9284 Defa Okundu

“Hevâ ve hevesini ilah edinen, bilgisi olduğu halde Allah'ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Casiye: 23.)

Yüce İslam’ın en önemli özelliği vahiyle sabit yegâne hak din olması, on dört asırdan beri tek bir noktası bile değişmeden gelmesi, asliyet ve safiyetini korumasıdır.

Bir Vatikan projesi olarak ortaya çıkan dinlerarası diyalog ise, İslam da dâhil bütün dinleri eşitleyerek bu dinler arasında ortak nokta arayışına, sözüm ona anlaşma ve uzlaşma telakkisine dayanır.

Vitrinde böyle bir imaj sergilenmesine rağmen işin özünde Vatikan bu projeyi “Mesih misyonunu (Hıristiyanlığı) yaymak” böylece onu bir dünya dini haline getirmek, kendine rakip gördüğü İslam’ı da tek hak din olma özelliğini ortadan kaldırıp inkültürasyon yoluyla tahrife uğratmak, böylece Müslümanları imha etmek için bir vasıta olarak görmektedir.

Bu projeye kapılan Müslüman kökenli kimselere ise daha ilk adımda “Muhammedün Resulüllah ortak noktamız değildir; bize onu dayatamazsınız” deyip, kelime-yi tevhidin ikinci aslını inkâr ettirerek, diyalog yapmayı şart koşarlar. Bu durum dinlerarası diyaloga evet diyen güya Müslüman kökenli bedbahtların, daha baştan imanını kaybetmesi anlamına gelmektedir.

İşte bu nasipsizler kendi sürüklendikleri itikadî savrulmanın vahametini düşünmeden, kalkıp İslam dışındaki muharref dinlerin de (Yahudilik ve Hıristiyanlığın da) hak din olma(!), hidayete erdirme(!) özellikleri olduğunu direkt ya da dolaylı olarak gevelemeye çalışıyorlar.

Mesela bunlardan bazıları, Hıristiyanlığı aklamak(!) adına, Mekke’nin fethinde Kâbe’nin putlardan temizlenmesi esnasında, kucağında İsa olan Meryem suretinin imha edilmediğini, korunduğunu iddia ediyorlar.

Baştan belirtelim ki bu, İslam’ın tevhid esaslarına ve tarihî gerçeklere tamamen aykırı, mesnetsiz ve delilsiz bir hezeyandır. Allah’a ve Resulüne iftira anlamı taşıyan açık bir başkaldırıdır. Hile, entrika, fitne ve fesat kokan koca bir yalandır.

Hıristiyanlığın teslis (üçlü inanç telakkisi) şirkine dayanması ve bu hususta pek çok ayet-i kerimenin olması bir yana, Kuran ve Sünnete taban tabana zıt olan bu batıl iddianın tarihî kaynaklar itibariyle de aslı yoktur.

I- MEKKE’NİN FETHİNDE KÂBE’DEKİ BÜTÜN PUTLARIN VE SURETLERİN YOK EDİLMESİ

Muteber kaynaklar Kâbe’nin bütün put ve suretlerden temizlendiğine dair hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kadar açık ve net deliller ortaya koyarlar.

Kâbe’de fetihten evvel üç yüz atmış kadar put vardı. Bunların en büyüğü Hubel adı verilen put idi. Peygamberimiz (s.a.v.) Mekke fethedilince bunların hepsini yıktırdı. Suret şeklinde olanları da tamamen sildirdi. Kaynaklarda geçtiğine göre, en büyük put dediğimiz Hubel’in yıkılması için Hz. Ali (r.a.) görevlendirildi. Fakat yüksekte olduğu için Hz. Ali ona yetişemedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ey Ali! Omuzlarıma çık!” dedi.  Hz. Ali (r.a.) şöyle diyor:

