“Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; hâlbuki onlar bulutlar gibi akıp giderler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.” (Neml: 88.)

'Arzın Yuvarlaklığı ve Dönmesi'

'Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; halbuki onlar bulutlar gibi akıp giderler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.' (Neml: 88.)

Bu yazımızda yine bir evvelki yazımızın devamı niteliğinde 'arzın mütevazı kılınması'nın delillerinden ikisini daha işleyeceğiz:

Arzın / dünyanın yuvarlaklığı ve dönmesi.

Başlarken, siz okuyucularımızdan gelen yoğun talepler doğrultusunda, bundan sonra yazılarımızı -mecbur kalmadıkça- daha kısa tutmaya çalışacağımızı da ifade etmek isterim.

Evet, 'İlim ve hikmet hazinesi' olan Kuran'da dünyanın yuvarlaklığına (elipsoit şekline) ve dönmesine de işaret edilir.

I- DÜNYANIN YUVARLAK / ELİPSOİT OLUŞU

1- 'Devekuşu Yumurtası' Benzetmesi

'Kuran ayetleri dünyanın 'elipsoit' şekilde olduğunu açıklar. Avrupa'da bu tarihten tam 11 asır sonra söz edilmeye başlanan gerçek, Naziat Suresinin 30. Ayetinde şu şekilde dile getirilir:

'Sonra arzı söbüleştirdi (yuvarlaklaştırdı, devekuşu yumurtası şeklini verdi)'

…Ayetteki 'dehaha' kelimesine bazı İslam alimleri 'yaymak ve döşemek' manasını vermişlerdir.

Bu ifade ikinci derecede bir mana olup yine makbuldür. Zira Beydavî (c: 2, s: 537), Razi (c: 32, s: 47.), Ebussuud (c: 9, s: 102.) ve Medarik (c: 4, s: 331.) gibi ünlü müfessirler bu noktadan hareketle arzın yaratıldığında oturulamaz durumda bulunduğunu ve ateşin harareti sebebiyle canlıların yaşamasına uygun olmadığını, ellerinde hiçbir ilmî doküman yokken, sırf Kuran ilmine dayanarak bildirmişlerdir. Bu müfessirlerin Kuran'a böylesine vukufiyetlerine hayran olmamak mümkün değildir.

Bize göre söz konusu ayet 'Ve sonra arza devekuşu yumurtası şeklini verdik' manasını taşımaktadır. Çünkü 'dehaha' kelimesinin esas manası devekuşu yumurtasıdır. Yukarıda belirttiğimiz müfessirlerin bu kelimeye 'yaymak, döşemek' manasını vermeleri, asırlar öncesindeki 'elipsoit' ve 'devekuşu yumurtası gibi söbüleşme' kavramlarının yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Ayetin dünyamızı elips bir küreye benzetmesi ve bunu da bir yumurtayla ifade etmesi, gerçekten ibret vericidir. Çünkü bütün yumurtalar arasında dünyamızın şekline en benzeyen yumurta, devekuşu yumurtasıdır.

Arzın kuzey güney çapındaki nisbî farkı ona elipsoit bir yapı kazandırmıştır. Ekvator yarıçapı 6378 km. iken kutup yarıçapı 6356 km.dir.' [1]

Bilindiği gibi dünyamız tıpkı devekuşu yumurtası gibi kutuplardan basık ve ekvatordan şişkindir.

2- Gece ve Gündüzün Birbirine Sarılması

Zümer Suresinin 5. Ayetinde mealen şöyle buyrulur:

'Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor…'

'Kuran'ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette 'sarıp örter' olarak tercüme edilen Arapça kelime 'yukevviru'dur. Bu kelimenin Türkçe karşılığı, 'yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmak'tır. Örneğin Arapça sözlüklerde 'başa sarık sarma' gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır. Ayette, gecenin ve gündüzün birbirlerinin üzerlerini sarıp örtmeleri (tekvir etmeleri) konusunda verilen bilgi, aynı zamanda Dünya'nın biçimi konusunda kesin bir bilgi içermektedir. Ancak ve ancak Dünya'nın yuvarlak olması durumunda bu ayette ifade edilen fiil gerçekleşebilir. Yani 7. yüzyılda indirilen Kuran'da Dünya'nın yuvarlak olduğuna işaret edilmiştir.' [2]

Görüldüğü üzere yukarıda geçen iki ayet-i kerimede dünyanın yuvarlak (elipsoit şekilde) olduğunun bilgisi vardır. Ama bu, hikmet gereği, tercih edilen kelimelerden hareketle, yani Kuran'ın ic'azından çıkarılabilecek bir neticedir.

Dünyanın yuvarlaklığında birçok hikmet mevcuttur.

Yuvarlaklık, cisimlerin dönerken başladıkları noktaya tekrar geri gelmelerini temin eder.

