5932 Defa Okundu

“Sünnetin Dindeki Yerini Anlatan Ayetler”

Okuyucularımızın takip ettiği üzere, bir evvelki yazımızda Bayındır’ın “Sünnet kavramının tahrif edildiği, Hz. Peygamberin Sünnet’i diye bir şeyin olmadığı, bunun dine sonradan eklendiği” şeklindeki iddialarını cevaplandırmıştık. Bu yazıda o konunun devamı olarak, Hz. Peygamberin (s.a.v.) Sünnetinin önemini ve dindeki yerini “Ayetler Işığında” ortaya koymaya çalışacağız.

Böylece “Kuran İslam’ı” iddiasındaki Bayındır ve onun gibilerin Kuran’ı anlamaktan ne kadar uzak oldukları, şayet anlıyorlarsa da Onu kasıtlı olarak nasıl saptırdıkları ortaya çıkacaktır.

Esasen Kuran’ın bütün ayetleri Hz. Peygamberin, “Allah’ın Resulü” olarak “Allah adına” hareket ettiğini, yine “Onun adına” söz söylediğini anlatır. Çünkü inen bütün ayetlerin muhatabı ve tebliğcisi Odur.

Bununla birlikte seksen kadar ayet Hz. Peygamberin (s.a.v.) dindeki konumunu hususî olarak anlatmaktadır. Bu yazıda daha ziyade bu ayetler üzerinde duracağız.

I- HZ. PEYGAMBER (s.a.v.) KENDİ HEVÂSINDAN KONUŞMAZ, ALLAH ADINA HAREKET EDER

Bu gerçek Necm Suresi 3 - 4. Ayetlerde şöyle anlatılır:

“(O Peygamber) hevâ ve hevesine (şahsî arzularına) göre konuşmaz. O(nun konuşması), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir.”

Hz. Peygamberin (s.a.v.) “hevâsından konuşmaması”, “Kuran ayetleri” gibi, bu ayetlerin açıklaması manasına gelen “Sünnet ve hadisleri” de içine alır. Kurancılık iddiasındaki tahrifatçılar bu “hevâdan konuşmama” halini Kuran ayetleriyle sınırlandırırlar; bunun Sünnet ve hadisler için geçerli olmadığını iddia ederler. Bu ise Sünnetin dindeki konumunu anlatan bütün ayetlere terstir, hatta onları tahrif anlamı taşır.

İlerleyen izahlarımızda geleceği üzere, Kuran ayetleri “vahy-i metluv (tilavet olunan, okunması ibadet olan)”, Sünnet ve hadisler ise “vahy-i gayri metluv (ibadet esnasında okunmayan)”dur. Yani her ikisi de vahiydir, dolayısıyla Hz. Peygamberin (s.a.v.) -ister Kuran, ister hadis olsun- hiçbir konuştuğu hevâdan değildir.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) dinde Allah’ın emri ve izniyle helal - haram koyma yetkisi olduğu delillerle sabittir. Sünnet ve hadisler, bazı ard niyetlilerin iddia ettiği gibi, Allah’ın iradesinden ayrı, vahiyden kopuk, Peygamberin kendi tercihiyle ortaya koyduğu fiil ve sözler değildir.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) dindeki bu yerini şu ayetten anlayabiliriz:

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram kılmayan, hak dini din edinmeyen kimselerle, küçülmüş oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaş!” (Tevbe: 29.)

Kuran-ı Kerim az sözle çok mana ifade eden muciz kelamdır. Şayet Resulün (s.a.v.) dinde Allah’ın izni ve emriyle haram koyma yetki ve tasarrufu olmasaydı, “Resulün haram kılması”ndan bahsedilemezdi. Bahsedildiğine göre, bu Hz. Peygamberin (s.a.v.) dinde helal ve haram koyma yetkisine Allah’ın izniyle sahip olduğuna delildir.

Burada yanlışa düşülen yer, Allah’ın iradesiyle Hz. Peygamberin (s.a.v.) iradesinin birbirinden ayrı olarak düşünülmesidir. Hâlbuki dinde tek irade vardır, o da “Allah’ın iradesi”dir. Allah’ın Resulü, “Allah adına” konuşur ve hareket eder. Onun emri ve izniyle tasarrufta bulunur, helal - haram belirler. Bunu anlamayanlar veya anlamak istemeyenler, bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın iradesiyle Resulün iradesini karşı karşıya getirmiş ve dinde fitneye sebep olmuş olurlar. Bunun neticesi de Sünnet ve hadislerin dinin dışına itilmesidir.

