12844 Defa Okundu

“Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar…” (Bakara: 120.)

Tahrifatçı M. Öztürk’e reddiye çerçevesinde devam etmekte olan “Kuran İlim ve Hikmet Hazinesidir” başlıklı seri yazılarımıza, geçtiğimiz günlerde Papanın Irak’a yaptığı ziyaretin tahlilini önemli gördüğümüz için kısa bir ara veriyoruz. Söz konusu ziyareti değerlendirdikten sonra serimize kaldığımız yerden yine devam edeceğiz.

Evet, Papa Francesco’nun Irak’a yaptığı ziyaret hem Türkiye’de hem bölgede ve hem de dünyada birtakım tartışmalara sebep olmuş, bu konuda birçok yorum yapılmıştır.

Şunu peşinen belirtelim ki, bu ziyaret bir “dinlerarası diyalog” tabiatıyla da en üst düzeyde bir “misyonerlik” faaliyetidir. Hatta bu ziyareti siyasi ve ideolojik bir çıkarma harekâtı olarak görmek de mümkündür. Dolayısıyla buradan, dünyanın içinde bulunduğu dengeler ve gidişat hakkında da önemli mesajlar alınmalıdır.

Konuyu daha iyi anlayabilmek için “Dinlerarası diyalog nedir, Katolikliğin merkezi Vatikan tarafından hazırlanmış bu proje neyi amaçlamaktadır, bugüne kadar nasıl seyretmiştir?” önce buna temas etmeliyiz.

I- DİNLERARASI DİYALOGUN MAHİYETİ VE YAKIN GEÇMİŞTE BU PARALELDE YAŞANAN GELİŞMELER

Bir Vatikan projesi olan “dinlerarası diyalog”daki “diyalog” Türkçemizde bu kelimeye yüklenen mana ile karıştırılmamalıdır. Çünkü Vatikan tarafından bu kelimeye “Hıristiyanlaştırılmak istenen kitle yahut kişi ile iletişime geçmek” olarak yeni bir mana (terim manası) yüklenmiştir. 

Bunu konuyla ilgili bilgilere pek çok kaynaktan ulaşmak mümkündür. Biz aşağıdaki pasajları rahmetli Mehmet Oruç’un Dinlerarası Diyalog Tuzağı ve Dinde Reform adlı çalışmasından alıntıladık.

“II. Paul’ün 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde aynen şöyle diyordu:

“Dinlerarası diyalog, Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır... Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir.”

“1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan ‘Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası’nın 1973 yılında, sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında şunu belirtiyordu:

“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise’nin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.”

1- İslam’ın Ehl-i Kitaba, Ehl-i Kitabın İslam’a Bakışı

Konunun daha iyi anlaşabilmesi için, önce İslam’ın muharref dinlere itikadî açıdan bakışını ve ehl-i kitabın da İslam’a ve Müslümanlara bakışına kısaca temas edelim:

Cenâb-ı Hak tarafından “tek hak din” olarak gönderilen ve ilahî koruma altına alındığı için asliyetini ve safiyetini kıyamete kadar muhafaza edecek olan “İslam” dininin geldiği dönemde, aslı itibariyle hak olup sonradan insan eliyle bozulmuş iki muharref din mevcut idi: Yahudilik ve Hıristiyanlık.

Bunlar bu gün de aynı muharref vasıflarıyla devam etmektedir. Kuran, bu muharref din mensupları için “ehl-i kitap” tabirini kullanır. Ehl-i kitapla ilgili ayetler binden fazladır. Bu ayetler ortak mesaj olarak Yahudi ve Hıristiyanların şirk ve küfürde olduğunu beyan eder. Nitekim Tevbe: 30. Ayetten hem Yahudilerin hem de Hıristiyanların Allah’a oğul isnat etmek suretiyle şirke düştükleri anlaşılmaktadır. Yahudi ve Hıristiyanlar Kuran’ı, İslam’ı ve Hz. Peygamberi kabul etmemeleri sebebiyle de küfürdedirler.

