9864 Defa Okundu

“Arz canlılar için mütevazı kılındı.”  (Rahman: 10.)

Kuran’da “kevnî mucizelere” işaret mahiyetindeki ilim ve hikmet hazinelerinden bir kısmını daha, deryadan bir damla misali gündem etmeye devam ediyoruz.

Kuran’daki her bir ayet, bir kâinat gibidir. Zaten onlara “ayet” denmesinin sebebi de budur. Ayet, “alamet, işaret, delil, vahdaniyeti gösteren belge, burhan, vesika” demektir. Kuran’daki ilim ve hikmetin zenginliğini kavramak için önce bu “ayet” kavramını idrak etmek gerekir. Esasen her bir ayet, öncelikle kendisi ilim ve hikmettir. Bu ilim ve hikmet deryası karşısında insandan istenen ve beklenen de, Allah’ı tanıması ve bilmesi (Marifetullah), Onu zikretmesi ve Ona karşı mükellefiyetinin şuurunda olmasıdır.

Şu ayetler bu gerçeği vurgular:

“Gece ile gündüz ve güneş ile ay Allah'ın kudretinin delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer sadece Allah'a kulluk yapmak istiyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin. Eğer onlar büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbinin yanındakiler (melekler) gece gündüz O'nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” (Fussilet: 37 – 38.)

Kuran’ın bütün ayetleri ya nefislerdeki ya da kâinattaki gerçeklerin anlatılması, ortaya konmasıdır. Hal böyleyken Kuran’da ilim var mıdır yok mudur tartışmasını açanlar, güneşin yoğun ışınlarına bakarken gözü kör olan kişiye benzerler.

Evet, Kuran’ın bütün ayetleri, “akıl gözü” karşısında “güneş ışığı” gibidir. Ona bakışında sorun olanlar, Kuran ayetlerinin nuru karşısında kör olup giderler.

Önceki yazılarımızda “Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” mealindeki En’am: 59. Ayet sadedinde temas ettiğimiz gibi, Kuran ayetleri açıldığında ciltlerle kitap edecek sır kapılarını aralar. Kalbini, aklını, tefekkürünü ona yönlendirenler, âlem içinde âlem denecek genişlik, hikmet ve zenginliklerle karşılaşırlar. Kuran ayetleriyle âlemdeki kevnî ayetlerin iç içe olup birbirini teyit ve tefsir ettiğini görürler.

Her bir cümlesinin ciltlerle kitap olacak mana ihtiva etmesi, onun (Kuran’ın) Allah kelamı olduğunun delilidir. İşte bazı kimselerin aklının almadığı “Kuran’da her şeyin anlatıldığı” gerçeğini bu manada düşünmek lazımdır. Nitekim sahabenin önde gelen müfessiri İbn Abbas’ın (r.a.) buna işaretle şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Devemin ipi kaybolsa, herhalde onu bile Kuran’da bulurum.”

Bu yazımızda mealini girişte de verdiğimiz Rahman Suresinin 10. Ayetini esas alarak bazı ilmî hakikatlere işaret edeceğiz. Böylece “Vel-arda veda’ahâ li’l-enâm” lafzıyla gelen bu birkaç kelimelik ayet-i kerimenin, nasıl bir ilim deryası olduğunu ilmimiz yettiğince anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

I- ARZIN CANLILAR İÇİN MÜTEVAZI KILINMASI

Ayet-i kerimenin mealine bir kere daha bakalım:

“Arz canlılar için mütevazı kılındı.”  (Rahman: 10.)

Bu ayet-i kerimede iki kelime var ki, verilen haberi ilim ve hikmetin zirvesine taşıyor:

“veda’ahâ / mütevazı kılındı” ve “li’l-enâm /canlılar için”

“Mütevazı kılınma” tabirini ilerleyen satırlarda genişçe anlatacağız. Önce “canlılar için” ifadesinden başlayalım:

1- “Li’l-enâm / Canlılar İçin”

Bu ifadede hayatın özellikle dünyada olduğuna dair işaret vardır. Bu çok önemlidir. İlim ve teknolojinin bu kadar geliştiği günümüzde dahi, başka âlemlerde hayat var mıdır, yok mudur, bunu bilemiyoruz. Ama bugüne kadarki araştırmalar, arzın dışında başka bir gezegende hayat olmadığını gösteriyor. Buradan Cenâb-ı Hakkın, lütfu ve keremiyle, insan başta olmak üzere canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için arzı / dünyayı müsait bir ortam olarak hazırladığını anlıyoruz.