“Hz. Peygamberin omuzlarına çıktım. Sonra beni yukarıya doğru kaldırdı. O anda istesem göğe ulaşabilirim diye düşündüm. Bakırdan yapılmış olan bu en büyük put idi. Bana “Onu yerinden sök!” dedi. Ben putu yerinden sökmek için uğraşırken Resulüllah (s.a.v.) “İyi, iyi!” diyerek beni teşvik ediyordu. Nihayet putu yerinden söktüm. Bana “Onu parçala!” dedi. Ben de putu kırıp parçaladım, sonra aşağıya indim.” [1]

En muteber kaynaklardan en sahih bilgileri bir araya toplayan, bu yönüyle herkesin takdirini kazanmış Asım Köksal’ın İslam Tarihi adlı eserinde konuyla ilgili bölüm şöyledir:[2]

“Kapıya doğru olan direkte Hz. Meryem’le kucağında İsa Aleyhisselamın sureti, öteki direklerde de, peygamberlerin, meleklerin ve oklarla fal çeken ihtiyar bir adam şeklinde İbrahim Aleyhisselamın sureti, bir koç veya bir koç başı ile ağaçlar çizilmiş bulunuyordu.[3]

… Peygamberimiz Aleyhisselam, Kâbe anahtarcısı Osman b. Talha’dan anahtarı eline alıp Kâbe’yi açtı.[4]

… İbrahim Aleyhisselamın[5] İsmail Aleyhisselamın[6] eliyle fal çeker bir şekilde tasvir edilmiş olduğunu görünce[7] “Allah bunları yapanları kahretsin![8] Büyüğümüzü fal oku çeker bir halde tasvir etmişler! İbrahim’in hal ve şanında fal oklan çekmek yoktur![9] Vallahi, o puta tapanlar da bilirlerdi ki, bu iki peygamber hiçbir zaman fal okları çekmemişlerdir!” buyurdu ve “İbrahim, ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyandı. Fakat o, Allah’ı bir tanıyan, dosdoğru bir Müslümandı. Müşriklerden de değildi!” (Âl-i İmran: 67) mealli ayeti okudu.[10]

Kâbe’nin içindeki putları çıkarmasını[11] ve suretleri gidermesini Hz. Ömer’e emretti.[12]

Hz. Ömer, Kâbe’ye girip, silmedik suret, kırmadık heykel bırakmadı.

Ancak, İbrahim Aleyhisselamın suretine dokunmadı.

… Peygamberimiz (s.a.v.) Usame b. Zeyd, Bilal b. Rebah ve Osman b. Talha ile birlikte Kâbe’nin içine girdi.[13]

Peygamberimiz içeri girince Hz. İbrahim’in çizilmiş suretinin silinmediğini gördü.

“Ey Ömer! Ben sana hiçbir suret bırakmayacaksın, hepsini silip yok edeceksin diye emir vermedim mi?” buyurdu.[14]

Hz Ömer “O İbrahim’in sureti idi” dedi.

Peygamberimiz “Sil onu da!” buyurdu.[15]

Hz. Ömer Kâbe’de bezle silip yok etmedik suret bırakmadı.[16]

Peygamberimizin (s.a.v.) Usame’ye bir kova su getirtip kalan suretleri kendisinin sildiği de rivayet edilir.[17]

Bu ifadelerden, Kâbe’nin içinde gerek cisim / put şeklinde, gerekse çizim / resim şeklinde, tevhide aykırı hangi şirk sembolü var ise, hepsinin de imha edildiği anlaşılmaktadır. Böylece şu ayetin muradı, Kâbe’de tecelli etmiştir:

“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ: 81.)

II- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Kâbe’nin putlardan temizlenmesiyle ilgili, kaynaklarda verilen bu bilgiler dışında çıkarılacak her türlü çatlak ses, mesnetsiz bir hezeyandan ibarettir. 

Şunu belirtelim ki, asıl put bunu iddia edenlerin bozuk itikadında, hevâsında, çarpık görüşlerinde ve fitne ve fesat kokan dillerindedir. Acı ama gerçek budur.