Şu ayet-i kerimelere de bakalım:

“Allah uğrunda gereği gibi cihad edin. O sizi seçti, dinde size bir zorluk da yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine (uyun).

O Allah sizi bundan önceki ve bu dinde Müslüman olarak isimlendirdi. (Bunu) Resul size şahit olsun, siz de diğer insanlara şahitler olasınız diye yaptı…” (Hac: 77 -  78.)

“Resulün, ümmetine şahit olması”, Onun canlı, müşahhas bir numune olduğunu gösterir. Elmalılı Tefsirinde bu husus şöyle anlatılır:

“Gerektiği gibi cihadın, dindarlığın, Müslümanlığın nasıl olacağını Peygamber size fiilen göstersin, öğretsin; hakka şahitlik eden bir örnek kişilik olsun. Siz de ona tâbi olarak bütün insanlara örnek şahsiyetler, hakikatin şahitleri olun.” (Elmalılı, V, 3424.)

Bu ifadeler bir nevi Sünnet’in tanımı niteliğindedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) dinin uygulayıcısı, örnek alınan rehberdir. Kuran’ın hayata nasıl geçirileceği Onun şahsında müşahhas hale gelmiştir. İşte Sünnet budur.

Şimdi geçmiş konuları da dikkate alarak Bayındır’ın yaklaşımını hatırlayalım. Ne diyordu:

“Sünnet kavramı tahrif edilmiştir… Peygamberin Sünneti kavramı dine sonradan eklenmiştir. Yani Peygamber Sünneti diye bir şey yoktur… Hadislerin yazımı da bir Yahudi projesidir…”

Bu yaklaşımda Sünnet ve hadisler tamamen İslam dışı gösterilmektedir.

Yine o, “resul” kelimesine “Allah’ın ayetleri” manasını vermekte ve böylece Hz. Peygamberin (s.a.v.) müşahhas örnek, rehber ve numune-yi timsal olması gerçeğini tamamen yok saymaktadır. Bu yaklaşım Kuran gerçeklerine, İslam’ın bütünlüğüne, on dört asırlık uygulamaya terstir. İşte biz “Bunlar peygambersiz bir din kurmaya çalışıyorlar” derken bunu anlatmak istemiştik.

II- KURAN’DA “ALLAH’A İTAAT”İN YANINDA “RESULE İTAAT” DE EMREDİLMİŞTİR

Birçok ayet-i kerimede “Allah’a itaat”in yanında “Resule itaat” de emredilmektedir.

İtaat “söz dinleme, boyun eğme, uyma, alınan emre göre hareket etme” gibi anlamlara gelir.

Bu manalar dikkate alındığında, itaat edilen şahsın söz söyleyen, emir veren müşahhas bir kişi olması gerekir. Konumuz açısından bu kişi, beşer cinsinden olan, ama Allah’tan vahiy alan, aldığı bu vahyi insanlara tebliğ eden, uygulayan, uygulatan, uygulanmasına nezaret eden Resul-i Ekrem’dir (s.a.v.). Sünnet ve hadis kavramlarıyla kast edilen de budur.

Bayındır’a göre din, sadece Kuran ayetlerinden oluşan, müşahhas bir kimliğin dikkate alınmadığı, her türlü yoruma açık, teorik bir yapıdır. Bu yaklaşım dinin maksadını, hikmetini ve hayat içindeki pratik gerçekliğini göz ardı etmek anlamına gelir.

Ayetlerde Allah’a itaatten sonra Resule itaatin de emredilmesi, Onun Sünnetine tâbi olmak anlamına gelir. Sünnet her ne kadar Hz. Peygambere (s.a.v.) izafe edilse de, aslında o “vahy-i gayri metluv” olarak Allah’tandır. Çünkü İslam’da tek irade, Allah’ın iradesidir. Resulün iradesi Allah’ın iradesine ram olmuştur. Resulün dinin gereğini uygulamak için bütün yaptıkları Allah adınadır. Sünnet ve hadisler dinin / Kuran’ın uygulanması ve açıklanması demektir. Sünnet ve hadisleri dışlayanların anlamadıkları, anlayamadıkları veya anlamak istemedikleri gerçek budur.

Şimdi Allah’a itaatin yanında Resule itaati de emreden ayetlere geçelim:

1- Kuran’da Allah’a ve Resulüne İtaat Emredilmiştir

 Bu ayetlerden bir kaçını zikredelim:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Peygambere de itaat edin ve yaptıklarınızı boşa çıkarmayın.” (Muhammed: 33.)