Nitekim bir başka ayet-i kerimede de hayatı olan her şeyin sudan yaratıldığı haber verilir. (Bak: Enbiya: 30.)

Bu iki ayette (Rahman: 10 ve Enbiya: 30’da) öncelikle su ile hayatın münasebetine, hayatın arza münhasır kılındığına ve arzın canlıların hayatlarını sürdürebilmesine imkân tanıyacak şekilde mütevazı bir hale sokulduğuna işaret edilmektedir.  Buna göre “su”, “hayat” ve “mütevazı kılınmış arz” birbirleriyle müthiş bir uyum içindedir.

2- “Veda’ahâ / Mütevazı Kılındı”

Ayet-i kerimedeki “veda’ahâ” kelimesi, “mütevazı oldu, tevazu gösterdi” gibi anlamlara gelir. Bazı kaynaklarda arzın bu haline “yumuşak başlılık” denmiştir.

Elmalılı Tefsirinde “veda’ahâ / mütevazı kılındı” ifadesi şöyle izah edilir:

“Arzı da alta koydu, tevazulu (alçakgönüllü) kıldı. Aşağıya serdi.” (c: 7, s: 368.)

Kurtubî Tefsirinde aynı kelime için “Yere gelince; onu da oranın yaratıkları için alçalttı” ifadesi kullanılmaktadır.

“lil-enâm / canlılar için” ifadesi için ise Elmalılı şöyle demektedir:

“Enâm lügatte halk yahut cin ve insan yahut yeryüzündeki yaratıklar demektir. Yerin bu şekilde konulması, üzerinde bulunan yaratıkların menfaati içindir.” (a.y.)

Kurtubî Tefsirinde de şöyle mana verilmektedir:

“Yaratıklar” İbn Abbas’dan gelen rivayete göre “insanlar” demektir. El- Hasen “cinler ve insanlar” diye açıklamıştır. Ed- Dehhak ise “yeryüzünde hareket eden her şey demektir” diye açıklamıştır. Bu da genel bir açıklamadır.” (c: 15, s: 346.)

Arzın durumunun “tevazu” kelimesiyle anlatılması, tam bir ilmî mucizedir. Biraz sonraki izahlarda ortaya koyacağımız gibi, arzın halini tevazudan daha iyi ifade edebilecek bir kelime yoktur.

“Eğer arza Allah tevazu vermese, sıradan bir gezegen olsaydı, dünyamız cadı kazanı olurdu. Arzımız, galaksimiz, içindeki mevkiinden cazibesine kadar tam bir tevazu temsilcisidir. Mesela yalnız cazibesinde biraz fazlalık olsa idi, yürümemiz imkânsız olur, hayatımız bitkiye dönerdi. Ayet bu yüzden arzın tevazuunu “enam için” yani “canlılar için” yorumuyla kullanmıştır.” [1]

Burada meallerde “veda’ahâ” kelimesine verilen manadaki noksanlığa da dikkat çekmek isterim:

Birçok mealde bu kelimeye “yaydı, döşedi” anlamı verilmektedir. Evet, kelime bu manayı da içine alır. Ama onu sadece bu manalar ile sınırlandırmak, ayetteki derinliği ve muhteşemliği görmeye ciddi engel teşkil eder. Direkt konumuz olmamakla birlikte bu durum meallerin yetersizliğine de ibretlik bir örnektir.

Bu “tevazu” tabiriyle arza adeta bir canlılık hüviyeti bahşedilmiş, böylece “teşhis” sanatına yer verilmiştir.

II- ARZIN BOYNU BÜKÜK, HUŞU HALİNDE OLUŞU

Arzın mütevazı kılındığı gerçeğini teyit eden bir başka ayet de şu mealdedir:

“Allah’ın varlığının delillerinden biri de şudur: Sen yeryüzünü boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine yağmuru indirdiğimiz zaman kıpırdar kabarır. Şüphesiz ki, onu dirilten, elbette ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü hakkıyla yetendir.” (Fussilet: 39.)

