9580 Defa Okundu

“Biz Kur’an’ı sana her şeyin apaçık bir beyanı olarak indirdik.” (Nahl: 89.)

Kuran hakkındaki ileri geri konuşmalarıyla insanların imanlarına şüphe bulaştırmaya çalışan M. Öztürk’ün bu iddialarını cevaplandırmaya devam ediyoruz.

Onun Kuran hakkındaki iddialarından biri de şöyledir:

“Kur’ân, dinî-ahlakî bir rehberdir, tabiatıyla ondaki dil dizgesi ilmî değil, dinîdir. Din dilinden bilim üretmeye çalışmak nafiledir. Kur’ân’daki dil, Hz. Peygamber devrindeki Arap toplumunun kullandığı Arap dilidir.” [1]

Genel bir tespitle başlayalım:

Bu cümlelerde “din ve ahlak” “ilim dışı” gösteriliyor.

Bir kere tarih boyunca -istisnalar hariç- dinsiz bir topluma rastlanmaması, gerek insanlarda, gerekse toplumlarda din / inanma ihtiyacının fıtrî bir gerçek olduğunu gösterir.

Evet, inanma, hayatın gayesini anlama, kendi acziyetini kavrayarak noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf bir yaratıcıya teslim olma ihtiyacı, hem ferdî hem de toplumsal bazda, ilmî bir gerçektir.

Bu ihtiyacın karşılanmasının yegâne yolu ise, her türlü batıl ve hurafenin dışlandığı tevhid anlayışıdır. İşte her insan ve her toplum, bu tevhid inancının arayışı içindedir. Bu arayışı ilim dışı telakki etmek, insana ve insanlığa yöneltilmiş büyük bir saygısızlıktır.

Ahlak ise -ilim dışı olmak şöyle dursun- zaten başlı başına bir ilimdir.

Dolayısıyla din ve ahlakı ilim dışı göstermek, başka hiçbir izaha gerek kalmadan, sadece şu birkaç satırda anlattığımız sebeplerle batıl bir iddiadır.

Ama bu şahsın, bu iddiasıyla esasen Kuran’ı ve İslam’ı (haşa) küçük düşürmeye çalıştığı aşikâr olduğu için, biz de aksini ispat eden izahlarımıza devam edeceğiz.

I- KENDİ KONUMUNU VE MESLEĞİNİ İNKÂR

“Kuran’daki dil dizgesi ilmî değil, dinîdir” iddiası ne anlama geliyor?

Mana çok açık olmakla beraber biz yine de biraz tahlil edelim.

Evveliyetle burada Kuran dili olan Arapçaya “bir ilim dili değildir” denmek isteniyor. Sonra da “Din ilimden uzaktır, Kuran ilimle bağdaşmaz” gibi manalar kast ediliyor.

Her şeyden önce bu şahıs, bu ifadeleriyle kendi kariyerini, kendi mesleğini inkâr ettiğinin farkında mıdır acaba?

Eğer din ve ahlak ilim değil ise, sen güya “Tefsir Anabilim Dalı” üzerine çalışan bir ilahiyatçı (!)” olarak kendi mesleğini ve akademik kariyerini de ilim dışı ilan etmiş olmuyor musun?

Hâlbuki Tefsir ilmi en büyük, en önemli ilimlerden biridir. Haşa din / Kuran ilim dışı ise, o zaman Kuran’ın tefsir edilmesi nasıl ilim dalı olur?

Tefsir ilim değilse, o zaman tefsirci de ilim adamı değildir. İlim adamı olmayan da tabi olarak cehaletin veya hurafenin adamı olmuş olur.

Bu, elbette ki bizim tezimiz, bizim iddiamız değildir. Öztürk’ün kendi eliyle kendini düşürdüğü trajikomik durumdur.

Evet, Tefsir dünyanın en önemli ilim dalıdır.

Zira “Tefsir”, geçmiş, hal ve gelecekle ilgili bütün gerçekleri içine alan, yaş ve kuru her şeyin bilgisini ihtiva eden Kuran’ın açıklanması ilmidir. 

Kuran’ın hakiki manada tefsirini ancak Allah bilir. Ondan sonra da en büyük müfessir Hz. Peygamberdir (s.a.v.).  İslam âlimlerinin yaptığı ise, Arapçanın kaide ve kuralları çerçevesinde ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) tefsirinden kendilerine ulaştığı kadarıyla ortaya ilmî bir semere koymaktan ibarettir. Diğer Müslümanlar da bundan nasiplerince istifade ederler. Onun için Tefsir ilminin sınırları, insanların nasip ve gayretlerinin çok çok ötesindedir. O, diğer bütün ilimlerin kaynağı olan “tevhid ilmini” de açıklayan en geniş ilim sahasıdır.