“Allah’a itaat edin ve Peygambere de itaat edin...” (Teğabün: 12.)

 “Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa: 80)

Dikkat edilirse bu ayetlerde ısrarla “Allah’a itaat”ten sonra “Resule itaat” vurgusu vardır. Kuran lüzumsuz ve fazla kelime kullanmaktan münezzeh olduğuna göre, Allah’a itaatin yanında Resule itaatin de zikredilmesinin bir hikmeti olsa gerektir. Bu hikmet de Resulün Sünnet ve hadislerinin dindeki olmazsa olmaz konumuna işaret etmektedir. Çünkü Nisa: 80’de de geçtiği gibi “Resule itaat, Allah’a itaat demektir.”

Yine “rahmet olunmak için” de Allah’a ve Resulüne itaat gerekmektedir:

“Allah’a ve Peygamber’e itaat edin ki rahmete erdirilesiniz.” (Âl-i İmran: 132.)

 

“Namazı hakkıyla kılın, zekâtı verin ve Resule itaat edin ki rahmet olunasınız.” (Nur: 56.)

Şu ayet de kurtuluşun Allah’a ve Resulüne itaatte olduğunu anlatmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse gerçekten büyük bir kurtuluşa erer.” (Ahzab: 71.)

Allah’a ve Resulüne itaat etmeyi emreden ayetlerde “Allah” ile “Resulü” arasında “vav” harfi vardır. Arapçada bu “vav”a “harf-i atıf” denir. Bu vav, arasına girdiği iki kelimenin birbirinden farklı olduğunu gösterir; atıfta muğayeret (başkalık) oluşturmak için kullanılır. Yani “Allah” ve “Resulü”ne itaat etmek demek, Allah’a itaat etmek yanında ayrıca Resule de itaat etmek demektir.

İslam âlimleri bu ayetlerde Allah ve Resulü arasında vav atıf harfinin bulunmasıyla, “Allah’ın Resule vahyettiği, ama Kuran’da zikretmediği ‘Sünnetler’ hususunda gereken itaatin kastedildiğini” söylemişlerdir. İbn Abbas, Semerkandî, Salebî, Kurtubî, Beydavî,  Ebu Hayyan gibi ehl-i sünnet müfessirlerinin bu ayet-i kerimelere verdikleri mana, “Resule Sünnetlerde ve hadislerde bildirdiği hususlarda itaat edin” şeklindedir. (Fîrûzâbâdî, Tenvîru'l-mikbâs, sh:298; es-Semerkandî, Bahru'l-'ulûm, 1/312; es-Sa'lebî, el-Keşfu ve'l-beyân, 3/342; el-Kurtubî, el-Câmi', 4/203; el-Beyzâvî, Envâru't-Tenzîl, 4/112; Ebû Hayyân, el-Bahru'l-muhît, 3/341.)

Demek oluyor ki Resule itaat etmekten maksat, Ona Kuran’ı tefsirinde, Kuran’ı hayata tatbik etme şeklinde, yani Sünnet ve hadislerde bildirdiği hususlarda itaat etmektir.

Resule bu şekilde itaat eden müminlerin Cenâb-ı Hakkın koruması altında olduğuna şu ayet delildir:

“Ey Peygamber! Sana tâbi olan müminlerle beraber Allah sana yeter.” (Enfal: 64.)

Nisa 65. Ayette de müminlerin ihtilaf ettikleri noktaları Hz. Peygambere (s.a.v.) götürmeleri, Onun vereceği hükme kalplerinde bir sızı duymaksızın razı olmaları gerektiği anlatılmaktadır.  Ayetin meali şöyledir:

“Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65.)

Şu ayette de Allah yolunda mücadele ederken başlarına türlü musibetler geldiği halde yine Allah’ın ve Resulünün çağrısına uyup itaat edenler methedilmektedir:

“Bunca yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve Peygamberin çağrısına koşanlar var ya, işte onlardan bu güzel davranışta bulunan ve karşı gelmekten sakınanlar için de büyük mükâfat vardır.” (Âl-i İmran: 172.)

Ahzab 46. Ayette Hz. Peygamberin gönderiliş sebebi şöyle anlatılır:

“Ey Peygamber! Seni şahit, müjdeci, uyarıcı, izniyle Allah’a çağırıcı ve etrafını aydınlatan bir nur olarak gönderdik.”

Ayette geçen “şahit”, “müjdeci”, “uyarıcı”, “Allah’ın izniyle Allah’a çağıran kişi”, “etrafını aydınlatan bir nur” gibi vasıflar, dini uygulayan müşahhas bir rehberi, önderi, numune-yi timsali zorunlu kılmaktadır. Böylece Kuran’ın ulvî mana, hikmet ve muradı Hz. Peygamberin şahsında canlanmış olmaktadır. İşte Sünnet budur.