Araştırılırsa görülecektir ki Asr-ı Saadet’te ve sonraki zamanlarda Müslüman olanlar hariç, “ehl-i kitap” içinde kalarak “mümin / inanmış” sayılabilecek tek bir kişi veya grup mevcut değildir. Dahası onlar Kuran’da beyan edildiği üzere kendileri şirke ve küfre düştükleri gibi Müslümanların da kendilerine benzeyerek dinlerini terk etmelerini, küfre ve şirke düşmelerini isterler. Mesela Âl-i İmran: 100’de şöyle buyrulur:

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, sizi imanınızdan vazgeçirip yeniden küfre döndürürler.”

Bu ayette iki büyük mesaj vardır.

Bir: Ehl-i kitap gruplarının tamamı şirk ve küfürdedir. Ayette geçen “ferikan” kelimesi Arapçada nekre olup, geneli ifade eder.

İki: Onlar, büyük bir iştiha ile müminleri İslam’dan koparıp kendileri gibi batıla ve küfre düşürmek isterler.

Onun için ehl-i kitap denen Yahudi ve Hıristiyanlara karşı Müslümanlar çok dikkatli ve uyanık olmalıdırlar.

Nitekim Cenâb-ı Hak bu meyanda ehl-i kitabı asla dost edinmemiz gerektiğini (Maide: 51. ) ve dinlerine girmedikçe onların biz Müslümanlardan asla razı olmayacaklarını (Bakara: 120.) haber vermektedir.

Allah’ın kelamı haktır. Allah asla yanılmaz.

Bu tespitler Asr-ı Saadette olduğu gibi günümüzde de, gelecekte de, yani kıyamete kadar geçerlidir.

Ne yazık ki Müslümanlar bu ölçülere gerekli hassasiyeti göstermediklerinden tarih boyunca sürdürülen misyonerlik faaliyetlerinden hep zarar görmüşlerdir.

Öte yandan bu muharref din mensupları fırsat buldukça kaba kuvvete de başvurmuşlar, böylece yirmiye yakın Haçlı Seferi de planlamışlardır.

Bütün bunlardan sonuç alamayınca da son çare olarak “dinlerarası diyalog” projesini hayata geçirmişlerdir. Yani dinlerarası diyalog, Müslümanları dinlerinden çevirmenin, diğer ifadesiyle misyonerliğin yeni şeklidir.

2- Misyonerliğin Yeni Şekli: Dinlerarası Diyalog

Esasen misyonerliğin bu “şekil değiştirme” taktiğini dinlerarası diyalogun 1965’te resmî olarak başlatılmasından çok daha önce öğreniyoruz.

Misyonerlerin önde gelen isimlerinden Papaz Samuel Zwemer, 1930’ların başında Kudüs’te Zeytindağı’nda toplanan misyonerler kongresinde yaptığı konuşmada şöyle diyor:

“Sizin göreviniz, Müslümanların Hıristiyan yapılması değildir. Asıl göreviniz onları, dinlerini sorgular, tartışır hale getirmektir. Bu sağlanırsa gerisi kendiliğinden gelir. Bizim yapmak istediğimizi kendi kendilerine yaparlar.” [1]

Evet, 1930’larda belirlenen bu hedef, bugün ne yazık ki büyük ölçüde gerçekleşmiş bulunuyor.

Fransız Misyonerleri Cemiyeti Başkanı ve Müstemlekeler Başkanlığının Kuzey Afrika Müsteşarı Lovis Massignon’un şu sözleri, sanki bugün gelinen noktayı tarif eder gibidir:

“...Müslümanların her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri, inançları, ahlâkları, dine bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların millî mânevî değerlerini, batı Medeniyeti potasında eriterek, kendimize benzettik. İslâmiyet’ten uzaklaştırdık. İslâmiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı ve Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu tam olarak hiçbir şeye inanmıyorlar. Ehl-i sünnet itikâdı, başta gelen düşmanımızdır. Bu itikâdı geçmişte sapık itikâdlara yönlendirdik. Son yıllarda ise müslüman görünen bazı ilâhiyatçılarla, on dört yüzyıllık itikâdlarını, ibadetlerini tartışılır hale getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha kolay… Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurtdışında iş imkânı, hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hıristiyan yaparız...”