Bütün mesele, insanların iman, ilim ve fikir dağarcıklarının hacmi doğrultusunda bu geniş deryadan ne kadar istifade edebildikleridir.

İşte bu şahsın, böyle bir ilim dalının mensubu olma şerefini teperek kendi eliyle düştüğü durum gerçekten çok ibret vericidir.

Öztürk’ün “ilim”den ne anladığını doğrusu çok merak ediyoruz.

Esasen ilim “âlemdeki olayların izahında sebep ve netice arasındaki ilişkiyi kuran düşünce sistemi”ne denir.

En genel anlamda yaptığımız bu tanım bütün ilimleri içine alır. 

Öyle anlaşılıyor ki bu şahıs, sadece tabiat ilimlerini, müsbet ilimleri ilim sayıyor. Hâlbuki bu, ilmi materyalist kalıplara sıkıştıran cahilane bir anlayıştır. Tabiat ilimleri “müsbet” ilim ise, peki o zaman “menfi” ilim hangisidir?

Mesela matematik, geometri, mantık laboratuvara girmiyor diye ilim değil midir? Tarih, sosyoloji, psikoloji ilim değil midir? Örnekleri çoğaltabiliriz. Belli ki bu şahsın ilim anlayışında çok yönlü arızalar mevcuttur. Dolayısıyla algılamaları, yorumları, vardığı neticeler de ilmî olmaktan uzaktır.

Ama ne yazık ki “Kuran’da eksik arama ve şaibe üretme” temayülü, bu şahısta bir psikolojik sorun haline gelmiş olup, bütün bu hakikatleri görmesine engel teşkil etmektedir.

Bu bakış açısı aynı zamanda, asırlarca batılı İslam düşmanlarının tesirinde kalan aydın müsveddelerinin “Bizi din geri bıraktı” tarzındaki telkinlerinin de acı bir meyvesidir.

II- ARAPÇA DÜNYANIN EN ZENGİN DİLİDİR

Öztürk’ün Kuran dili olan Arapçayı hakir görmesi ve Kuran Arapçasını o dönemdeki Arapların kullandığı dille eşitlemesi, büyük bir insafsızlık ve haddini bilmezliktir.

Dünyada beş binden fazla dil vardır ve Arapça bu diller içinde en zengin olanıdır.

Bir dilin zenginliği, öncelikle onun kelime sayısıyla ölçülür. Arapça, yeni kelime üretebilme kapasitesi bakımından birçok araştırmacıya göre bütün diller arasında ilk sırada gelir. Farklı görüşler olmakla birlikte, Arapçanın sahip olduğu kelime sayısının on iki milyonun üstünde olduğu da söylenmektedir. Ki bu görüşe göre, ona en yakın sıradaki İngilizcenin kelime sayısı da altı yüz bindir. Arapçanın kelime sayısının bu kadar yüksek olduğunu söyleyenler, buna itiraz edenlere karşı, varlık ve fiillere verilen isimlerin çokluğuyla delil getirirler. Mesela “aslan”ın Arapçada “üç yüz kırk”tan fazla ismi vardır ve bu isimler teker teker sayılabilmektedir. [2]

Biz burada iki kavramdan misaller verelim:

Arapçada “sevmek” anlamına gelen kelimelerden bazıları şunlardır:

Akılla sevmek: Hevâ

Kalple sevmek: Aşk

Gönülle sevmek: Hub (Muhabbet)

Nefisle sevmek: Heves

Sadakatle sevmek: Vefâ

Tüm benlikle sevmek: İman

Arapçadaki “anlama çeşitleri” de şöyledir:

Akılla anlamak: Dirayet

Nakille anlamak: Rivayet

Yürekle anlamak: Hidayet

Düşünerek anlamak: Firaset

Okuyarak anlamak: Kıraat

Tüm benlikle hissederek anlamanın zirvesi: İbadet

Sadece şu iki misal bile Arapçanın ne kadar zengin bir dil olduğunu ispata kâfi iken, Öztürk’ün bu cümlelerinde, Arapça üzerinden Kuran dilini küçümsemek maksadı olduğu açıktır.

