ZAMAN VE AMAN

İki kavram arasında ki sıkı ilişkiyi görüyor musunuz? Zaman varsa aman var ve amansız zaman adeta yok gibidir. Aman, zamanla mümkün olan, zamanın aman’a galebe çalmasıyla baş gösteren tipik bir insancıl hastalık.

İki kavram arasında ki sıkı ilişkiyi görüyor musunuz?

Zaman varsa aman var ve amansız zaman adeta yok gibidir. Aman, zamanla mümkün olan, zamanın aman’a galebe çalmasıyla baş gösteren tipik bir insancıl hastalık.

Aman, çarkların, tıkır tıkır işlediği bir süreç içerisinde bir takım virüslerin araya sızıp cızıltılı seslere gerekçe olan aman…

Aman, İki türlü tezahür ediyor. Kimi zaman, bir zor karşısında istekli ya da isteksiz bir aman dilemesi ve itirafı. Kimi zaman da fiili bir zorla ile karşı karşıya olmayıp ama bir başka çetrefelli zor karşısında dikte ettirir kendisini.

İlk şıkkımız üzerinde pek zaman harcamak ve Aman sarmalına düşmek istemiyorum. Zira zor karşısında ki aman, hem fıkhi ve hem de hukuki olarak makuliyet boyutu olan bir Aman’dır.

Ben, vaktimi ikinci şıktaki ve daha çetrefelli olan Aman ile hemhal olmaya harcamak istiyorum.

Yani zaman ve aman ilişkisine…

Yaşam ve zaman olur da Aman olmaz mı !?

Aman’sız yaşam ne mümkün?

Peki o halde, bu Aman’ın gerekçesi ne ola ki!?

Zor yok, dikte yok, fiili bir tehdit yok ama insan Aman edip durmaktadır. Bu Aman ilişkisi, zamanın tam göbeğinde yer alan ilişkidir işte. Kaybedilmiş, berhava edilmiş, hoyratça harcanmış, kadri kıymetli bilinmemiş olan Zaman’ın, hesap sorması sonrası vicdani bir tezahürden kaynaklı bir Aman.

Bu Aman da ki muhatap insanın bizatihi kendisidir. Yani vicdanı…

Öylesi tırmalıyor, öylesi hırpalıyor ve öylesi can yakıyor ki, fiili zor karşısında ki Aman, hiç kalır bu Aman’ın karşısında. İnsan, azade kalamıyor kendisi ile zaman arasında ki ilişkiye. Bir film şeridi cinsinden istese de istemese de zaman kendisine hep hatırlatıyor ve hatta dikte ediyor bu Aman’ı.

Bir başka ifadeyle Zaman, intikam alıyor ardı ardına anımsattığı Amanlar ile…

Öyle es geçmek, duyarsız kalmak, bigâne davranmak ne mümkün? Zira bu insan ile vicdanı arasında ki bir kavga olması dolayısıyla yalan yok, hilaf yok, abartı, iftira ve kişinin kendisine torpil geçeceği en küçük hava boşluğu dahi yok.

Zaman, bir bakıma insanın kendisine ve dolayısıyla zamana yaptığı ihanetin faturasını kesmektedir. İnsanın, kendisi ve dolayısıyla zaman ile yaptığı ahde ve ahitleşmeye düşürdüğü gölge ve bütün bunlar ile olan ilişkisinde ki kalitesizliğe dem vurup durmaktadır.

İnsan, her ne kadar kendisini ölüm ve sonrasına ( Zaman ) dair farklı bir yerde ve bir farklı bir tanımlama ile zikredip konumlandırmış olsa dahi, vicdan; olayın hiç de böyle olmadığını gözüne gözüne sokmaktadır insanın…

Zaman hesap sormaktadır insandan. Falan zaman da filan şekilde davranmanın, filan zaman da falan şekilde davranmamış olmanın kıyasıya bir kavgası içerisine sokar insanı ve insan, istemli ya da istemsiz, bazen gizli ve bazen de elinde olmadan dışa vurduğu Aman’ları sıralayıverir ardı ardına.

Bütün bu Aman’lar, vicdanın kendisine hatırlatıp durduğu şeyleri kabul ediyor olması anlamına gelmektedir. Yani bir bakıma insan, zamana yaptığı ihanetin ikrarı ve itirafı üzerindedir. Zira bu hatırlatma vicdani olması dolayısıyla karşı çıkılması da mümkün olmayandır.

İnsan, kendi kendisiyle karşı karşıyadır ve kendi kendisini kandırması ve kendi kendisini de avutması mümkün olmayan bir zaman. Ve bu zaman, Aman ile ilişkisini en bariz ve en can alıcı şekilde dayattığı zamandır.

Zaman, insana, başı boş olmadığını ve bırakılmadığını enfüsi ayetler ışığında hatırlatırken, kalan zamanın anlam ve önemine de bir başka pencereden dikkat çekmektedir.  Öyle ki Allah güne, ay’a ve yıl’a değil özellikle Asır ( Asr) üzerine yemin ederken, zamanın önemine ve efektif kullanımına da çok çarpıcı bir iz ve işaret koymaktadır.

Geçer, öyle bir geçer ki zaman, değil günler ve ayların, yıllar bir kenara asırların dahi birbirini eritip tükettiği bir hızda geçer. Oysa zaman, insanın tek sermayesi idi. Tek kredisi olan zamanla, rövanşın da mümkün olmadığı her türlü kanıtlanmış olmasına rağmen…

Hülasa

Amanlarımızın olması her ne kadar anlamlı ve önemli olsa da, terazinin kefesinde ki ağırlığın hangi yönde olması elbette ayrıca önemlidir. Daha da önemlisi, kalan zamanın nerde, nasıl ve hangi tonda harcanacak olduğudur.

Nerede harcamayı düşünüyoruz!?

 

 

 

 

 

Yorumlar