Dinlerarası diyalogun resmen ve fiilen ortaya atılması 1965 yılına rastlar. Yukarıda da ifade edildiği gibi diyalogdan maksat, Hıristiyanlığı dünya çapında yaymaktır.

Planlanan bu proje hızlı bir şekilde uygulamaya kondu. Diyalog uğruna komisyonlar kuruldu, araştırma merkezleri oluşturuldu, eğitim faaliyetleri yapıldı. Eskiden beri dünyanın her yerinde sürdürülen misyonerlik faaliyetlerine yeni bir yön verildi. Ekonomik yönden de çok güçlü olan Vatikan, öğrencilere burs vermek, yardım dernekleri kurmak, sevgi kolejleri açmak gibi hususlarda kesenin ağzını fazlasıyla açtı.

Dahası o güne kadar hiç olmadığı şekilde, birbirleriyle savaşan Hıristiyan mezhepleri İslam’a karşı ittifak ettiler.

Soğuk Harp Döneminin ilk yılları -ki dinlerarası diyalog faaliyetlerinin başladığı döneme denk düşer- ABD Dışişleri Bakanı, yaptığı bir açıklamayla “dinle siyasetin birbirinden ayrılamayacağını” ilan etti. O günden itibaren de ABD dış politikası inanç çatışmaları ve din ekseninde gelişti. Samuel Huntington’un 1990’lı yıllarda ortaya koyduğu “Medeniyetler Çatışması” tezini bu açıdan da yorumlamak gerekir.

Yani Avrupa’daki dinlerarası diyalogla, ABD’deki dini merkeze koyup buna göre hareket eden politika anlayışı, paralel olarak gelişti. Ve hepsinin de hedefi İslam’dı. ABD Evangelistleri ve Katolikler arasındaki tartışma ve ayrılıklara paydos denildi. Bu güçler zaman zaman işbirliği de yaparak, hedef seçtikleri ülkelerde maksatlarını gerçekleştirmeye çalıştılar. Vatikan’ın dinlerarası diyalog istikametinde eğiterek belli ülkelere gönderdiği barış gönüllüleri, bir taraftan gittikleri ülkelerin halklarıyla bütünleşmeye çalışırken, öbür taraftan da görevli oldukları bölgelerde durum tespiti yapıp Vatikan’a raporlar gönderdiler.

Vatikan ayrıca hedef seçtikleri ülkelerde dinî ve etnik liderlerle de ilişkiler geliştirdi. Türkiye’de F. Gülen’le kurulan ilişki ve bu paralelde yaşananlar hepimizin malumudur.

Yine F. Gülen’in Vatikan’ın lideri papaya yazmış olduğu 9 Şubat 1998 tarihli mektup ve bu mektuptaki itikadî fecaatler de bilinmektedir.

Mektubun sonundaki “Rabbin Aciz Kulu” ifadesi, Hıristiyanlarca İsa Mesih için kullanılan, muharref Hıristiyanlık mesajı veren bir tabirdir.

Gülen’in bu mektubu Müslümanları suçlayan, barış ve diyalog için papadan yardım isteyen, onu Hıristiyanlığın üçüncü bin yılını kutlamak üzere Urfa, Tarsus, Efes vs. gibi Hıristiyanlarca mukaddes sayılan toprakları ziyarete davet eden, Müslüman Anadolu halkından ona selam götüren, Anadolu halkının da onu Türkiye’ye davet ettiğini bildiren bir muhtevaya sahipti.

Dahası mektup “Pek Muhterem Papa Cenapları” diye başlıyor, yani papaya kutsiyet atfediyordu.

F Gülen’in bu itikadi sapması, Vatikan’la yaptığı bu işbirliği, yani “dinlerarası diyalog” faaliyetlerinin içinde yer alması, ülkemizi ve milletimizi 15 Temmuz kalkışması gibi bir badireye sürüklemiştir. Detaylarına giremiyoruz.