Sünnet’in dine sonradan eklendiğini söyleyen Bayındır ve onun gibilerin, bu ve benzeri ayetler karşısında acaba insafları biraz olsun harekete geçip vicdanları zerre kadar da olsa sızlıyor mudur?

“Kuran İslam’ı” iddiasında olan bu ve benzeri şahısların Kuran muhtevasından ne kadar da uzak olduklarını görebiliyor muyuz?

Şu ayet de peygamberlerin ancak itaat edilmeleri maksadıyla gönderildiklerini, onlara itaatin Allah’a itaat, onlara isyanın Allah’a isyan olduğunu anlatmaktadır:

“Biz her bir peygamberi, Allah’ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileselerdi, Peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa: 64.)

Görüldüğü gibi ayet-i kerimede Resule itaatin ve ona başvurmanın günahların affına, dolayısıyla kurtuluşa sebep olacağı anlatılmaktadır. O halde Peygambere itaat kurtuluş sebebi olduğu gibi, ona itaatsizlik de helak sebebidir.

Şu ayetler de Resule itaatin veya itaatsizliğin sonuçlarını anlatmaktadır:

 “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininde ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa, Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar, onun için alçaltıcı bir azap vardır.”  (Nisa: 13 - 14.)

Gerçek mümin o kimsedir ki, Allah’ın Peygamberinin sözlerini (hadislerini) dinler, uygulamalarını (Sünnetlerini) hayata geçirir. Bunu gönül hoşluğuyla yapar. Bunun, Resulün şahsında Allah’a itaat olduğunu bilir ve “İşittik, itaat ettik” der:

“Aralarındaki anlaşmazlıkları çözüme bağlasın diye Allah’a ve Resulüne çağrıldıklarında müminlerin sözü, “İşittik ve itaat ettik” demekten ibarettir. İşte kurtuluşa erenler de bunlardır!” (Nur: 51.)

Her kulun hedefi olan / olması gereken “Allah’ın rızası ve sevgisi” şu ayette “Peygambere itaat” şartına bağlanmıştır:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Âl-i İmran 31.)

III- HZ. PEYGAMBERİN EMRİNE KARŞI ÇIKIP İTAATSİZLİK EDENLER

Hz. Peygambere (s.a.v.) itaatin önemini daha iyi anlayabilmek için, bir de Ona karşı çıkan, Onun emirlerine muhalefet edip aykırı davrananlarla ilgili ayetlere bakalım:

Nur 62 - 63. Ayetlerde Peygamberin emrine muhalefet edenler şöyle anlatılır:

“Müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman edenlerdir… Resulün çağrısını aranızda, birinizin diğerini çağırması gibi görmeyin… Onun emrine aykırı davrananlar başlarına ya bir belânın gelmesinden yahut can yakan bir cezaya çarpılmaktan korksunlar!”

Keza Ahzab 36. Ayette Resule karşı gelenlerin açık bir sapıklık içinde oldukları haber verilir:

“Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve Resulü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Allah’ın ve Resulünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.”

Enfal: 13 – 14. Ayetler de aynı minval üzere mesaj verir:

“Şu sebeple ki, onlar Allah ve Resulüne karşı geldiler; Allah ve Resulüne karşı gelenleri Allah şiddetle cezalandırmaktadır. İşte cezanız; tadın onu! İnkâr edenler için şüphesiz cehennem azabı da vardır.”

Ve yine Nisa: 14’te Allah’a ve Resulüne karşı gelenlerin durumu şöyle anlatılır:

“Kim de Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar, onun için alçaltıcı bir azap vardır.”

Âl-i İmran: 31 – 32’de ise Resule (s.a.v.) itaat etmeyenlerin küfre düşecekleri bildirilir:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. De ki: Allah’a ve Resule itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”

“Biz Kurancıyız” deyip de Peygamberin Sünnet ve hadislerini dışlayanlar yahut inkâr edenler, Kuran’ın Peygambere itaatsizlik edenlerle ilgili bu büyük tehditlerini acaba hiç görmüyorlar mı?