Ayette geçen “hâşi’aten” kelimesi, boynu bükük olmayı ve huşu halini ifade eder. Bu hal, Rahman: 10. Ayetteki tevazu gösterme manasıyla bütünleşir. Ali Sâbûnî Tefsirinde ayet hakkında şöyle denir:

“Sen yeryüzünü kupkuru, çorak ve bitkisiz bir halde görürsün. Zelil ve boynu bükük insana benzer.” (c: 5, s: 402.)

         Kurtubi’de ise “yeri kupkuru görmek” ifadesi için şöyle denir:

“Bu yerin ‘kupkuru’ diye meali verilen huşu ile nitelendirildiği bir ifadedir.” (c: 15, s: 346.)

Yani tefsirlerin de işaret ettiği gibi ayetteki mana, arzın boynu bükük ve huşu halinde olmasıdır. Arz, tıpkı Allah’ın huzurunda boynu bükük, huşu halinde duran bir kula benzer.

İleride anlatacağımız gibi kâinatın tamamında dönerek hareket vardır. Dünya dâhil bütün gök cisimleri dönerek Rabbine ibadet ederler. Fizik ilminin işaret ettiği gibi bu gök cisimlerinin dönme esnasında “manyetik şipin” yani eğilme hareketi yapmaları, bir dervişin Allah’ı zikrederken aheste bir şekilde hareket etmesine benzer.

Şimdi bir de ayetlerle vurgulanan bu boynu eğiklik, huşu, huzur, yani ibadet, itaat ve teslimiyet manasının ilmî boyutuna bakalım:

Gerçekten de arz, fizikî anlamda da boynu eğiktir.

Bilindiği üzere dünya dik değil, yaklaşık 23,5 derece bir eğiklikle döner. Bu eğiklik sebebiyle mevsimler meydana gelir, ısı başta olmak üzere yeryüzünde hayatı mümkün kılacak diğer birçok faktör dengelenir. 

Burada arzın bu 23,5 derecelik eğikliği, tam da Fussilet: 39. Ayetteki “hâşi’aten / boynu bükük” manasının fizikî ve matematiksel ispatıdır. Ve bu bir mucizedir.

“Arzın eksenine göre bu eğikliği, ona uzayda boynu bükük bir görünüm vermekle beraber, daha çok zikreden, huşu içinde, boynu bükük bir derviş manzarası veriyor. Ekseni etrafında bu eğilme, elektronlarda da vardır. Atom çekirdeği etrafındaki bu raks ve elektronların sabit olmayan çekirdeğe yaklaşıp uzaklaşırken kazandığı bu manyetik şipin, onlara tam bir derviş manzarası vermektedir. Allah 37 ve 38. Ayetlere kıyasla hem 14 asır önce arzın eğikliğini bildiriyor, hem de maddesel varlıkların nasıl zikir halinde olduklarını Sevgili Habibine seyrettiriyor.” [2]

Fussilet: 39. Ayette suyun arzın üzerine inmesiyle arzın kabardığı da ifade edilir. Bu, arza nasıl hayat verildiğine bir işarettir. Bu işaret de, ölülerin diriltileceğine delil gösterilir.

III- ARZIN MÜTEVAZI KILINDIĞINA DAİR BAZI DELİLLER

Şimdi de söz konusu ayet-i kerimenin bir nevi açıklaması mahiyetinde, arzın tevazuuna dair bazı ilmî sır ve inceliklere temas edelim.

Aşağıda sunacağımız her bir madde ayrıntılı olarak ele alınsa müstakil bir yazı, hatta kitap konusu bile olabilir. Biz konulara tefekküre vesile olması niyetiyle çok öz bir şekilde değinip geçeceğiz.

1- Arzın boynu bükük ve huşu içinde oluşu, adeta bir kul gibi hareket etmesi, fizikî boyutta da geçerlidir. Buna yukarıda ikinci maddede temas etmiştik.

2- Arz, tevazuu gereği mutedil bir hızla döner. Onun kendi etrafındaki devrini 24 saatte tamamlaması, üstünde ferah bir hayat yaşanabilmesi içindir. Eğer olduğundan daha hızlı veya daha yavaş dönseydi, yeryüzünde hayat mümkün olamazdı. Mesela mevcut dönüşünden 10 kat daha yavaş dönmüş olsaydı, kendi etrafındaki devrini 240 saatte tamamlayacaktı. Bu 240 saatin ortalama olarak yarısının gece, yarısının gündüz olduğunu düşünelim. Bu durumda 120 saat devamlı güneş vuran bir bölgede kurumamış hiçbir bitki kalmayacaktı. Yine 120 saat gece olan bir yerde bitkiler, meyve ve sebzeler donacak ve onları rızık olarak kullanmak mümkün olmayacaktı.