Gülen’in bu mektubundan bir yıl sonra, Papa II. Jean Paul diyalogdan neyi kastettiğini bütün dünyaya açıkladı:

Nihai hedeflerini 2000 yılı mesajında şöyle bildirdi:

“Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya'yı Hıristiyanlaştıralım.”

Keza Vatikan’ın yayın organı olup Hristiyanlığın temel kurallarını açıklayan Kateşizm adlı kitapta da diyalogdan maksadın “Mesih misyonunu yaymak” olduğu yazıyordu.

Bütün bu deliller hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde dinlerarası diyalogun yeni bir misyonerlik olduğunu ve Hıristiyanlığı yaymak amacı güttüğünü ortaya koymaktadır.

Şimdi burada şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Müslüman bir fert, bir din adamı yahut araştırmacı, gayesi gayet açık olan bu küresel Hıristiyanlaştırma projesine hangi maksat ve mantıkla destek verebilir?

3- Vatikan’ın Terör Örgütlerine Verdiği Destek

Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin Hıristiyanlığı yayma ideolojisinin yanı sıra doğuda, yani Asya kıtasında, başta Anadolu coğrafyası olmak üzere, birtakım işgalci hedefler taşıdığında da şek ve şüphe yoktur. Zira Vatikan’ın dünyanın en kanlı terör örgütü olan PKK’yı desteklediği bilinmektedir.

Terörist başı Öcalan’ın, Papa II. Jean Paul’e bir mektup yazdığı, Kürtlere uygulanan Türk vahşetinden, Suriye rejiminin Kürtlere olan baskılarından bahsettikten sonra, kendisinin Kürtler ve Hıristiyanlar (Ermeni ve Süryaniler) için savaştığını belirterek,  “Beni bu savaşta yalnız bırakmayın” diye yardım istediği de bilinmektedir.

Öcalan’ın bu mektubundan sonra Papalık Doğu Kiliseleri Birliği, Vatikan’ın PKK’yı desteklediğini açıklamıştı.

Yine 2008’de Napoli’de yapılan dinlerarası diyalog toplantısına katılan Kardinallerden biri, yaptığı konuşmada “Kürtlere kendilerini ifade etme imkânı tanınmalıdır” demişti. Görülüyor ki ortada İslam’ın, Ortadoğu ülkelerinin ve Türkiye’nin karşısında ittifak etmiş bir haçlı bloku bulunmaktadır.

4- Tek Kutuplu Dünyada Tek Din: Hıristiyanlık

Soğuk Harp Döneminden sonra doğu - batı çatışmasının sona ermesi neticesinde, tek kutuplu bir dünya kurulması söz konusu oldu ve burada da başı ABD çekti. Onun arkasından da Avrupa Birliği öne çıktı. Hedef şuydu:

“Dünyada küresel tek bir din olmalıdır. Bu da Hıristiyanlıktır.”

Dünya politikasında İslam’ın karşısında beraber hareket ettikleri için Yahudilerle Hıristiyanlar arasında bu konuda bir ihtilaf söz konusu değildir. Tam aksine, Hıristiyanların hâkim olduğu tek kutuplu dünyada, milli bir din anlayışına sahip olan Yahudiler zaten “arz-ı mev’ud” hedeflerini gerçekleştirmiş olacaklardır. Bu projede sadece hak ve adalet ölçüsünü dünyaya hâkim kılmak isteyen İslam’a yer yoktur.

Evet, bugün ittifak etmiş haçlı güçleri ve bunları destekleyen siyonist Yahudi odakları, dünya siyasetine din merkezli olarak yön vermektedirler. Tarihte belki ilk defa batıl davalar uğruna ittifak etmiş güçler bu kadar organizeli bir şekilde bir araya gelmişlerdir. Tam da “Küfür tek bir millettir” gerçeğini hatırlatacak şekilde…

Sonuç olarak bu güçler bir taraftan dinlerarası diyalog ve hoşgörü gibi, işin iç yüzünü bilmeyenlerin kulağına hoş gelen halisane görünümlü (!) bir fesat projesiyle, öbür taraftan da acımasız savaşlarla Müslümanların üzerine saldırmaktadırlar. Hangi ülkede hangisinin daha önce devreye konacağı ise tamamen kendilerine kalmış olup şartlara göre belirlenmektedir.