Dünya dahil bütün gök cisimlerinin, galaksileriyle beraber, küre şeklinde oluşu, insanlar için çok büyük bir tefekkür malzemesidir.

Bu, belki de 'Allah'tan geldik, Allah'a döneceğiz' (Bakara: 156.) hakikatinin mahlûkattaki bir tecellisidir.

Cüneyd-i Bağdadî'nin tasavvufa getirdiği şu tanım da, bu doğrultuda tefekkür ufkumuzu zenginleştirecek bir hikmet ihtiva etmektedir:

'Tasavvuf, bidayetle nihayeti birleştirmektir.'

Yani bidayette / başlangıçta Allah'tan geldik ve nihayette / işin sonunda yine Ona döneceğiz…

Bu sebeple olsa gerek, marifet erbabı büyük veli Muhyiddin-i Arabî, dünyanın ve diğer bütün gök cisimlerinin yuvarlak oluşundaki hikmeti 'Küre mükemmelliği ve kemali ifade eder' diyerek izah etmiştir.

II- DÜNYANIN DÖNMESİ

1- Dağların Bulutlar Gibi Akıp Gitmesi

Kuran'da dünyanın yuvarlaklığının yanı sıra, dönmesinin de bilgisi yer almaktadır. Bunu şu ayet-i kerimelerin manasından çıkarmak mümkündür:

'Yeryüzünü yayıp genişlettik. Orada yeryüzünün sakinlerini sarsmaktan koruyacak sabit dağlar yarattık.' (Kaf: 7.)

Biz, yeryüzünü bir beşik, dağları da (yeri dengede tutan) kazıklar yapmadık mı?' (Nebe: 6- 7.)

Bu iki ayet-i kerime, meallerinden de anlaşılacağı üzere dağların birer kazık gibi yeryüzüne çakılı olduklarını, yani görünen kısımlarının yanı sıra bir de yerin altında görünmeyen kısımlarının olduğunu haber veriyor. Nitekim bu konudan bir önceki yazımızda bahsetmiştik.

Şimdi dağların sabit olduğuna dair bu bilgiyi zihnimizde taze tutarak bir de şu ayete bakalım:

'Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; halbuki onlar bulutlar gibi akıp giderler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.' (Neml: 88.)

Görüldüğü gibi önceki ayetlerde dağların sabit olduğu bildirilirken, bu ayette de onların bulutlar gibi akıp gittiği anlatılıyor.

Bu ayetleri bir arada düşündüğümüz zaman, buradan dünyanın döndüğü gerçeği çıkmaktadır.

Düşünelim: Arzla bütünleşmiş, sabit kazıklar halinde olan dağlar bulut gibi akıp giderse, dağlarla yekpare bir halde olan dünya yerinde durur mu?

Demek ki dağlarla birlikte koca arz kütlesi de dönmektedir.

İşte Kuran'ın i'cazı dediğimiz şey böyle bir şeydir.

Aslında bu ayetlerde konu, biz kulların Allahu Teala'nın varlığı ve birliğinin delili olan arz üzerinde tefekküre davet edilmesidir. Ama seçilen kelimeler ve kullanılan edebî sanatlar, bilimin yüzyıllar sonra keşfedeceği harikaları bir hazine gibi bağrında gizlemektedir.

Ayette 'dağların bulutlar gibi akıp gitmesi' ifadesinde kullanılan fiil muzari fiildir. Arapçada muzari fiil geniş zamanı da, şimdiki zamanı da, gelecek zamanı da ifade edebilir.

Buna göre 'akıp gidecekler' manasının kıyamete işaret ettiğini kabul etsek bile, 'akıp gidiyor' ve 'akıp gider' şeklindeki manalarda dünyanın döndüğü bilgisinin olduğu açıktır.

Nitekim ayetteki 'Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır' ifadesi, burada dikkat çekilen hususun, kıyametten ziyade, kainatta cereyan eden düzen olduğunu göstermektedir.

Dünyanın yuvarlak olduğunun henüz ilmî olarak ortaya konmadığı bir zamanda, müfessir F. Razî'nin Kuran'da geçen bu kelimelere olan vukufiyetiyle ortaya koyduğu şu izah, 'müminin firasetini' göstermesi bakımından doğrusu gerçekten çarpıcıdır:

'İnsanların dağları sabit sanmalarının tefsiri şudur:

Büyük cisimler aynı yörüngede hızlı bir şekilde hareket ettiğinde, hızlı bir şekilde gitmelerine rağmen onlara bakan, onların durduğunu zanneder.' [3]

2- Dönen Cisimlerde Yüzme Hareketi

Kuran-ı Kerim'de gök cisimlerinin hareketleri hakkında 'yüzme' ifadesi kullanılır:

'Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.' (Yasin: 40.)