Keza bu dönüş daha hızlı veya daha yavaş olsaydı, dünyanın diğer gezegenlerle olan itme ve çekme kanunundaki denge bozulacak, kâinat fesada ve yok oluşa sürüklenecekti. İlahî iradedir ki arzın dönüşünü mutedil bir hızda tutmuş ve üstünde hayatın mümkün olmasına zemin hazırlamıştır. Bu, arzın tevazu alametlerinden sadece biridir.

3- İlmî gerçekler ortaya koymaktadır ki, büyük patlamadan sonra yerküre önce bir ateş kazanı halindeydi. Bu ateş kütlesinin soğuyarak sükûn özelliği kazanması ve arz üzerindeki ısının canlıların yaşamasına müsait hale gelmesi de yine arzın tevazu göstermesinin bir alamet ve işaretidir. Yeryüzünde sıcaklığa bağlı olarak iklim çeşitleri çok olmakla birlikte, alt ve üst sınır, hayatı mümkün kılacak seviyelerdedir. “- 30, 40” derece ile “+ 60, 70” derece arasında oynayan bu sıcaklık değerleri bile, biz insanları kışın soğuktan, yazın aşırı sıcaktan muzdarip hale getiriyor. Bir de bu derecelerin mesela “–100”, “+100” gibi noktalarda olduğunu düşünelim; hayat mümkün olur muydu? Elbette olmazdı. İşte bu arzın sıcaklık, yani iklim değerleri yönüyle de mütevazı olduğuna bir delildir.

4- Peki ya büyük patlamanın ardından ateş topuna dönen dünya, soğuyup sakinleştikten sonra öyle kalsaydı? Taş ve kayalık bir zeminde hayat sürmek nasıl mümkün olabilirdi? Dünyaya bir toprak kabuğunun geçirilip hayata elverişli hale getirilmesi de onun tevazuuna bir misaldir.

Bugün ilmî araştırmalar toprağın nasıl oluştuğu konusunda birtakım nazariyeler ortaya koysa da bunların hiçbiri tatmin edici değildir. Dünyanın büyük bir kısmını kaplayan bu toprak tabakası, Allahu Teâlâ’nın lütfu keremiyle onu canlılar için mütevazı kılmasının bir tezahürüdür.

5- Denizlerin yaratılması, tuzluluğu, su kütlelerinin hareket etmesi, su buharının denizlerden yükselmesi, sonra yağmur olarak düşmesi, o yağmur sayesinde toprağın mahsul vermesi ve böylece canlıların bunlardan beslenerek hayatlarını idame ettirmeleri de yine arzın mütevazı kılınmasının delillerindendir.

Aynı şekilde, yeryüzünün dörtte üçünün su kütlesinden oluşması, denizlerde karalara nispetle kat kat fazla canlının bulunması da arzın mütevazı kılınışına ayrı bir delildir.

6- Rüzgârların şiddetinin orta seviyede olması da yine Allah’ın arz üzerindeki bir lütfudur. Şayet rüzgârlar çok şiddetli olsaydı evler, ağaçlar yerle bir olur, yeryüzünde yine hayat mümkün olmazdı.

Cenâb-ı Hak, mütevazı kıldığı arzın üzerindeki hava akımını (rüzgârları) meyve ve sebzelerin aşılanması için de görevlendirmiştir. Rüzgârların aşılayıcı olarak gönderildiğine dair ayet-i kerime (Hicr: 22.) Kuran’ın ayrı bir mucizesidir.

Şimdi düşünelim: Bazen bir ağaçtan tonlarca meyve alıyoruz. Hâlbuki her bir meyve erkek ve dişi tomurcuklarının birleşmesinden meydana gelen bir döllenme olayıdır. Tozlaşma, erkek tomurcuklarının rüzgârla taşınarak ağaçtaki dişi konumundaki bitkinin yumurtalık tabir edilen dağarcığına indirilmesidir. Peki, nasıl oluyor da rüzgâr bu erkeklik tozlarını her bir dişinin dişilik borusuna isabet ettirerek bırakıyor? Bu, ilahî bir mucize, ilmî bir hakikattir. Bu da arzın canlılar için mütevazı kılındığına ve onlara meyve sebze hazırladığına bir delildir.

