7060 Defa Okundu

“Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübin’de vardır.” (En’am: 59.)

Konumuza bir önceki yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz:

IV- KURAN İLİM, TEKNİK VE MEDENİYETİN GELİŞMESİNİN EN MÜESSİR SEBEBİDİR

İlim denince önce Kuran’daki ayetlerin birbirleriyle olan bütünlüğüne ve Kuran’da hiçbir çelişkinin bulunmadığına dikkat çekmek gerekir. Şu ayet-i kerime Kuran’da çelişki olmadığını haber vermektedir:

“Onlar hâlâ Kuran’ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.” (Nisa: 82.)

Gerçekten de Kuran’ın nazil olmasından bu yana 14 asır geçtiği halde, Onda hiçbir ayetin bir diğeriyle çeliştiğine dair bir ispat, bir delil ortaya konulamamıştır. Yine ilim ve fen bu kadar terakki ettiği halde Kuran’ın hiçbir beyanı da tekzip edilememiştir.

Tam tersine Kuran’daki birçok ayet, birçok ilmî araştırma ve buluşun hareket noktasını teşkil etmiştir. Ortaya çıkan sonuçlar da bir nevi Kuran’ın tefsiri olmuştur.

Yani Kuran ilmî araştırmaları hem teşvik etmiş, hem de bu araştırmalara yön vermiştir. 

Tarih boyunca yazılan yüzlerce tefsir kitabında, Kuran’daki hikmet ve incelikler anlatıla anlatıla bitirilememiştir.

Kuran-ı Kerim elbette ki herhangi bir bilim dalına dair bilgi vermek için indirilmemiştir. O, vahdaniyeti anlatırken, beşeriyeti Allah’a ve tabiatıyla mükellefiyetine davet ederken, birtakım kevnî ayetlere de dikkat çeker. Gerek insanın kendi beden yapısının, gerekse dışarıdaki kâinatın böyle kevnî ayetlerle dolu olduğunu, bunların bir kısmının ileride ortaya çıkarılacağını haber verir. Bunlar da ilimler için birer ipucu olur.

Mesela şu ayetler bu gerçeği anlatır:

“Biz onlara hem (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz ki, Kuran’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kâfi değil mi?” (Fussilet: 53.)

“Ve şöyle de: Hamd, Allah’a mahsustur. O, ayetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Neml: 93.)

“Ve onun bildirdiklerinin gerçekliğini bir zaman sonra öğreneceksiniz.” (Sâd: 88.)

1- Kuran’ın İşaret Ettiği İlmî Gerçeklere Bir Misal

Kuran’ın işaret ettiği ilmî gerçeklere bir misal verelim:

Kuran’da suları birbirine karışmayan denizlerden bahsedilir:

“İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir perde vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.” (Rahman: 19-20.)

“Biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acı olan iki denizi karışacak şekilde salıveren ve ikisi arasına bir engel, aşılmaz bir perde koyan O’dur.” (Furkan: 53. Ayrıca bak: Neml: 61, Fâtır:12.)

Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau, denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır:

“Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz'in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu'ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz'den tamamen farklı olduğunu gördük. Hâlbuki Cebeli Tarık Boğazı'nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu.

Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu.

Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz'in birleştiği Mendep Boğazı'nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik.” [1]

Bu fizik olayını basit bir deneyle her birimiz anlayabiliriz. Mesela gaz yağıyla suyu karıştırdığımızda, suyun alta indiğini, gaz yağının üste çıktığını görürüz. Bunun sebebi suyun yoğunluğunun “1”, gaz yağının yoğunluğunun ise “0,7” olmasıdır.

Şimdi düşünelim:

Denizlerde yaşanan bu fizik olayını Arabistan’ın kızgın çöllerinde yaşayan ve ümmî olan bir peygamber -şayet Allah bildirmeseydi- nereden bilecekti?

Kuran’daki binlerce mucize ve “ilim”den biri olan bu ayet-i kerimenin ortaya koyduğu gerçeği, Öztürk ve onun gibilerin önüne koysak, acaba hiç hicap duyarlar mı?

2- Kuran, İlim ve Medeniyetin Gelişmesine Öncülük Etmiştir

Hz. Peygamberin (s.a.v.) ahirete irtihalinden çok değil, yarım asır sonra, İslam fütuhatlarla Atlas Okyanusundan Himalayalara, Sibirya sınırlarından Hint Denizine kadar, dünyanın büyük bir kesimine hâkim olmuş, Müslümanlar da ilim, medeniyet ve teknolojinin bayraktarlığını yapmışlardır. Ve bu, en az on asır / bin sene böyle sürmüştür.

Bu konuda birçok kitap yazılmıştır. İki örnek vermek isterim.