Fiilî savaşın en acıklı örneği şüphesiz ki Irak olmuştur. Burada bir buçuk milyon sünni Müslüman şehit edilmiştir. Sakat kalan, namusu kirletilen, onur ve haysiyeti ayaklar altında çiğnenen Müslümanların sayısını ise tespit etmek mümkün değildir.

İşte Papa geçtiğimiz günlerde bu mahvedilen ülkede barış güvercini edasıyla boy gösterdi!

Peki, sormak gerekmez mi: Irak savaş yıllarında üç dört sene boyunca cayır cayır yanarken neredeydiniz?

İyi bilinmelidir ki papanın bu ziyareti önceden planlanmıştır ve belli maksat ve hedefler gütmektedir. Bu yüzden de ilk olmadığı gibi son da olmayacaktır.

5- Papanın İslam Âlemine Önceki Ziyaretleri ve İbrahim Anlaşması

Hatırlayalım, aynı papa 2019 yılı Şubatında Birleşik Arap Emirlilerini de ziyaret etmiş ve orada da benzer şekilde diyalog ve hoşgörü mesajları vermişti. Ondan önce de Mısır ziyareti gerçekleşmişti.

Hıristiyan Katolik dünyasının lideri konumunda olan Papa Francis’in Birleşik Arap Emirliklerine yaptığı ziyaretin gayesi Vatikan tarafından şöyle açıklanmıştı:

“Bu ziyaret daha önce Mısır’a yapılan ziyaret gibi Kutsal Babamızın dinlerarası diyaloga verdiği büyük önemi yansıtıyor.”

Papanın dinlerarası diyalog maksatlı bu ziyaretleri için seçilen ülkeler ayrıca dikkat çekicidir.

Mesela Mısır, halkına zıt düşerek İslamî çevreleri baskı ve zulümle sindirmeye çalışmakta, batıyla, ABD’yle ve hatta İsrail’le bir ve beraber hareket etmektedir. Mısır’ın İsrail’le normalleşme anlaşması yaptığı da bilinmektedir.

Birleşik Arap Emirlikleri, İslam dünyasının itikadî ve kültürel yapısından tamamen kopmuş bir halde batıyla işbirliğine girmiş ve İsrail’le anlaşmalar imzalamıştır. Adeta Körfez bölgesinde batının ve ABD’nin bir üssü haline gelmiştir. Nitekim Libya’da ikinci iç savaş döneminde Halife Hafter’i destekleyerek ve BM’nin desteklediği Milli Hükümete kaşı çıkarak, terörist gruplarla beraber hareket etmişti. Trump döneminde bilhassa Trump’un katkılarıyla Birleşik Arap Emirlikleri ile İsrail arasında 13 Ağustos 2020’de İbrahim Anlaşması adı verilen bir anlaşma imzalanmıştır. İbrahim Anlaşması, dinlerarası diyalogun bir versiyonu olan İbrahimî Dinler projesinin siyasi ayağını teşkil etmektedir. Nitekim anlaşmanın yapıldığı Beyaz Saray’da imza töreninde konuşan İsrail Başbakanı, bu anlaşmanın “İbrahim’in tüm çocuklarına umut getirdiğini” belirterek meselenin dinî, siyasi ve ideolojik arka planına dikkat çekmiştir. İbrahim Anlaşmasının Yahudilerin kutsal kitabı Tora / Tevrat’ın muhtevasındaki mesajları verdiği anlaşılmaktadır. Şimdi de bu İbrahim Anlaşması genişletilmek istenmektedir. Suudi Arabistan, Sudan ve Umman’ın da benzer anlaşmalar yapması beklenmektedir.