Bütün bu gerçekleri yok sayarak, ilme ve selim akla meydan okuyarak bu kadar hezeyanı savurabilmek nasıl bir bedbahtlık, nasıl bir rezilliktir.

Bunu iddia edenler bilmezler mi ki bütün peygamberler putlara ve suretlere tapınmayı men etmek, Allah’a şirk koşmayı ortadan kaldırmak için gönderilmişlerdir. Peygamberler içinde bizzat “put kırarak” öne çıkan iki resul ve nebi var ki, bunlardan biri Hz. Muhammed (s.a.v.) diğeri de onun atası Hz. İbrahim’dir (a.s.).

Hz. Peygamber (s.a.v.) gerek Kâbe’de, gerek Kâbe çevresinde kırılmamış hiçbir put bırakmamış, hatta kırılan putları kendilerinden eser kalmasın diye yaktırmıştır. Detaylara giremiyoruz.

Hz. İbrahim’in (a.s.) ise Babil’de putperest bir kavmin bir bayram gününde puthaneye girerek bütün putları kırdığı, acziyetlerini gösterip alay etmek için en büyük putu bıraktığı, öfkelenip kendisine hesap sormak isteyen kavmine de “Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” dediği Kuran’da anlatılmaktadır. (Enbiya: 58 – 63.)

Bu çerçevede şu ayetler üzerinde ibretle düşünülmelidir:

“Hani İbrahim demişti ki: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Rabbim! Çünkü o putlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.” (İbrahim: 35 – 36)

Şimdi hiç reva mıdır ki, put kıran Hz. İbrahim (a.s.) Halilullah’ın putu yahut sureti Kâbe’nin içinde korunsun?

Bu mümkün müdür? Elbette ki değildir.

Hz. İbrahim’in (a.s.) suretinin silinmediğini gören Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Ömer’i (r.a.) sitemle ikaz etmiş, derhal onun da silinip yok edilmesini emretmiştir.

Peki şimdi soralım:

Peygamberimiz (s.a.v.), dedesi Hz İbrahim’in (a.s.) suretini silip yok ederken, Allah’a oğul diye isnat edilen Meryem oğlu İsa suretini geri bırakmış, korumaya almış olabilir mi? Bu nasıl iddia edilebilir? Kuranî gerçekler, tarihî delil ve dokümanlar ayrı bir boyut, akıl mantık bile bu iddia karşısında iflas etmektedir.

Kâbe’nin putlardan temizlenmesi, her biri Kâbe’nin bir şubesi olan cami ve mescidlerin durumu hakkında da ölçüler koymaktadır. Bu mekânlar Kuran ve Sünnet’in ve İslam’ın tevhid akaidinin bütün safiyetiyle tecelli ettiği, putlardan, suretlerden, resimlerden, batıl inançların figür ve objelerinden tamamen temizlenmiş yerler olmalıdır. Nitekim Cin Suresi 18. Ayette “Şüphesiz mescidler Allah’ındır. O hâlde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin.” buyrulmaktadır.

Bu çerçevede İstanbul Ayasofya’nın durumuna bir kere daha atıfta bulunmak isteriz.

Ne yazık ki Fatih’in emaneti bu mescid / cami, ibadete açılmış olsa da içindeki teslis sembollerinden, Hıristiyanlık figürlerinden tam olarak arındırılmış değildir. Bu, İslam akaidine ters düşen hazin bir durumdur.

Konunun detayları için bu mekânın ibadete açılmasını takdirle karşılayan, ama içindeki Hıristiyanlığa ait sembol ve figürlerin behemehâl ayıklanması gerektiğini ifade eden “Sembollerin Dili ve Ayasofya” adlı yazımıza bakılabilir.[18]

Korkumuz, endişemiz odur ki, İslam dışı, tevhide aykırı bu tip sembol ve suretler yaygınlaşıp diğer camilere, ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa’ya ve -Allah muhafaza- Medine ve Mekke’ye kadar sirayet edebilir. Bu tehlikenin farkına varılması ve bu gidişatın engellenmesi, başta siyasi irade olmak üzere hepimizin görevidir.