Kuran’ın Arap diliyle nâzil olduğu bizzat Kuran’da ifade edilir. (Fussilet: 3, Nahl: 103.) Ama burada dikkat edilmesi gereken nokta, Kuran Arapçasının, Arapça konuşan o insanların belagat gücünü aşarak, ortaya bir mucize koymasıdır.

Evet, Kuran Arapçasının, o devrin şartlarının üstüne çıktığının iki önemli delili vardır.

Bir: Kuran Arapça olduğu halde, lafzı Allah’ın kudretinin eseri olduğu için Arapların en usta edebiyatçılarını bile şaşkına çevirmiştir. Yani Cenâb-ı Hak Arapça harf ve kelimelerle insanoğlunun takatini aşacak şekilde bir mucize dil ortaya koymuştur. Kuran’ın lafız ve mana olarak Allah kelamı olmasının manası da budur.

Peygamberimizi karalamak için “şair” diyelim diyen müşriklere Velid b. Muğire’nin “Vallahi sizden hiçbiri şiirden benim kadar anlamaz. Şiirleri, şiir çeşitlerini benden daha iyi bileniniz yoktur. Hiçbiriniz benim gibi cinlerin şiirlerini de bilemez. Onun söyledikleri asla şiir değildir, Onun söylediklerinde başka bir letafet vardır…” demesi bunun bir örneğidir.

İki: Evet, Kuran Arapçadır ama, hem o zamana kadar kullanılan kelimelere yeni anlamlar yüklemesi ve hem de günlük dilde kullanılmayan, dinin muhtevasını anlatan yeni kelimeler kullanmasıyla, aşina olunan Arapçanın üstüne çıkan bir söyleyişe sahiptir. Bunu ayetlerdeki üsluptan anlamak mümkündür. Mesela Karia: 9 - 10. Ayetlerde “Haviye nedir, bilir misin?” buyrulur. Demek ki Haviye günlük dilde kullanılan, bilinen bir kelime değildir. Örnekler çoğaltılabilir.

İşte bu iki önemli özellikten dolayı, ana dili Arapça olan o zamanın insanları bile, Kuran karşısında hayret ve acz içinde kalmışlardır.

Bu gerçek ortadayken Kuran’ı o devrin Arap toplumunun konuştuğu dilin imkânlarıyla sınırlamak maksatlı olup, onu / Kuran’ı küçümsemek anlamına gelmektedir. Çünkü Kuran sadece Arapça değil, aynı zamanda Rabçadır. Yani ilahî vahye müstenit kavramlarla zenginleşmiş Allah kelamıdır; mucize bir beyandır.

Esasen Cenâb-ı Hak Arapçayı iki bin yıl evvelinden belagat ve fesahatiyle, Kuran dili olsun diye hazırlamıştır. Öyle ki bu dili konuşan insanlar asırlar boyunca panayırlarda şiir okuma ve etkili konuşma yarışmaları yapmışlardır.

Dolayısıyla bu dilin vahiy için hazırlandığı, Allahu Teâlâ’nın bu dili tercih ettiği anlaşılmaktadır.

Hem zaten Kuran’da her bir dil Allah’ın varlığına ve birliğine delil olarak gösterilmiştir. (Bak: Rum: 22.) Sadece bu yönüyle bile bakılsa hiçbir dil için aşağılayıcı bir ifade kullanılamaz ve “bu ilim dili değildir” denemez. Zaten her bir dilin kendi içindeki dilbilgisi kuralları başlı başına bir ilimdir.

Bütün bu sebeplerle Kuran Arapçadır, ama aynı zamanda Rabçadır. Kendi ana dilidir diye her Arap onu anlayamaz.

Bir başka husus da şudur:

Tefsir ilmi açısından bakıldığında Kuran’ı anlamak, yirmi - yirmi beş ilim sahasında söz sahibi olmayı gerektirir.

Şimdi düşünelim: Onu anlamak için bile yirmi - yirmi beş ilim bilmek gerekirken, Kuran nasıl olur da “ilim dışı” ilan edilebilir! Bu nasıl bir hadsizlik, nasıl bir zavallılıktır!

Burada yeri gelmişken şunu da ifade edelim:

Kuran az sözle çok mana ifade ettiği, çoğu zaman kelime ve kavramlara yepyeni anlamlar yüklediği için, Hz Peygamberin (s.a.v.) bunlarla ilgili izah ve açıklamalarına kulak vermeden asla doğru anlaşılamaz. Bu gerçek de karşımıza “Hadis” ilmini çıkarır. Buna göre Hz. Peygamberin (s.a.v.) Sünnet ve hadislerini anlamadan Kuran’ı anlamak da mümkün değildir. Çünkü Sünnet ve hadisler Kuran’ı açıklar.