II- PAPANIN IRAK ZİYARETİNİN VERDİĞİ MESAJLAR

Şimdi bütün bu bilgiler ışığında Papa Francesco’nın Irak ziyaretinin taşıdığı şifreleri ve verdiği mesajları çözmeye çalışalım:

1- Vatikan’ın temsilcisi olan Papa, Irak’a siyasi ve ideolojik bir çıkarma yapmıştır. Fakat ziyarete dinlerarası diyalog ve barış ziyareti gibi bir hava verilmek istenmiştir. Bu çıkarmanın yeni seçilen ABD Başkanı Biden’in dönemine denk gelmesi de bir tesadüf değildir.

2- Papa Irak’ta Hz. İbrahim’in (a.s.) doğduğu Zikar (Nasıriye) Ur Antik Kentinde Kuran dinlemiş, Müslüman ve Yahudi cemaatlerine güya mütevazı bir tavırla yaklaşmaya çalışmıştır. Bu, dinlerarası diyalog ve hoşgörü projesi gereği takınılması mecburi olan müraice bir tavırdır.

3- Papanın bu ziyareti, Sami ırkı kabul edilen, İslam dışı Yahudi ve Arapları içine alan İbrahim Anlaşmasıyla da irtibatlıdır. Yani İbrahim Anlaşmasının sahasının genişletilmesiyle İsrail’in diplomatik açıdan rahatlatılması ve İslam ülkeleri tarafından tanınması gündem edilmek istenmektedir. Bu da Hıristiyan ve Yahudiler arasında ortak menfaat hedefidir.

4- Papa Irak’ta Şiilerce kutsal sayılan Necef’e de gitmiş, Şii liderlerinden Sistani ile görüşmüştür. Basına yansıyan görüntülere bakılırsa Sistani Papanın önünde, hocasının karşısında duran bir talebe gibi elleri dizinin üstünde bir mahcubiyetle durmaktadır. Hâlbuki ehl-i salipten olan ve şirki temsil eden bir kişinin önünde ihtiramda bulunmak İslam’ın tevhid akaidini yerle bir etmektedir. Bu, tıpkı 1998’de F. Gülen’in Papa II. Jean Paul karşısında eğilip bükülmesine benzemektedir. Şii lider Sistani’nin Irak işgalinde ABD ve koalisyon güçleriyle özellikle Basra bölgesinde İngilizlerle işbirliği yaparak, sünni (ehl-i sünnet) Müslümanların katledilmesinde suç ortağı olduğu da bilinmektedir.

5-  Bu ziyaret esnasında papa Irak’ın en yüksek sünni dinî otoritesi Şeyh Ahmed Hassan et-Taha ile de görüşmek istemiş, fakat bizdeki ifadesiyle Diyanet İşleri Başkanı konumundaki bu şahıs, Cumhurbaşkanı Berham Salihi’nin de ısrarını geri çevirerek görüşmeyi kabul etmemiştir. Basına yansıyan bilgilere göre Cumhurbaşkanına verdiği cevapta şöyle demiştir:

“Papa buraya Mekke ve Medine’nin yerine yeni bir dinî merkez inşası için geldi. Nasıriye / Ur, bu dinin merkezi haline getirilecek ve halkımız yanlış bilgilerle aldatılacak. İbrahimî dinler, dinlerarası diyalog, barış ve kardeşlik temalarının ardında bu niyet saklı. Ben bu ziyaretin fitne ekme amaçlı olduğuna inanıyorum.”

Bu gerçekten soylu, hak ve hakkaniyet adına mükemmel bir duruştur. Allah kendisinden razı olsun.

6- Papa Irak’ta Erbil’de Irak Kürt Yönetimiyle de görüşmüştür. Erbil yönetiminin Irak’ı kendi içinde böldüğü bir vakıadır. Bu yerel Kürt yönetim, yayılmacı bir karakter arz etmekte ve Büyük Kürdistan hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. Kürtlerin bu menfur emellerinin Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit ettiği de açıktır. Görülüyor ki Papa, resmî Irak hükümetine rağmen, bölgesel bir yönetimi de muhatap almakta, onların bölücü ve işgalci arzu, istek ve hedeflerini de meşru kabul etmektedir.

