8004 Defa Okundu

“Bu (Kuran) insanların kalb gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidayet ve rahmettir.” (Câsiye: 20.)

Tahrifatçılara cevap verme sadedinde, M. Öztürk’ün Kuran’la ilgili hezeyanlarını; Kuran’ın, Akaid ilminin ve akl-ı selimin rehberliğinde tahlil etmeye devam ediyoruz.

Bu şahsın Kuran’a karşı takındığı, tenkitle başlayıp son raddede adeta saldırıya dönüşen ağır ve istihzalı tavrın, kişiyi İslam dairesinin dışına çıkaracak, ebedî felakete düçar edecek vahim boyutlara ulaştığı görülmektedir. Bu sebeple onun Kuran’la ilgili hezeyanlarının tahliline girmeden evvel, iki yazıyla, ölçüyü ortaya koymak bakımından “Kuran’a iman nasıl olmalıdır?” ve “Kişiyi Kuran’la ilgili olarak küfre düşüren söz, hareket ve yaklaşımlar nelerdir?” sorularını cevaplayacağız.

Ta ki okuyucularımız hem Kuran ve akaid ölçülerini anlasın, hem de böylece yapılan tahrifat ve tahribatın büyüklüğünü görsün…

Bilindiği üzere İslam’ın temeli “tevhid akaidi”dir. Bunun da kaynağı Kuran ve Sünnet’tir. Buna müşahhas anlamda “ehl-i sünnet akaidi” de denir. Bu akaidin esasları ulema tarafından Kuran ve Sünnet’ten kılı kırk yararak çıkarılmıştır.

Akaid hükümleri Kuran ve Sünnet’in zaruri sonuçlarıdır.  Yani bu hükümlerin ortaya konmasında âlimler asla kendi rey ve görüşleriyle hareket etmemişlerdir.

Buna göre bir akaid hükmü söylendiğinde bilmeliyiz ki, Kuran ve Sünnet’te bu neticeyi hâsıl eden bir veya birçok delil vardır. Ama bu hükümler pratik fayda temin etmesi açısından genellikle sadece sonuçlarıyla ortaya konduğu için, biz onların delillerini ilk bakışta göremiyoruz.

Mustafa Öztürk’ün Kuran’a ve İslam’a aykırı sözlerini akaid ilmi açısından doğru değerlendirebilmek için, önce bu akaid ölçülerini bilmeliyiz. Çünkü ölçü olmadan ölçmek mümkün değildir. Mesela bir uzunluk ölçüyorsak metre, bir ağırlık tartıyorsak kilogram cinsinden bir ölçme aletine ihtiyaç duyarız. Elimizde böyle bir ölçme aleti yoksa, yahut varsa ama yanlış ölçüyorsa, yapacağımız bütün ölçümler yanlış olacaktır. İşte bunun gibi M. Öztürk’ün Kuran’a ve İslam’a aykırı görüşlerini anlamak için de, önce mihenk taşı hükmündeki bu temel ölçüleri iyi bilmemiz gerekir.

Bunu yaptığımızda tahlil ve değerlendirmelerimizden çıkan netice, bizim şahsî görüşlerimizi değil, akaid ilminin sonuçlarını ifade etmiş olur.

Keyfî, heva-yı hevese dayalı tavırlar takınmak yerine, İslamî ve ilmî hakikatlere istinat eden bakış açıları geliştirebilmenin yolu da budur.

Zaten biz yaklaşım tarzımızın bu minval üzere olacağını daha ilk yazımızda deklare etmiştik.

Bilindiği üzere bir Müslümanın en ciddi, en önemli ve en hayatî vazifesi imanının sıhhatini korumaktır.

İman, akaid kitaplarında yer alan altı iman esasına, bu esasların kaynağını, keyfiyet ve gerekçesini teşkil eden Kuran’ın tamamına ve de Kuran’ı şerh ve izah eden Sünnet ve hadislerin dinde delil olduğuna inanmakla korunur.