Kâbe’den put mahiyetli bazı sembollerin korunduğunu iddia eden zihniyete paralel olarak, Ayasofya’daki suret ve sembollerin cevazına fetva verenlerin de, İslam itikadı açısından çok büyük cürüm işledikleri bilinmelidir.

SONUÇ

Kâbe’deki Meryem - İsa suretinin korunduğu, bunun da Hıristiyanlığın korunması anlamına geldiği yönündeki iddia, diğer pek çok itikadi ihlal gibi yine dinlerarası diyalog faaliyetleri çerçevesinde gündeme gelmiştir.

İslam akaidini açık ihlal anlamına gelen bu yaklaşım, bunu iddia edenlerin itikat bozukluğundan, başka bir ifadeyle hevâ ve heveslerini öne çıkarmalarındandır. Nitekim Kuran bu büyük tehlikeyi haber vermektedir:

“Hevâ ve hevesini ilah edinen, bilgisi olduğu halde Allah'ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Casiye: 23.)

Bu ayet-i kerimeye göre Allah’ı bırakıp da nefsini putlaştıranlar, kendi tercihleri sebebiyle sapkınlığa gitmişlerdir. Bu ayetten, sapkınların tâbi oldukları asıl putun “nefis ve heva-yı heves” olduğu da anlaşılmaktadır.

Nitekim Abdullah b. Amr b. el- As’dan (r.a.) rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Hevâsı, getirdiklerime tâbi olmadığı sürece sizden hiç kimse iman etmiş olamaz.” [19]

Ezcümle İslam tek hak dindir. Bunun dışında hak din aramak beyhudedir; Kuran’a ve İslam’a karşı çıkmak, meydan okumaktır. (Bak: Âl-i İmran: 19, 85.)

Bin küsur sene İslam’ın sancaktarlığını yapmış bu necip milletin içinden böyle bedbahtların çıkabilmesi ne kadar da vahim bir durumdur. Bu tip sapkınlıklar konusunda insanımız, milletimiz mutlaka uyarılmalı ve korunmalıdır.

Allah bütün müminleri her türlü sapkınlıktan muhafaza eylesin.

 

[1] Hakim en - Nisaburi, Müstedrek, Ale’s Sahihayn, II, 367; İbn Cevzî Tezkiretü’l Havass, 34.

[2] Asım Köksal c: 8, s: 283 285.

[3] Ezrakî, Ahbâru Mekke, c.1, s. 165, 167,169.

[4] Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-Kârî, c. 9, s. 243; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, c. 3, s. 371, Kastalânî, Mevâhibü'l-Ledünniye, c. 1, s. 204.

[5] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 55, Vâkıdî, c. 2, s. 834, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 160.

[6] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 60.

[7] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 55, Vâkıdî, c. 2, s. 834.

[8] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 55.

[9] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 55.

[10] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 55.

[11] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 60.

[12] İbn Sa’d, Tabakâtü'l-Kübrâ, c. 2, s. 142; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 336.

[13] Vâkidî, Meğazi, c: 2, s: 835; Buhari, Sahih c: 5, s: 93.

[14] Vâkidî, Meğazi c: 2, s: 834; Halebî, İnsanü’l Uyun, c: 3, s: 30.

[15] Vâkidî, Meğazi, c: 2, s: 834.

[16] İbn Sa’d, Tabakat, c: 2, s: 142; Ahmed b. Hanbel, Müsned c: 3, s: 396.

[17] Vâkidî, Meğazi, c: 2, s: 834.

[18] Yazıya şuradan ulaşılabilir:

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/sembollerin-dili-ve-ayasofya/558301

[19] İbn Ebî Asım, es- Sünne, I, 12; İbn Kesir, Tefsir, I, 521, III, 491.

Yorumlar