8116 Defa Okundu

                                                    “Anne Karnında Yaratılış Mucizesi”

“… Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır…”
(Zümer: 6.)

Kuran’ın nasıl bir ilim ve hikmet hazinesi olduğunu ortaya koymak üzere bu yazımızda insanın anne karnında geçirdiği safhaları ele alacağız. Böylece büyük bir ilmî / kevnî mucizeyi daha, Kuran’la kavga eden kör ve nankörlerin yüzlerine okkalı bir tokat gibi indireceğiz.

I- ALÂK SIRRI VE HİKMETİ

“Alâk” gerçeğine bu seri içindeki bir yazımızda temas etmiş, bu kelimenin “döllenmiş yumurta / zigot” anlamına geldiğini belirtmiştik. Bu, 14 asır evvel ortaya konmuş ilmî / kevnî bir mucizedir.

İlgili ayetler mealen şöyledir:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O Rabbin ki insanı bir ‘alâk’tan yarattı.” (Alâk: 1- 2.)

Alâk kelimesi etimolojik yapısı itibariyle iki manaya gelmektedir. Bunlardan birisi “durgun kan” veya “kan pıhtısı” şeklinde olup, biyolojik gerçeklerin henüz bilinmediği çağlarda insanın nasıl yaratıldığı sorusuna cevap teşkil etmiştir. Hâlbuki yaratılışın harikalar harikası sırrı alâk kelimesinin asıl manasının altındadır ki, bu da “alaka”, “aşk”, “ilgi”, “yapışıp kalma” şeklindedir. Ve yaratılışa ait ayetlerde bu kelimenin kullanılmasındaki hikmet, çağımızda henüz yeni anlaşılmıştır. Bilindiği gibi yumurta hücresinin meni hücresiyle birleşerek insanın ilk hücresini teşkil etmesi sırasında, yumurta hücresinin kendisinde eksik olan ve 250 milyon meni hücresinden sadece birisinde mevcut bulunan şifreyi 40 dakika içinde tamamlaması gerekmektedir. Bu muhteşem senaryoda yumurta hücresi hangi biyolojik çareye başvurmalıdır ki kendisinde bulunmayan 30 bine yakın genetik şifreyi tamamlayabilsin?

Yüce kitabımız Kuran, ihtimaller hesabına göre gerçekleşmesi imkânsız görünen bu meseleyi şöyle tanımlar:

“Hiçbir dişi Allah’ın izni olmadan gebe kalamaz ve doğuramaz.” (Fussilet: 47.)” [1]

İnsanın yaratılışında başlangıç noktası olan bu döllenme safhasında genetik mühendislerini şaşırtan olay, döllenmeyi gerçekleştiren moleküllerin birbirine karşı duyduğu özel alaka ve yakınlık halidir. Buna “moleküler anfinite” adı verilir.

Bu öyle bir mucizedir ki, 250 milyonda bir ihtimal olarak, özel şifreyi taşıyan tek bir hücre, yumurta hücresiyle birleşmekte ve böylece ilkah olayı (dişi ve erkek genlerin birleşmesi) gerçekleşmektedir.

“… Bu 250 milyonda birlik ihtimal, Allah’ın izni ve alâk kelimesinin asıl manası doğrultusunda gerçekleşir ve yumurta hücresi, etrafında dolaşan milyonlarca meni hücresinden sadece bir tanesine aşk derecesinde alaka duyar. İşin enteresan tarafı bu hücrenin 250 milyona yakın meni arasından eksik şifreyi tamamlayan tek hücre olmasıdır…

Yumurta hücresi eğer yanlış bir seçim yapar ve kendisinde bulunan şifreleri taşıyan bir meniye alaka duyarsa, üç kulaklı veya iki başlı hilkat garibeleri meydana gelir. Bu ilahî sırlar günümüzde bütün bütün ortaya çıkmasına ve Kuran’ın apaçık bir mucize olduğu anlaşılmasına rağmen, hala imana gelmeyen veya ona karşı çıkanlar “iki kafalı” değil, “kafasız” hilkat garibeleridir. Hele hele Kuran hakkında bir şeyler bildikleri zannıyla rastgele ahkâm kesenlerin, en azından genetik ilmini, modern biyoloji ve çağımız astrofiziğini çok iyi bilmeleri gerekir. Aksi takdirde bu şarlatanlar kainatın en esrarlı fizik kanunlarını (parite, beşinci boyut, karadelikler, kuasarlar, genişleyen kainat vs.) net bir şekilde ortaya koyan Kuran karşısında, kanserli bir hücre kadar bile olmayacaktır.” [2]

II- KURAN’DA “RAHİMDEKİ ÜÇ KARANLIK” DİYE İFADE EDİLEN SAFHALAR

Bu konuyla ilgili olarak Kuran’ın işaret ettiği bir başka mucize / ilmî gerçek de, insanın anne karnında 40 hafta (9 ay 10 gün) içinde geçirdiği yaratılış safhalarıdır. Bu safhaların ultrasonla laboratuvar şartlarında izlenebilmesi ise henüz çok yenidir.