İman esaslarından biri de “ve kütübihi” diye ifade edilen “kitaplara iman”dır. “Kitaplar” kavramı ilk insan ve ilk peygamberden, son nebi ve resul Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar gönderilen tüm kitap ve sahifeleri içine alır. Bunlar da dört kitap ve yüz suhuf olarak ifade edilir. Kitaplara iman, bunların asıllarınadır. Bu kitapların asılları ise bugün elde değildir. Olsa bile hükümleri kaldırılmıştır.

Kuran’dan önce gönderilen kitaplar, müntesipleri tarafından tahrif edilerek şirke bulaştırılmıştır. Bugün Yahudi ve Hıristiyanların elindeki Tevrat ve İncillerdeki sözler, çok büyük ölçüde beşer uydurması ya da saptırmasıdır. Bu kitaplarda kırıntı kabilinden de olsa, asıllarına ait sözler bulunabileceğini varsaysak bile, bu o kitapların şirke bulaştığı gerçeğini değiştirmemekte ve insanlığa bir istikamet sunmalarına yetmemektedir. Kaldı ki zaten Kuran’ın gelmesiyle bu kitapların hükümleri kalkmış bulunmaktadır.

O halde bugün elde bozulmadan kalan tek kitap Kuran-ı Kerim’dir. Bu kitabın kıyamete kadar korunacağı ayetlerle sabittir. (Bak: Hicr: 9, Fussilet: 40, 41, 42…)

Her türlü tahrifattan korunması ve hiçbir batılın ona yaklaşamaması ayetlerle sabit olduğu içindir ki, Fatiha Suresiyle başlayıp Nas Suresiyle biten, 114 sureden, 6666 ayetten oluşan (Besmelenin ayet sayılıp sayılmamasına göre bu sayı değişebilir) Kuran’ın, -tüm tahrif girişimlerine rağmen- 14 asırdır bir harfi, hatta noktası dahi değişmemiştir ve kıyamete kadar da değişmeyecektir. Allah’ın koruması altındaki Kuran’da hiçbir tahrif yoktur ve olmayacaktır.

Bu durum, Kuran’a hiçbir şeyin (söz veya kelimenin) sokulamayacağı ve ondan hiçbir şeyin çıkarılamayacağı gerçeğini de içine alır. Kuran içindeki tüm ayetler Allah kelamıdır. Allah (c.c.) bu Kuran ayetleriyle ne kast etmiş ve ne anlatmışsa hepsine şeksiz şüphesiz iman ederiz. Kitaba, tabiatıyla Kuran’a iman etmek budur.

Konuyla ilgili bazı ayetlerin mealini aktaralım:

“Şüphe yok o Kuran’ı biz indirdik biz! Mutlaka biz onu muhafaza da edeceğiz!” (Hicr: 9.)

“Onlar, Zikir (Kuran) kendilerine geldiği zaman onu inkâr ettiler. Hâlbuki o Allah katında en üstün, eşsiz bir kitaptır.” (Fussilet: 41.)

“Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir.” (Fussilet: 42.)

“Eğer biz onu (Kuran’ı) Arapça dışında bir dil ile göndermiş olsaydık o zaman onlar kesinlikle şöyle derlerdi: “Onun ayetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Arapça olmayan bir kitap, Arap (lardan gelen) bir peygamber, öyle mi? Sen (onlara) de ki: “O (Kuran) iman edenler için bir yol gösterici ve bir rahmettir. İman etmeyenlerin kulaklarında da bir ağırlık vardır ve o onlar üzerine bir körlüktür. Sanki onlar çok uzak bir mekândan çağrılıyorlar (da duymuyorlar.)” (Fussilet: 44.)

Bu ayetler Kuran’ı anlamanın ve onun yüceliğini kavramanın, ancak ona şeksiz şüphesiz iman etmekle mümkün olacağını anlatmaktadır.

Kuran’a iman bir bütün olmalıdır. Onun bütün ayetlerine ve hepsinin de Allah’tan geldiğine iman, şart ve esastır. Kuran’dan bir ayete bile olsa şüphe ile bakmak veya bir ayeti bile inkâr etmek, hepsini inkâr etmek gibidir.

Nitekim Kuran’ın parçalanamayacağını, bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmenin küfür olacağını yine Kuran haber vermektedir:

Mesela mealen şu ayetlere bakalım:

“Onlar ki Kuran’ı parça parça ayırdılar. Rabbin hakkı için biz onların hepsine mutlak ve muhakkak soracağız. Onları bütün yaptıklarından mesul tutacağız.” (Hicr: 91- 93.)

“… Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, sonuçta dünya hayatında rüsvaylıktan başka ne kazanırlar? Kıyamet günü de en şiddetli azaba itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. İşte onlar ahireti (ebedi olanı) vererek dünyayı (geçici olanı) satın alan kimselerdir. Bunun için ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.” (Bakara: 85 – 86)

Kuran’da Allah ile peygamberlerin arasını ayırmak isteyenlerin ve peygamberlerin bazısına inanıp bazısına inanmayanların da küfre gidecekleri haber verilmektedir:

“O kimseler ki ne Allah’ı tanırlar ne de peygamberlerini. Ve o kimseler ki Allah’ı tanımak, fakat peygamberlerini tanımayıp ayırmak isterler. Ve o kimseler ki ‘Peygamberlerin bazısına inanır, bazısını inkâr ederiz’ diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa: 150 - 151.)

Görülüyor ki kişinin Kuran’ı kendi hevâsı doğrultusunda parçalayıp bir kısmına inanıp bir kısmına inanmaması ve aynı şeyi peygamberler için de yapması küfrü gerektirmektedir.

Bu iman bütünlüğü, Kuran’ın bütün hükümlerini baş tacı etmeyi ve bu hükümlerin uygulanmasını istemeyi de içine alır. Kuran hükümlerini öyle ya da böyle bir bahane ile beğenmemek küfrü icap ettirir ve bunu yapan kimsenin tüm amellerinin boşa gitmesine sebep olur.

Şu ayetler bu mühim gerçeği anlatır:

“İnkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar var ya; işte, Allah onların bütün amellerini boşa çıkarmıştır. İnanıp salih ameller işleyenlerin ve Muhammed’e indirilene -ki o Rablerinden gelen haktır- inananların ise Allah günahlarını örtmüş ve hâllerini düzeltmiştir. Bu, inkâr edenlerin batıla uymaları ve inananların Rablerinden gelen gerçeğe uymalarından dolayıdır. İşte Allah, onların örnek teşkil edecek durumlarını insanlara böyle anlatır.” (Muhammed: 1- 3.)

“ İnkâr edenlere gelince onların sonu felâkettir, amellerini de Allah boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri, bu sebeple de Allah’ın onların amellerini boşa çıkarmasındandır. Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. İnkâr edenlere de bu akıbetin benzerleri vardır. Bu, Allah’ın inananların yardımcısı olması, inkâr edenlerin ise, hiçbir yardımcısı bulunmamasından dolayıdır.” (Muhammed: 8- 11.)

Bu ayetlerin ışığında görüyoruz ki gerçek iman, Hz. Peygambere (s.a.v.) ve ona indirilene gönülden inanmak, onları sevmek, beğenmek ve kabul etmektir.

 Kuran’ı, yani Allah’ın hükümlerini beğenmemek, onlara itiraz etmek, onları tenkit etmek veya başka bir şeyi Kuran hükümlerinden üstün tutmak ise küfrü gerektirmektedir.

İşte Kuran’a gerçek imanın çerçevesi budur. Meselenin detayları çok uzundur. Burada vurgulamak istediğimiz temel husus şudur: Kuran’a ya bütünüyle iman vardır, ya da hiç iman yoktur. Bu bütünlük imanın sıhhatinin temel şartıdır.

Buna göre Kuran’a şüpheyle bakmak, onda hata ve yanlış aramak, onun Allah’ın kelamı olup olmadığı hususunda tartışma çıkarmak, sanki bir felsefe kitabıymış gibi üstünde ileri geri yorumlara kalkışmak, Kuran’a imanın sıhhatini ortadan kaldırdığı gibi, onu doğru anlamının da önünü keser.

Yazımıza Rabbimizin şu ilahî mesajıyla son verelim:

“Bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Muttakiler için hidayettir.” (Bakara: 2.)

Gelecek yazımızda inşallah Kuran’la ilgili kişiyi küfre düşüren inanç, söz ve hareketler konusuna temas edeceğiz.

Yorumlar