7- Nitekim Erbil Kürt Yönetiminde, hatıra pulu nev’inden bir pul bastırılmış, bu pulun içine Türkiye’nin Güneydoğu bölgesini de alacak şekilde Büyük Kürdistan haritası yerleştirilmiş ve bu harita da papanın kafasının üstüne konmuştur. Bu “Biz Büyük Kürdistan’ı kuracağız; Vatikan ve onu destekleyen güçler de bize destek verecekler” demektir. Tabiatıyla bu haritaya Türkiye büyük bir tepki göstermiştir. İçimizden bazıları ise, “O onların kendi kuruntuları, ciddiye almaya değmez” diyebilmektedir. Bu yaklaşım son derece yanlıştır. Çünkü bu harita açıkça yerel Kürt yönetiminin ve halkının yayılmacı emel taşıdığını, Türkiye’nin topraklarını gasp ederek Büyük Kürdistan’ı kurmak istediğini göstermektedir. Papa ve etrafındaki müttefik güçlerin de gerçekten Kürtleri destekledikleri bir vakıadır. Bu açıdan bakıldığında Papanın Türkiye topraklarını işgal etmek isteyen bir zihniyetle beraber hareket ettiği ortadadır.

8- Papa Irak ziyaretinde Şiilerin DEAŞ’ı olarak tanımlanan Haşdi Şabi örgütüyle de görüşmüştür. Hiç şüphesiz ki bu görüşme Vatikan’ın PKK’yı desteklediği gibi Haşdi Şabi tedhiş örgütünü de desteklediğini göstermektedir. Bu, Vatikan’ın teröre destek vermesinin ayrı bir ispatıdır. Zira Haşdi Şabi’nin Irak ve Suriye’de masum Müslüman (sünni) halka yaptığı zulüm ve tecavüzler bilinmektedir. Yine Suriye’de Halep’in işgali sırasında Haşdi Şabi’nin bu zulümleri canlı yayın yaparak dünyaya ilan ettiğini de görmüştük. Örgütün bu zulüm, işkence, katl ve tecavüzleri İran dinî lideri Hamaney ve daha sonra Amerika tarafından katledilen Kasım Süleymani tarafından bizzat Halep’i ziyaret ederek tebrik ve taltif edilmişti.

Papanın gerek Şii lider Sistani’yi, gerekse Haşdi Şabi’yi ziyareti, Hıristiyanlık ve Şiilik arasındaki zaten bilinen ve tarih boyunca sık sık tekrarlanan ittifakı da açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Kimyasal silah bulunduruyor bahanesiyle sünni kökenli Saddam’ı hedef alan ABD, büyük bir güçle ve Şiilerle ittifak ederek Irak’ı işgal etmiş, fakat Saddam’ın kimyasal silah bulundurduğuna dair bu iddialar sonradan yalan çıkmıştı. Neticede ABD ve onun koalisyon güçleri Irak’ı yerle bir ettikten sonra geri çekilirken, güya çok karşı oldukları (!) İran’ın Şii rejimini Irak’ta hâkim kılmışlardı. Papanın bu ziyareti perde arkasında dönen bu dolapları da ortaya çıkarmıştır.

9- Papa, Irak ziyaretinde DEAŞ’ın da içinde bulunduğu savaşlarda yıkılan bir kilisenin kalıntıları üzerinde, kendince dua edip barış mesajları verdi. Peki ya Irak’ta bir buçuk milyon Müslüman hunharca şehit edilirken, camiler Amerikan askerlerinin pis ayakları altında çiğnenirken, minareler kurşunlanırken neredeydi? Hıristiyan âleminin başı olarak neden bu savaşı önlemek için hiçbir gayret göstermedi? Taş üstünde taş kalmayan bu ülkenin şuurlu insanları şehit olmuş toprak altında yatarken, cahiller, gafiller ve hainler şimdi papanın gelişine alkış tutuyorlar.