7- Arzın çekim kuvvetindeki denge de onun tevazuuna bir delildir.

Eğer arzın bu çekim kuvveti hassas bir hesaba dayanıyor olmasaydı, önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi gök cisimleri arasında çarpışmalar olması ve netice itibariyle kâinatın sonunun gelmesi kaçınılmaz olurdu.

8- Cenâb-ı Hakkın lütfu gereği arza tevazuu vermesinin en önemli delillerinden biri de, dünyanın etrafını çepeçevre kuşatan bir hava tabakasının olmasıdır. Bilindiği üzere yeryüzünde hayatın mümkün olması için, hava içindeki oksijen olmazsa olmazdır. Büyük bir hikmetin gereğidir ki oksijen oranı hava içinde her yerde % 21’dir. Bu, son derece şaşırtıcı bir durumdur. Şöyle ki oksijen daha ziyade bitkiler tarafından üretilir. Bitkiler geceleri karbondioksit alır, oksijen verirler. Bu oksijen de arz üzerindeki diğer canlılar tarafından kullanılır. Buna göre oksijenin en yoğun olduğu yer, ağaçların, ormanların olduğu bölgeler olmalıdır. Hatta ağaçlar içinde de iğne yapraklılar, geniş yapraklılara göre on misli daha fazla oksijen üretirler. Peki, oksijen ağaç ve ormanların olduğu yerlerde üretildiğine göre, ağacı olmayan yerlerde, mesela ekvator bölgesine yaklaştıkça çöl halinde bulunan geniş arz kesiminde, oksijen oranı nasıl % 21 olarak kalmaktadır? Bu çok önemli bir sorudur. Ve bu sorunun cevabı, bir büyük gerçeği daha ortaya koymaktadır. O da şudur: Dünyanın yüzeyi, kıvrımları, dağları, vadileri öyle bir ilahî planlama ile yaratılmıştır ki, dünya dönmesi esnasında bu oksijeni dengeli bir şekilde her tarafa ulaştırır. Bu da arzın mütevazı olmasında önemli bir boyuttur.

Oksijenle ilgili bir büyük gerçek de şudur:

“3” değerli (O3) diye ifade edilen oksijen, bulutlardaki elektriklenme, gök gürültüsü ve yıldırımlar sayesinde oluşur. Ortaya çıkan büyük kütleler halindeki bu “3” değerli oksijenin bir kısmı “2” değerli oksijen “O2” haline dönüşerek temiz hava oluşmasında kullanılır. Diğer bir kısmı ise ozon tabakası olarak arzın koruyucu tavanını oluşturur. Dünyayı çepeçevre saran bu ozon tabakası kutuplarda incedir, ekvatora yaklaştıkça kalınlaşır. Eğer kalınlık her yerde aynı olsaydı, dünya aşırı soğuklar dolayısıyla kutuplardan başlayarak donar ve üzerindeki hayat güçleşirdi. Bu gerçeği bilemeyen, anlayamayan bazı sözde ilim adamları, ozon tabakasının kutuplarda daha ince olduğunu fark ettiklerinde “Ozon tabakası deliniyor” diye bir yaygara koparmışlardı.

Arzın mütevazı kılınmasının bir diğer delili de, arzı çepeçevre kuşatan bu hava tabakasının onu terk edip gitmeyişidir. Hâlbuki dönme esnasında yüksekliği yaklaşık olarak 11 km olan bu hava tabakasının bir anda yer küreyi terk etmesi ve uzay boşluğuna uçup gitmesi mümkündür; ama bu olmamaktadır.

9- Arzın etrafında atmosfer denen koruyucu bir tabaka olması da yine arzın mütevazı kılınmasının bir delil ve alametidir.

“Arzın etrafında onun büyüklüğünün yüz katı kadar geniş bir manyetik alan vardır. Bu alan uzaydan gelen bütün parçalara (meteor) ve enerjilere karşı büyük bir perdedir.

