında Goldziher ve J. Schacht gelir. Bu şahısların ikisi de Yahudi kökenli olup bu husus ayrıca ibretliktir ve düşünülmeye değerdir. Bunlar ve ismini burada sayamayacağımız daha niceleri, Kur’ân’ı rahatlıkla tahrif edebilmek için önce Hz. Peygamberi (s.a.v.), Onun Sünnet ve hadislerini dışlama projesini uyguladılar. Ardından da Kur’ân’a felsefî, daha doğrusu keyfî yaklaşımlar getirerek onun bir “vahiy” olduğunu unutturup Arap kültürünün bir mahsulüymüş gibi görülmesini sağlamaya çalıştılar.  Bu Arap kültürünü söze döken de onlara göre (haşa) Hz. Muhammed (s.a.v.) idi.

Kur’ân’ın vahiyle sabit Allah kelamı, Hz. Peygamberin de Allah’ın Resulü olduğunu inkâr anlamına gelen bu zihniyet, açık ve net küfürdür.

Bu İslam’a suikast projesini hazırlayanlar, maalesef aydın geçinen Müslüman kökenli, ama hasta ruhlu bazı adamları da bir şekilde kendilerine bende ederek, bu batıl davaya hizmet ettirmiş ve ettirmektedirler.

Bunların başında Pakistan uyruklu Fazlurrahman ve Mısırlı zındık Ebu Zeyd gelir. Bu hainler, oryantalistlerden aldıkları fikir ve görüşleri, sanki kendi buluşlarıymış gibi lanse etmekten de hiç utanmamışlardır.

Tarihselciliğin Türkiye’de de birçok temsilcisi vardır. M. Öztürk bunlardan sadece biridir. İnşallah ilerleyen zamanlarda diğerlerini de batıl görüşleriyle birlikte teşhir ve ifşa edeceğiz.

Tarihselcilik, mevcut çağdaş şartları yegâne doğru görerek ve de asıl sayarak Kur’ân’ın ve tabiatıyla da İslam’ın bugüne veya geleceğe taşınamayacağını iddia etmektir. Yani Kur’ân’ın evrenselliğini, tek hak kitap olarak kıyamete kadar geçerli olduğunu kabul etmemektir. Bu inanış ve kabul ise (haşa) Allahu Teâlâ’nın bu zamanı veya gelecek zamanları bilemediği, tüm zaman ve mekânlara hitap edecek ilim ve iradeden mahrum bulunduğu, bu sebeple de Kur’ân’ın yetersiz ve noksan olduğu anlamına gelir. Bu da Allah’a cehalet isnad etmek demek olup küfrün ta kendisidir.

Bu tespitimiz, ilmî ve itikadî bir gerçektir. Bu inanca sahip olan kim olursa olsun, onun Kur’ân’a ve İslam’a imanını ortadan kaldırır. Burada geçerli olan ölçü, ayetlerden kaynaklanan akaid ölçüleridir. Biz de onu esas alarak değerlendirme yapıyoruz.

“Müslüman” ve üstelik “ilahiyatçı” kimliğine sahip M. Öztürk, yukarıdaki ifadeleriyle Kur’ân’ın tarihselliği fikrini seslendirirken, meşhur Alman edebiyatçı Goethe onun bütün çağlara hitap ettiğini bakın nasıl itiraf ve ifade eder:

“Elimize her aldığımızda… kısa bir süre içinde bizi cezbeden, hayretler içinde bırakan ve en sonunda önünde eğilecek kadar hayran bırakan bir eserdir… Kuran’ın üslubu, içeriğine ve amacına uygun olarak çok kuvvetli, yüce ve muhteşemdir… Bu kitap tüm çağlar boyunca en etkili kitap olarak kalacaktır.” [2]

Evet, Kur’ân bir mucizedir. Bütün zaman ve mekânları ihata eder. Her yerde ve her zamanda, kıyamete kadar geçerlidir. Allah (c.c.) her şeyi bildiği gibi, yarattığı insan ve toplumların vasıf ve karakterini ve neye ihtiyacı olduğunu da çok iyi bilmektedir. Nitekim şu ayet-i kerime çok öz bir şekilde ve bir soruyla bu gerçeği anlatmaktadır:

“Yaratan bilmez mi? O Lâtif ve Habir’dir.” (Mülk: 14.)

Ayetteki soru son derece manidardır: Yaratan yarattığı şeyi bilmez mi? O Lâtif’tir, bütün varlıkların mahiyetine ve künhüne vâkıftır. Habir’dir, her şeyden, her teferruattan haberdardır. Allah (c.c.) Kur’ân’ı sadece Araplara veya herhangi bir kavme değil, bütün insanlığa göndermiştir. İnsan, şarktan garba temel fıtrat özellikleriyle hep aynı insandır. Fıtratı yaratan da Allah’tır, ruhu yaratan da Allah’tır. O, insanın mizacını, temayüllerini, ihtiyaçlarını bütün detaylarıyla bilmektedir. O, insana şah damarından daha yakındır (Kâf: 16.), hükmünde hikmet sahibidir. Hal böyle iken (haşa) nasıl olur da Onun ilerleyen zamanların şartlarını bilemeyeceği düşünülebilir?