10- Bütün bu deliller ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki Papanın bu Irak ziyareti İslam dünyasına yönelik açık bir misyonerlik çıkarmasıdır. Hedefi siyasidir, ideolojiktir. Aynı zamanda İslam âlemine bir meydan okumadır. Fakat ne hazindir ki bu hadiseyi gereği gibi değerlendirebilecek, tefekkür gücüne sahip kaliteli ve basiretli insanlardan da büyük ölçüde mahrum bulunuyoruz.

Evet, Papanın Irak ziyareti İslam âlemine açılmış bir haçlı savaşının gövde gösterisidir. Tarih boyunca yaşanan bunca haçlı seferi içinde en geniş kapsamlısı, en tehlikelisi ve en vahimi, son dönemde yaşanan haçlı saldırılarıdır. Çünkü bu saldırılarda sadece askerî güç / silah gücü kullanılmıyor. Aynı zamanda “dinlerarası diyalog”, “ılımlı İslam” gibi, Müslümanların manevi direncini yok edecek, savunma reflekslerini ve cihad azimlerini ortadan kaldıracak kültürel kuşatmalar da devreye konuyor. Bunun en bariz ve güçlü delili, Irak işgali sırasında ABD askerlerinin Irak halkına zorla empoze etmeye çalıştıkları “Gerçek Furkan” adındaki uyduruk kutsal kitaptır (!) ki Kuran’dan bazı ayetler, muharref İncil ve Tevrat’tan bazı cümleler alınmak suretiyle, yani hak ve batıl karıştırılarak hazırlanmıştır.

Bu da bize gösteriyor ki, başta Vatikan olmak üzere batılı devletler, ABD ve özellikle de ABD’deki ılımlı İslam temsilcileri ittifak ederek İslam ülkelerine hem dini, kültürel taktiklerle, hem de siyasi ve askeri operasyonlarla savaş açmışlardır. Bu savaşı görememek çok büyük körlüktür. Doğru tespit olmayınca doğru teşhis, tabiatıyla da çözüm mümkün olmayacaktır.

SONUÇ:

“İSLAM DÜNYASINI BÖLEN İKİ İŞGAL KUŞAĞI”

Büyük resme baktığımız zaman İslam coğrafyasının iki batıl kuşakla bölünüp parçalandığını görüyoruz.

Bunlardan biri başını Avrupa ve ABD’nin çektiği, ideolojik, siyasi ve askeri harekâtları yine bu güçlerin sevk ve idare ettiği Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır ve Fas kuşağıdır. Bu kuşak İslam dünyasını ikiye böldüğü gibi, saydığımız bu ülkeler İsrail’le ve batı dünyasıyla hedef birliği yapmış gözükmektedir. İşte İbrahim Anlaşmasının temel özelliği budur.

İkinci kuşak ise daha kuzeyde, merkezini İran’ın oluşturduğu Şii kuşağıdır. İran’ın batıyla el altından, Rusya’yla ise açıkça beraber hareket etmesi sonucu, Irak ve Suriye gibi kadim İslam ülkelerine Şiilik ihraç edilmiştir. Bugün artık tarihî kimliğini koruyan bir Irak ve Suriye’den bahsedemiyoruz.

Netice itibariyle mesele daha da vahimleşmiş ve Türkiye, bu iki kuşağın kuzeyinde, kendi bölgesinde İslam ülkeleriyle -Katar hariç- müttefiksiz kalmıştır. Görünen o ki bu siyasi, askeri, kültürel ve dini haçlı saldırılarının hedefinde, merkez olarak Türkiye bulunmaktadır. İşgal kuşağı daraltılmış ve Türkiye kuşatma altına alınmıştır.

Türkiye’nin kuşatılmışlığını, dinlerarası diyalog ve ılımlı İslam açısından yaşadığı sorunları, dolayısıyla karşı karşıya kaldığı büyük felaketi ve bu felaketten nasıl kurtulacağını inşallah bir sonraki yazımızda ele alacağız.

 

 

 

[1] http://diyalogcu.wordpress.com/category/misyonerlik/

 

Yorumlar