IV- HZ. PEYGAMBERİN ÖNDERLİĞİ, MÜŞAHHAS ÖRNEKLİĞİ VE REHBERLİĞİ

Hz. Peygamber (s.a.v.) İslam’ın içini boşaltmak isteyen nasipsizlerin zannettiği gibi, (hâşâ) vahiy tebliğ etmekle görevi biten bir “postacı” değildir. O, dini herkesten önce kendi şahsında tatbik edip uygulayan ve insanlara da uygulatan müşahhas bir örnek, hidayete / kurtuluşa ulaştıran en büyük rehberdir. Onun bu özellikleri ayetlerle ve tarihî gerçeklikle sabittir.

Enbiya: 73’te peygamberlerin Allah’ın emri ve izniyle rehber kılındıkları anlatılmaktadır:

“Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kıldık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, bize hep kulluk ettiler.”

Hz. Peygamberin (s.a.v.) rehberliği o kadar açık ve müminlere yaklaşımı o kadar sıcaktır ki şu ayet-i kerime bu gerçeği anlatır:

“Peygamber müminlere kendi nefislerinden daha yakındır…” (Ahzab: 6.)

Hz. Peygamber müminlere nefislerinden daha yakın olması sebebiyle onları çok sever, onların kurtuluşunu ister, onlara acır, onlara Allah’ın emri ve muradı istikametinde örnek olup, Sünnet’i üzerinden dinlerini yaşatır. Onun müminlere olan bu düşkünlüğünü, müminlere gelebilecek en küçük bir eza ve cefada sıkıntı duyacağını anlatan şu ayet-i kerime de ayrı bir delildir:

“And olsun, size içinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur.” (Tevbe: 128.)  

Hz. Peygamberin (s.a.v.) müminlere yaklaşım tarzı, Onun engin merhametinin bir tecellisidir. Çünkü o âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir:

“Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya: 107.)

Keza şu ayet-i kerime de Onun güzel ahlakın zirvesini temsil ettiğini göstermektedir:

“Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem: 4.)

Onun “üsve-i hasene / en güzel örnek” olduğu da yine Kuran’la sabittir:

“İçinizden Allah’ın lutfuna ve ahiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır.” (Ahzab: 21.)

Burada bir mühim gerçeği daha vurgulamamız gerekir:

Müşahhas örneklik, temsil edilen mana ve davanın hakkını vermek bakımından olmazsa olmaz şarttır. Müşahhas örnek, zaruri olarak beşer nevinden olmalıdır. O da en kâmil anlamda Hz. Peygamberdir (s.a.v.). Yani Resule itaat denirken bir ütopyadan, bir hayalden, bir teoriden bahsedilmiyor… Bir gerçeklikten bahsediliyor. Buna göre onun yirmi üç yıllık nübüvvet hayatı boyunca kendisine vahyedilen ayetleri tefsir etmesi, onları insanlara öğretmesi (muallimlik yapması), yani “Sünnet ve hadislerinin olması” gerekir ki Ona itaat edilebilsin.

Demek oluyor ki, Hz. Peygamberin Sünnet ve hadisleri Kuran’ın ve İslam’ın hayata tatbikinden başka bir şey değildir.

Hz. Peygamberin hem mübelliğ ve hem de muallim olduğunun altını tekrar çizmek gerekir.

Çünkü Cebrail (a.s.) Ona ayetleri getirince, bu ayetlerde murad olunan manayı da öğretmiştir. O da bunları ümmetine öğretmiştir. Bu sebeple Sünnet ve hadisler olmadan Kuran’da murad olunan manayı anlamak ve yakalamak da mümkün değildir. İşte bugün “Kuran İslam’ı” diyen bedbaht kesimin dalalet ve sapkınlık çukuruna düşmeleri, bu gerçeği bilememekten, yani Hz. Peygamberin (s.a.v.) Sünnet ve hadislerini dışlamaktan kaynaklanmaktadır. Cenâb-ı Hak Rabbü’l Âlemîn’dir. Yani âlemlerin terbiyecisidir. Resulünü de en güzel şekilde terbiye etmiş ve insanlığın terbiyesine memur kılmıştır. Bundandır ki Hz. Peygamber (s.a.v.) “Beni Rabbim terbiye etti, terbiyemi ne güzel yaptı.” (Suyutî, el-Câmiu’s-Sağîr 1/14.) buyurmuştur.

Kısacası, Hz. Peygamberin muallimlik, hidayete rehberlik, hak ve hakikate önderlik, kurtuluşa vesile olan müşahhaslık yönünü kabul etmeyen, yani Sünnet’i dışlayan hiç kimse Resule (s.a.v.) itaat etmiş olmaz. Böylece de Kuran’ın açık emrine ters düşmüş, muhalefet etmiş olur.

Gelecek yazımızda da bu konuya devam edeceğiz.

Yorumlar