Bu ayet-i kerimede 'yesbehûn / yüzmektedir' ifadesi de yine ilmî bir mucizedir.

Şöyle ki, dünya ve diğer bütün gök cisimlerinin iki hareketi vardır. Bunlardan biri kendi eksenleri etrafındadır, diğeri de ait oldukları sistem etrafındadır.

Mesela dünya kendi ekseni etrafında 24 saatte döner. Bağlı bulunduğu güneş sistemi içinde, güneşin etrafında ise 365 gün 6 saatte döner.

Bu, fizik ilminde 'yüzme hareketi' diye anlatılan çifte hareketin ta kendisidir. Kuran bunu bir mucize olarak bize 14 asır öncesinden haber vermektedir.

Keza şu ayet de aynı bilgiyi güneş hakkında vermektedir:

'Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah'ın takdiri (düzenlemesi)dir.' (Yasin: 38.)

Tabi ki güneş bu 'akıp gidişini' ait olduğu Samanyolu galaksisi etrafında gerçekleştirmektedir…

Konuya yakınlığı olanlar bilir ki, daha bundan bir asır evveline kadar, güneşin sabit olduğu düşünülüyordu. Kuran'ın bu açık beyanı, onun hem kendi mihveri etrafında döndüğünü, hem de ait olduğu sistem etrafında hareket ettiğini; yani diğer gök cisimleri gibi yüzme hareketi yaptığını ortaya koymaktadır.

Demek ki biz 'Kuran ilim ve hikmet hazinesidir' derken gerçeği ifade etmişiz, mübalağa yapmamışız…

14 asır evvel nazil olmuş olan Kuran ayetlerindeki bu açık ilmî hakikatler nasıl görülemez? Doğrusu bunu ancak kalp ve akıl gözü kör olanlar göremez.

Hatırlayalım, bu yazıların yazılmasına sebep, M. Öztürk'ün hezeyanları idi.

O şimdi Kuran'la girdiği kavga sebebiyle, öz vatanında barınamaz hale geldi ve adeta iç alemindeki huzursuzluk, kasvet ve karmaşayı, dış alemdeki huzursuzluk, kasvet ve karmaşayla buluştururcasına, kendini batının soğuk ve ruhsuz kucağına attı.

Halbuki daha düne kadar Müslüman ilim adamları, ilim ve hikmet hazinesi olan Kuran'ın nuruyla dünyaya medeniyet öğretirken; batı, teslis şirki içindeki kilisenin tahakkümü altında, engizisyon mahkemelerinde kainattaki hakikatlerden bahseden bilim adamlarını inim inim inletiyordu.

'Dünyanın döndüğünü ileri süren Galileo'yu (1564 – 1642 ) bu fikri için cezalandıran Avrupa kafası, şimdi de kendi aralarından İslamiyet'i seçerek kurtuluşa ve huzura eren ilim adamlarını suçlamaya çalışıyor.

Evet, o kafadır ki papalığın Galileo'yu ancak 1985 yılında neşredilen Vatikan kaynaklı bir haberle haklı bulduğunu beyan etmiştir.

Galileo ile aynı çağda yaşayan ünlü dil bilgini Afyonlu Mustafa bin Şemseddin (1590) dünyanın yuvarlaklığını devekuşu yumurtasıyla alakalı olarak ifade ettiğimiz aynı yorumla dile getirmiş ve bu gerçeği, muteber bir lügat kabul edilen Ahter-i Kebir'in 301. sayfasında belirtmiştir.' [4]

Ne hazindir ki M. Öztürk ve onun gibiler, Kuran'a sırtlarını dönerek, kalp ve akıllarıyla mazisi bu olan, ilim ve insanlıkla ancak İslam sayesinde tanışabilen batıya meyletmişler; bundan dolayı da Allah kendilerini güneş gibi açık Kuran hakikatlerini anlamaktan mahrum bırakmıştır.

Onlar izzet ve şerefi, ilahî rahmetten mahrum bir karanlık içinde ararlarken, yüz çevirdikleri Kuran, izzet ve şerefin nerede olduğunu şöyle haber vermektedir:

'Onlar, müminleri bırakıp kafirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'ın yanındadır.' (Nisa: 139.)

'… Halbuki izzet, Allah'ın, Resulünün ve müminlerindir…' (Münafıkûn: 8.)

[1] Haluk Nurbaki, İmanla Gelen İlim s: 42 - 44.

[2] https://kuranmucizelerii-blog.tumblr.com/post/104520955854/g%C3%B6kleri-ve-yeri-hak-olarak-yaratt%C4%B1-geceyi

[3] Ali Sabûnî Tefsiri c: 4, s: 380; et- Tefsirü'l Kebir, XXIV, 34'ten naklen.

[4] İmanla Gelen İlim, s: 43 – 44.