Arza belli uzaklıklarda karadelikler vardır. Samanyolu galaksisi içinden gelen bütün fazla enerjiler bu korkunç cazibe merkezleri tarafından emilerek yutulur. Bilindiği gibi atmosfer kendi yapısı içinde en yüksekten aşağıya doğru kendisini korur. Koruma perdesinin ışınlar açısından söz konusu olan süzgeç görevi, ozon tabakası aracılığıyla yapılmaktadır. Ayrıca azot da bu korumaya izotopik açıdan iştirak etmektedir. Atmosferin dengelenmesi konusunda takdir edersiniz ki daha birçok bilmediklerimiz var. Önemli olan, ilmin her geçen gün yüce yaradana ait yeni bir mucizeyi bulması ve dile getirmesidir.” [3]

Atmosfer, güneşten ve diğer uzaydan gelen ultraviyole gibi zehirli ışınların süzülerek zehirlerinin tutulması, zehirli olmayan ışınların dünyaya salınması görevini de yapmaktadır. Bütün bunlar arzın mütevazı olması çerçevesinde ilahî koruma delilleridir.

10- Arzın mütevazı kılınıp canlılara müsait hale gelmesine bir önemli delil de yağmurun meydana gelmesidir. Bilindiği üzere okyanuslardan, denizlerden yükselen su buharı, hemen denizlerin yanı başında konumlandırılmış dağlar vasıtasıyla yükseklere çıkarılır. Soğuk bir tabakaya rastladığında yoğunlaşma adı verilen bir elektrik olayı ile su haline gelerek damlalar halinde yere düşer. Burada yağmurun nasıl meydana geldiği hususunda Kuran’ın tespiti çok büyük önem ifade etmektedir. Materyalist – pozitivistlere göre yağmuru, bir elektrik olayı olarak yoğunlaşmış bulutlar yağdırır. Kuran’a göre ise yağmur bulutların yoğunlaşıp elektriklenmesiyle Allah’ın lütfu gereği yağdırılır. Yağmurun oluşumundan bahseden ayetlerden biri de Nur: 43. Ayettir ve mealen şöyledir:

“Görmez misin ki, Allah bulutları sürüyor, sonra onları bir araya getirip üst üste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunlar arasından yağmur çıkıyor. O, gökten oradaki dağlar (büyüklüğünde) bulutlardan dolu indirir. Artık onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar bu bulutlardan çıkan şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri alır.”

Ayetteki “bulutlardan çıkan şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri alır” ifadesi, yağmurun bir elektriklenme olayı olduğunu açıkça göstermektedir. Esasen yağmurun nasıl meydana geldiği konusunda Kuran’ın izahıyla bugünkü bilimsel izahlar arasında bir fark yoktur. Yoğunlaşmış bulutlar, Kuran yaklaşımı açısından sevk ve idare edilen birer nesne olup yağmur onlar vesilesiyle yağdırılmaktadır. Materyalist pozitivist felsefe ise nesneyi fail yerine koyup, bulutu / su buharını ilahlaştırmaktadır. Bundan dolayı diyoruz ki gerçek ilim, tevhidî dünya görüşü ile buluşan, sebep ve netice sistemini gerçek anlamda ortaya koyan ilimdir.

Bu da bütün ilimlerin, tevhidî görüşü esas alan Kuran’dan kaynaklandığını bilmeyi gerektirir. Buna göre Kuran’dan ilim çıkmaz diyen M. Öztürk ve onun gibilerde tam bir körlük ve basiret bağlanması vardır. Baştan başa ilim ve hikmet hazinesi olan Kuran’ın, açıkça veya işaret yoluyla ortaya koyduğu bu ilmî gerçekleri anlamak için akl-ı selimden ve ilmin lisanından biraz olsun nasipdar olmak gerekir.

Yağmurun meydana gelmesiyle hayatın temeli olan suyun yeryüzüne inmesi; dağlardan, vadilerden nur gibi kaynakların fışkırması; derelerin, nehirlerin oluşması; bahçelerin, bağların sulanması; ürünlerin bol olması ve böylece insanların hayatlarını idame ettirecek rızıklara kavuşturulması… Bütün bunlar hep arzın mütevazı oluşunun tezahürleridir.

Görülüyor ki arzın mütevazı oluşu, açıldıkça açılan, açıldıkça zenginleşen, derinleşen hikmetlerin hazinesi mesabesindedir.