Birincisi, Alman felsefe doktoru Sigrid Hunke’nin 1967’de yayınlanan ve 1972’de “Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” adıyla Türkçeye çevrilen kitabıdır. Yazar bu eserinde “Size sorulsa medeniyetin, ilmin beşiğinin Eski Yunan olduğunu söylersiniz. Hâlbuki Eski Yunan’dan sonra batıdaki Rönesans ve reform hareketlerine kadar geçen en az bin yıllık dönemde ilmin ve medeniyetin bayraktarlığını İslam medeniyeti yapıyordu?” diyerek, batılıları bir tarih muhasebesi yapmaya çağırmaktadır.

İkinci bir örnek de Ahmet Gürkan’ın yazdığı “İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi” adlı kitaptır.

Esasen, batının sadece son iki yüz, iki yüz elli yıllık dönem içinde ilimde söz sahibi olduğu ve bunu da Müslümanlardan öğrendikleriyle başardığı bir gerçektir. Bu konu, gerçekleri yazacak genç araştırmacıları beklemektedir.

Bu meyanda bilim tarihinde birçok buluş Müslümanlara aittir.

Mesela sıfır rakamının bulunması insanlık tarihini değiştirecek kadar büyük bir hadisedir ve onu bulan Harezmî adında Müslüman bir âlimdir.

Yine geometride kullanılan sabit pi sayısını (3, 14) bulan da Gıyaseddin Cemşîd adında bir Müslümandır.

Cebir ilmini bulan el-Câbir’dir. Bu sebeple Avrupa’da basılan cebir kitaplarına, bu ismin onların dilindeki söyleniş şekli olan “el-Gebra” adı verilmiştir.

Bugün logaritma denilen cetvelleri ve logaritma mefhumunu ilk defa bulan el-Harzem adlı İslâm âlimidir.

Bugünkü fiziğin kurucusu İbn-i Heysem’dir.

Kimya ilminin kurucusu da yine bir Müslüman olan Câbir b. Hayyan’dır. İlk defa atomun parçalanabileceğini söyleyen odur, Asr-ı Saadet’ten hemen sonra, ikinci hicrî asırda yaşamıştır.

Tarih ve sosyolojiyi bir ilim dalı haline getiren de Müslümanlardır. İbn Haldun her iki sahada da herkesin bildiği ve kabul ettiği bir otoritedir.

İlk defa dünya haritası çizen de Müslümanlardır, Piri Reis’tir.

Uzun yıllar boyunca dünyaya Amerika’yı keşfedenin Kristof Kolomb olduğu yalanı yutturulmaya çalışılsa da, bu kıtayı keşfedenler de müslümanlardır.

Trigonometriyi bulan Müslüman astronom ve matematikçi Battani’dir.  Sinüs ve kosinüs ifadelerini ilk kullanan da odur.

Keza tıp ilminin gelişiminde en büyük katkıya sahip olanlar da yine müslümanlardır.

İbn Sina batılılarca modern Orta Çağ biliminin kurucusu, hekimlerin önderi olarak bilinir; “Büyük Üstat” ismi ile tanınır. El-Kanun fi’t-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar (yedi asır boyunca) tıp biliminde temel eser olarak okutulmuştur.

Bu hususta o kadar çok örnek vardır ki, hepsi yazılmak istense ciltlerle kitap olur. Nitekim konuya dair birçok eser de kaleme alınmıştır.

Bu gerçekler ışığında şunu çok rahat söyleyebiliriz ki, bu tahrifatçılar ilim tarihini ya hiç bilmiyorlar ya da gün gibi ortada olan bu hakikatleri örtbas etmeye çalışıyorlar.

İlerlemesiyle iftihar edilen ilim ve teknolojinin batıya geçiş yollarını bilmeyen bir araştırmacının “ilim adamıyım” deme hakkı olmasa gerektir.

Müslüman ilim adamlarının batıyı aydınlattığı merkezlerin başında İspanya’daki Endülüs Kurtuba medreseleri gelir. Keza Bağdat, Semerkant, Şam ve İstanbul gibi şehirler de aynı işlevi görmüşlerdir.

Kuran’ın gelmesiyle küfür ve şirk mağlup olduğu gibi, batıl ve hurafeler de yıkılmış, yerini ilim, hikmet ve medeniyet almıştır. Bütün bu gelişmeleri Kuran’a borçluyuz. İşte bundan ötürü “Kuran bütün ilim ve hikmetlerin toplandığı bir hazinedir” diyoruz.

V- KURAN VE METODOLOJİ

Peki, Kuran insanlığa böyle ilmî bir hazine sunmayı nasıl başarmıştır?

Bu soru, Kuran’daki metodoloji konusuna da değinmemizi gerektiriyor.

Kuran bunu öncelikle kalpleri ve akılları terbiye ederek yapmıştır. Bu terbiyenin iki yolu vardır, biri “zikir” diğeri de “tefekkür”dür. Bu konuyla ilgili olarak şu ayet-i kerime önemlidir:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: “Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (derler)” (Âl-i İmran: 190 - 191.)