İlgili ayet mealen şöyledir:

“… Sizi anne karnında üç ayrı karanlık bölgede yaratılıştan yaratılışa inkılap ettiriyoruz.” (Zümer: 6.)

Kuran’ın “üç karanlık” şeklinde ifade ettiği mana, bugün ilim lisanında “faz” denilen süreçlerdir. Söz konusu bu üç karanlık içinde insanoğlu yine Kuran ifadesiyle “yaratılıştan yaratılışa inkılap ederek” teşekkül eder. Konunun izahı uzun olup, yazımızın hacmi itibariyle detaylarına giremiyoruz. Ama bu üç karanlık bölgede yaşanan, yaratılışın üç fazı özetle şöyledir:

“1- Hücre fazı: Karanlık bir tünel olan fallopta,

2- Doku fazı: Anne rahminin iç derisi içindeki karanlık bir ormanda,

3- Organ fazı: Aminon suyu dediğimiz bir sıvı ile kaplı olan ve deniz dibini andıran karanlık bir ortamda.

Ve ayet ekliyor:

“İşte ben Rabbiniz olan Allah’ım!” [3]

Görüldüğü gibi ayet devamında, Yüce Allah’ın kudretine vurgu yaparak biz insanları düşünmeye sevk ediyor.

Konuyla ilgili bir başka ayet de mealen şöyledir:

“Allah’ın izni olmadan hiçbir dişi gebe kalamaz ve hiçbir gebe doğuramaz.” (Fussilet: 47.)

“Yani yumurta hücresinin 250 milyon sperm hücresinden sadece birinde yer alan eksik genetik kartı seçmesi ve sadece seçmekle de kalmayıp alması, kesinlikle mümkün değildir. Ancak ilahî ilim bunu sağlar.

Bu Kuran mucizesi karşısında bütün ilimler kelime-yi şehadet getirmekle mükelleftir.” [4]

Kuran’ın, asırlar sonra açığa çıkan bu mucizeleri, tıpkı Peygamberimiz zamanındaki mucizeler gibi, inanmayanları Kuran’ın Allah kelamı olduğu gerçeğine davet etmektedir. Nitekim bu ilmî çalışmalarla iştigal eden birçok araştırmacının, bu gerçeğe teslim olarak Müslüman olduğu bilinmektedir.

İşte onlardan biri de, ceninin geçtiği aşamalar üzerinde yapılan çalışmaları takip eden Taylandlı bir doktordur. Bu doktor, Müminûn Suresinin 14. Ayetinden haberdar olur. Ayet mealen şöyledir:

“Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.”

Devamını rahmetli Muhammed Kutub’un kitabından okuyalım:

“Bu ayeti okuyan adam dehşete kapılarak şunları söyledi:

“İnsanın bir çiğnem et gibi olduğu bu aşamayı insanlık bundan on yıl öncesine kadar bilmiyordu. Bu ancak rahmin içerisinde canlı olan ceninin aşamalarını gözlemleyebilecek aletlerin bulunmasından sonra öğrenilebildi. Dolayısıyla Muhammed’in (s.a.v.) bu sözü kendiliğinden söylemiş olması imkânsız bir şeydir. Bu ancak Allah’tan gelen bir vahiy olabilir…”

Sonra da kalkıp “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu” deyivermiştir.” [5]

14 asır önce, yani ultrasonun bilinmediği, laboratuvarların olmadığı bir zamanda nazil olan bu ayetlerin; bugün biyolojinin, tıbbın, genetik ilminin ortaya koyduğu hakikatlerle tam bir mutabakat halinde olması açık bir mucize değil de nedir?

Bunu göremeyen göz kör, bunu idrak edemeyen akıl hasta ve bu gerçeği tasdik edip teslim olamayan vicdan da ölü olsa gerektir…

 

 

[1] Haluk Nurbaki, İmanla Gelen İlim 2, s: 89 – 90.

[2] A.g.e., s: 90 – 91.

[3] A.g.e., s: 87 – 88.

[4] A.g.e., s: 87 – 88.

[5] Muhammed Kutub, “Benzerini Getiremezler”, Kilim Matbaacılık, Tercüme: M. Beşir Eryarsoy, İstanbul, 2007, s: 277.

Yorumlar