Zaman ve mekânla değişen insanın mahiyeti değil, kullandığı alet ve vasıtalardır. İnsanın fıtrî yapısı ve temel karakteri hiçbir yerde, hiçbir zaman değişmez. Zamanla neyin değişip neyin değişmeyeceğini bilemeyecek kadar cahil olanlar, çağdaşlığı put edinerek (haşa) Allah’a cehalet isnad etmeye kalkışıyorlar.

Düşünmüyorlar ki hakikatler çağla değişecek olsaydı, bugün doğru olan veya doğru kabul edilen bir şey, yarın, öbür gün, elli, yüz sene sonra çağ dışı ve yanlış olurdu. Zaten modernizmin mantığı da budur. O halde bu modernist / reformist zihniyetteki kimselere göre sabit bir hakikat mevcut değildir. Böylelerinin Kuran’ı anlaması mümkün olabilir mi? Elbette ki olamaz. Çünkü hakikatler zaman ve mekâna bağlı olarak asla değişmez ve eskimez. Bu gerçeği ancak gerçek âlimler idrak edebilir.

Miladi 632’de Veda Haccında inen son ayet-i kerimede (Maide: 3’te) Allah’ın dinini tamamladığı, en mükemmel hale getirdiği ve din olarak da İslam’ı seçip ondan razı olduğu haber verilmektedir. Bunun manası bu dinin kıyamete kadar bütün sahalarıyla her yerde ve her zamanda hâkim olması demektir.

Nitekim Allah Kuran-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede “Ey insanlar!” diyerek onları kendine, Peygamberine ve Kur’ân’a imana davet etmektedir:

“Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur’ân) indirdik.” (Nisa: 174.)

“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’ân) geldi.” (Yunus: 57.)

“De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, Ondan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah’a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine -ki o da Allah’a ve sözlerine inanmıştır- inanın; Ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’râf:158.)

“De ki: Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, bilin ki ben, Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Bana müminlerden olmam emrolundu.” (Yunus:104.)

“De ki: Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (Hac: 49.)

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Sebe: 28.)

Aynı şekilde birçok ayette de Allah’ın hükmüyle hükmedilmesi gerektiği, onun dışındakilerin cahiliye hükümleri olduğu bildirilmektedir:

“…Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44.)

“…Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Maide: 45.)

“…Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıkların kendileridir.” (Maide: 48.)

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma…” (Maide: 49.)

“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?” (Maide: 50.)

“… Hüküm ancak Allah’ındır…” (Yusuf: 40.)

“Allah, hâkimlerin hâkimi değil mi?” (Tin: 8.)

Kur’ân’ın çağlar üstü olması, ilim ve hikmet hazinesi olup mutlak hakikatleri ifade etmesi sebebiyledir. İlmî hakikatler asla zaman ve mekâna bağlı olarak değişikliğe uğramazlar. Nitekim “Kur’ân İlim ve Hikmet Hazinesidir” üst başlığıyla yazdığımız seri yazılarımızda bunun örneklerini vermiştik.

Merhum Haluk Nurbaki’nin şu satırlarıyla yazımıza son verelim:

“Kur’ân ayetlerinin zamanı geldikçe sırlarının açıklanacağı yine o ayetlerin bir bir hükmüdür. Kur’ân’ın ekonomik ve sosyal hükümlerinin tamamı belli bir zaman dilimine değil de kıyamete kadar bütün bir zaman demetine yöneliktir. Bundan dolayıdır ki, bugün için fark edilmeyen birçok gerçek, zamanı geldikçe tek tek hikmetini göstermektedir. Eğer dünyamızın ömrü varsa, bu gerçeklerin önümüzdeki asırlarda da devam edeceği açıktır.

Ku’rân’ın eskimezliği onun en büyük mucizelerinden biridir. Çağımızın en büyük düşünürlerinden olan Garaudy, Kuran için “Kur’ân dün, bugün ve yarın için eskimeyen tek kitaptır. Onun hükümleri dünya durdukça en iyiyi ve en güzeli temsil edecektir” diyor.

Garaudy’in bu sözü Kur’ân hükümleri için “Acaba bu çağın insanına da yeterli midir?” diyenlere verilecek güzel bir cevap olsa gerektir.” [3]

Kur’ân’ın “cihanşümul”, yani zaman, mekân ve tarih üstü olduğu konusuna bir sonraki yazımızda yine delilleriyle devam edeceğiz.

 

 

[1] M. Öztürk, Çağdaş İslam Düşüncesi ve Kur’âncılık, Ankara Okulu Yayınları, s: 10.

[2]https://www.sorusorcevapbul.com/soru-cevap/kurani-kerim/batili-dusunurler-kuran-icin-ne-dediler

[3] Haluk Nurbaki, İmanla Gelen İlim 2, s: 114.

Yorumlar