11- Arzın mütevazı olmasının bir boyutu da dağların konumu ve dağılım şeklidir. Buna jeoloji ilminde dağların denge kanunu denir. Bu kanunun özeti şudur:

Dağlar yeryüzünde öyle yerleştirilmiştir ki, dünyanın dengesini temin ederler ve böylece dünya kendi etrafında ve yörüngesinde hareket ederken, herhangi bir dengesizlik yahut yalpalama geçirmez. Bu aslında ayetlerde geçen “yeryüzünün beşik olması” (Nebe: 6, Zuhruf: 10. vb.) benzetmesiyle anlatılan gerçektir. Bilindiği gibi beşik hareket etmesine rağmen devrilmez, bir dengede oturur. Yeryüzünde nerede büyük denizler, okyanuslar varsa, onların hemen karaya bitiştiği yerde, dünyanın omurgası kabul edilebilecek büyük dağlar yükselir. Mesela Büyük Okyanusun Amerika tarafında yükselen And Dağları, Kayalık Dağları; Çin ve Güney Kore tarafında yükselen Himalaya Dağları ve dünyanın en yüksek tepesi olan Everest Tepesi… Keza Atlas Okyanusunun doğusunda, Avrupa’nın batısında yükselen Pirene Dağları… Akdeniz’in hemen kuzeyinde İtalya’dan başlayıp Avusturya üzerinden devam eden Alp Dağları ve Balkan Dağları… Yine Akdeniz’in kuzeyinde Antalya’dan Güneydoğu Anadolu’ya doğru devam eden, bir ucu Ağrı Dağına kadar ulaşan Toroslar… Bu misaller daha da çoğaltılabilir. Bütün bunlar yeryüzünde dengeyi sağlayan, arzın dönerken yörüngesinden çıkmasını engelleyen ilahî planlamalardır. Ve aynı zamanda arzın mütevazı kılınmasının delillerindendir.

Dağların bir diğer faydası da, biraz evvel yağmurun oluşmasında ifade ettiğimiz su buharının yükselmesini temin etmesi, o buharı soğuk hava tabakasıyla karşılaştırıp yağmurun oluşmasına sebebiyet vermesidir.

Dağların dünyanın dengesini teminde önemli bir görevleri de, Kuran ifadesiyle kazık görevi yapmalarıdır. Öyle ki dağların yeryüzünde görülen kısımlarından daha büyük bir parçaları yere doğru çakılı vaziyettedir. Bir nevi kazıklar gibi. Bu kazıklar yerin sıvı olan magma tabakasına kadar ulaşmakta, böylece arzın dönüşü esnasında merkezindeki sıvıdan ayrılıp kabuk kısmının yekpare olması engellenmiş olmaktadır. Ayrıca o kazık şeklinde yere çakılan dağların uzantıları, sıvı olan magma içine girdiği için, dönüş esnasında meydana gelen titreşimler ve sarsıntılar duyulmamış olur. Bir nevi dağların magmaya uzantıları, dünyanın titreşimini engelleyen, arabadaki amortisör görevi yapmaktadır:

“Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik…” (Kaf: 7.)

“Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işaretler meydana getirdi.” (Nahl: 15.)

“Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı?” (Nebe: 6- 7.)

Burada “yeryüzü mütevazı kılındı” hükmü çerçevesinde nasıl bir ilimler dizisinin mucize şeklinde ortaya çıktığına şahit olmaktayız.

Hani Kuran’dan ilim çıkmazdı?

12- Arzın mütevazı kılınmasında bir önemli ilmî gerçek ve aynı zamanda bir Kuran mucizesi de, yeşil ağaçtan ateşin çıkarıldığının haber verilmesidir.

Okuyucularımız hatırlayacaklardır; önceki yazılarımızdan birinde şu tespiti yapmıştık:

Kuran Allah’ı bilme, tanıma, ahirete yönelme, yeniden dirilme gibi konularda önemli mesajlar verirken, ilmî gerçekleri tabiri caizse bunların satır aralarında ortaya koyar. Tıpkı inanmayanların göğe yükselirken nefeslerinin daralacağı misalinde olduğu gibi…

Benzer bir şekilde Kuran-ı Kerim’de yeniden dirilişi inkâr edenlere yeşil ağaçtan ateş çıkarılması delil olarak sunulmaktadır. Hadise şöyledir:

“Ubey b. Halef birtakım çürümüş kemikleri getirerek misal getirip dirilişi inkâr etmişti.