Dikkat edilirse ayette önce âlemdeki ibret alınması gereken hususlara dikkat çekiliyor; bu ibretleri gereği gibi değerlendirmek için önce “Allah’ı zikir”den, sonra da “tefekkür”den bahsediliyor.

Burada “Allah’ı zikir” bütün ibadetleri içine alan bir kavram olarak düşünülebilir.

Yani önce Allah’ı zikir ve ibadetlerle kalp nurlanacak, sonra kalpteki bu nur, düşünce merkezi olan aklı aydınlatacak… Ve böylece de akıl güçlü bir tefekkür melekesi kazanacak…

Ayette önce “Allah’ı zikre”, sonra “tefekküre” işaret edilmesi bir metodoloji gerçeğidir.

Ve ayetin devamındaki vurgu, bu zikir ve tefekkürün nasıl bir ilim ve hakikat keşfine sebep olduğunu anlatmaktadır:

“Rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtilen / Ey Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın!”

İşte İslamî metodolojinin temeli budur. Yani insan önce âlemdeki ibretlik olayları keşfetmeli, ondan sonra âlemin imarına ve insanlığın ihyasına çalışmalıdır.

Bu bakış açısını kazanan insanların kâinatı nasıl okuduğuna dair bir örnek verelim:

Âlimin birini sabah akşam semayı incelerken gören bir adam, bunun sebebini merak eder ve ona “Sen ne yapıyorsun?” diye sorar.

Âlim “Kuran’ı tefsir ediyorum!” der.

Adam şaşırır, “Bu nasıl bir tefsir ki?” der.

Âlim cevap verir: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir çatlak yoktur.” (Kaf: 6.) ayetinin tefsiri!”

İşte Müslümana semaya, arza, arzın olaylarına ve inceliklerine dikkatle bakmayı öğreten, bu ve benzeri ayetlerdir.

Ve Kuran’ın öğrettiği bu metod, kâinat gerçeklerinin keşfine sebep olmuştur. Bu, Kuran kaynaklı düşünen Müslümanların batılı düşünürler karşısındaki üstünlüğünü ve farkını da ortaya koyar.

Mesela astronomide Kopernik ve Batlamyus’un teorileri başta kabul görmüş iken sonradan yanlışlıkları ispat edilmiştir.

Ortaçağda batılılara göre dünya yerinde sabit olarak duruyor, güneş onun etrafından dönüyordu. Bu kâinat anlayışının çok yanlış olduğu, İslam âlimlerinden el- Battani’nin ortaya koyduğu kâinat anlayışıyla ortaya çıkmıştır.

Konuların detayları uzundur. Biz burada sadece “Kuran” ve “ilim”i birbirine zıt şeylermiş gibi göstermeye çalışan kendini bilmezlere karşı birkaç misal vermekle yetiniyoruz. İlerleyen yazılarımızda inşallah bu konuya daha köklü gireceğiz.

“Kuran” ve “ilim” ilişkisine dair küçük ama taşı gediğine koyan bir anekdotla bitirelim:

Rivayet edilir ki bir gayrimüslim, bir İslam âlimine sorar: “Kuran’da her şey var diyorsunuz. Gerçekten de var mı?” Âlim, “Evet, Kuran’da her şey vardır” der. Adam alaylı bir şekilde ekler: “O zaman hamurun nasıl yoğrulduğu da Kuran’da anlatılır mı?” Âlim istifini bozmadan cevap verir: “Evet anlatılır. “Bilmiyorsanız ehlinden / bilenlerden sorun” (Nahl: 43.) ayeti bunu da içine alır!”

Burada ilim tahsil etmede usul ve metodun önemini anlamış oluyoruz. Nitekim İslamî ilimlerin her birinde, ilmin aslından evvel usulü öğretilir. “Tefsir”den önce “Tefsir Usulü”, “Hadis”ten önce “Hadis Usulü”, “Fıkıh”tan önce “Fıkıh Usulü” gibi…

Tabi ve fenni ilimleri araştırıp keşifler ortaya koyabilmek için de kâinat gerçeklerine Kuran’ın öğrettiği bu metodoloji ile yönelmek gerekir. Bir ilmin temelini kavrayan, usulünü öğrenen, o ilimde nasıl bir yol takip edeceğini de çok iyi bilir ve anlar. Bu gerçekler dikkate alınmadan, asılsız ve mesnetsiz bir şekilde ortaya atılan hiçbir iddianın geçerliliği yoktur; bunlara itibar edilmez.

Bundandır ki Kuran’da bâtılı müdafaa eden, boş ve mesnetsiz konuşanlara “delilinizi getirin” çağrısı yapılır:

“… Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin bakalım!” (Neml: 64, Bakara: 111.)

Elbette ki boş ve temelsiz iddialarına delil getiremeyenler de mağlup ve rezil olurlar.

Devam edecek…

 

[1] https://kuran-ikerim.org/denizlerin-birbirine-karismamasi

Yorumlar