“O kendi yaratılışını unutarak bir misal getirdi. Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?”

Yasin Suresinin 48. Ayetinde belirtilen ve çağlar boyunca sorulan yukarıdaki sorunun cevabı Yasin: 79’da şöyle verilir:

“De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecek. O her yaratmayı bilir.”

Bu ayet, diriliş hakikatini mantık yoluyla hallediyor ve bir sonraki ayette onun ilmî açıklamasını yapıyordu. Bu açıklama hem o asrın en cahil kişilerini, hem de 20. Asrın en büyük âlimlerini tatmin eden bir mucize niteliğinde olup mealen şöyleydi:

“O size yeşil ağaçtan ateş çıkarandır. Şimdi siz ondan yakıyorsunuz.”

Bu ayet halk tabakasına şöyle ders veriyordu: “Ağaç gibi kesif ve karanlık bir maddeden ateş gibi latif, hafif ve nuranî bir maddeyi çıkartan bir kudretin, odun gibi çürümüş kemiklere, ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuur vermesini nasıl akıldan uzak görüyorsunuz?

Aynı ayetin âlimlere verdiği derste ise, ölüm ve dirilişin temel kanunu dile getiriliyordu. Çünkü değil un ufak olmuş ve çürümüş bir şeyin yanması, yeşil ağacın ölüp yanması dahi yeniden diriliş manasını taşıyordu. Zira bu bioanaliz olayında yapraktaki karbondioksitin karbonu eksi değere çevirerek biokarbon haline geliyor ve bu sırada hayatın temel unsuru olan oksijen açığa çıkıyordu. Ayette geçen “şimdi siz onu yakıyorsunuz” şeklindeki ifade ise canlıların oksijeni yakmasına ve böylelikle hayatlarını devam ettirmesine işaretti.” [4]

Ayrıca bu yeşil ağaçtan ateş çıkması olayında, yeşil ağaçların oksijen üretmelerine ve oksijenin de yanma olayının baş sebebi olmasına işaret vardır. Zira bilindiği gibi oksijen olmadan ateş / yanma olayı meydana gelmez.

Görülüyor ki Kuran’da, inkârcıların dirilişi inkâr etmelerine cevap verilirken, oksijene ve oksijenin insan vücudunda yakılmasına ve ateşin oksijenle oluşabileceğine de işaret edilmektedir. Bu önemli ilmî ve hayatî tespitler, hiç okuryazarlığı olmayan bir faninin ortaya koyabileceği şeyler midir?

Bunların hepsi Kuran’ın Allah kelamı olduğunu ispat eden ilmî hakikatler ve mucizelerdir.

Arzın elipsoit şekilde yuvarlak oluşu ve dönmesi de, arzın, üstünde hayatı mümkün kılan mütevazılığı çerçevesinde düşünülmelidir. Bunu inşallah ayrı bir yazıda izah edeceğiz.

Buraya kadar arzın mütevazı kılınmasının bazı delilleri çerçevesinde sunduğumuz ilmî gerçekler, kısacık bir ayetin (Rahman: 10.) izahından sadece bazılarıdır. Arzın mütevazılığını, yani hayatı mümkün kılan inceliklerini, hikmetlerini saymakla bitiremeyiz. İşte bütün bu manalar bu kısa ayet-i kerimenin şümulü içinde ve tefsiri mahiyetindedir. Bunlar Kuran’ın ilim demek olduğunu, aslında ilimlerin Kuran’dan neşet ettiğini gösteren önemli delillerdir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak yaş ve kuru ne varsa bu kitapta olduğunu (En’am: 59.) ve bu Kuran’da her misalin verildiğini (Zümer: 27, Rum: 58, Kehf: 54.) bildirmiş ve onlarca ayetle aklı olan insanları bu gerçekler üzerinde düşünmeye davet etmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Haluk Nurbaki, Kuran’ın Harika Mesajları, s: 18.

[2] Haluk Nurbaki, Kuran’ın Matematik Sırlar, s: 109.

[3] Haluk Nurbaki, İmanla Gelen İlim 2, s: 74.

[4] Haluk Nurbaki, İmanla Gelen İlim 2, s: 60 – 61.

Yorumlar