Hem, Kuran’ı anlamak için Arapça bilmenin yanında iman nuru, feraset ve idrak kabiliyeti de gerekir. Mesela şu ayet-i kerimeye bakalım:

“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi…” (Ahzab: 72.)

Şimdi buradaki “emanet” kavramını sıradan bir Araba sorsanız, birisine verilmiş eşya, para vs. zanneder.

Ama buradaki emanet, insanın taşıması gereken büyük ulvî bir dava, “iman ve İslam” davası, “i’la-yı kelimetullah” davası, Allah’a karşı olan kulluk ve mükellefiyet şuurudur. Bu da ancak ehlince bilinebilir.

Yine Kuran’ın önemini anlatmak bakımından şu ayet-i kerime de insanı derinden düşündürmelidir:

“Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün. İşte bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr: 21.)

Bu, Kuran’ın anlamı, derin keyfiyeti, taşıdığı yüce mana için verilmiş müşahhas bir misaldir. Sanki Kuran mana ağırlığıyla bir dağa inse, o dağ haşyet ve korkusundan paramparça olacak. Hakikatte Kuran’ın mana ağırlığı budur. Ama bu mana ağırlığı, kalbi ve idraki körelmiş tahrifatçılar için en küçük bir sıklet ifade etmiyor. İşte bu, idraksizliğin ve haddini bilememenin son safhasıdır.

Gelen haberlere göre cennet ehli de cennette Arapça konuşacaktır. Sadece bu bile Arapçayı sevmemize yetmeli iken, vahiy dili olan Arapçayı aşağılamaya kalkanlar ancak kendi cehalet, idraksizlik ve ard niyetlerini ortaya koymuş olurlar.

Arapçayı küçümsemek, bilerek ya da bilmeyerek Kuran’ı, İslam’ı ve Hz. Peygamberi (s.a.v.) de aşağılamak demektir. Bu, sağlam itikadı ortadan kaldıracak bir felakettir. Bu konuda çok dikkatli olunmalıdır.

Kuran Arapça değil de, başka bir dil üzere gelmiş olsaydı, kalbinde hastalık olanlar, ona da itirazda bulunurdu:

“Eğer biz onu başka dilde bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka, “Onun ayetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?” derlerdi. De ki: “O, inananlar için bir hidayet ve şifadır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).” (Fussilet: 44.)

III- KURAN’IN İLK EMRİ: “OKU!”

Öztürk, Kuran’daki dil dizgesinin ilmî değil dinî olduğunu, dolayısıyla din dilinden bilim üretmeye çalışmanın da nafile olduğunu iddia ediyordu.

Hâlbuki onun (haşa) ilimden uzaklığını iddia ettiği Kuran’ın ilk emri “Oku”dur ve ayetler şöyle devam eder:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yaratmıştır. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” (Alak: 1 – 5.)

Nazil olan ilk ayetin “İkra / Oku” diye başlaması başlı başına ilim ifade eder. Çünkü okumak, öğrenmenin başlangıcı ve ilim tahsil etmenin yoludur. Kendini ilim adamı zanneden bir şahıs bunu nasıl göremez?

Devamında da “Rabbinin adıyla oku” denmektedir ki bu çok önemlidir. Çünkü mücerret ve genel manada okumak, aranan ve istenen maksadı hâsıl etmeyebilir; yanlış ve batıl şeyleri okumak da söz konusu olabilir. Onun için okumaya bir yön verilmesi şarttır. Bu ayette okumanın asla saptırılamayacak ve tevil edilemeyecek gerçek hedefi anlatılmaktadır. O da şudur:

Cenâb-ı Hak, âlemdeki bütün vukuatın, mevcudatın halıkıdır. Hakiki fail Allah’tır. Her şeyi yaratan, mukadderatını tayin eden, hedefine yönelten O’dur. Dolayısıyla “Rabbinin adıyla oku” ifadesi, bütün ilimlerin, olayların asıl kaynağına işaret etmektedir. Kâinatta sayılamayacak kadar çok adi sebep mevcuttur. Ama bütün bu sebepleri sevk ve idare eden ve o sebepleri ilahî birer kanun olarak koyan Allah’tır. Cenâb-ı Hakkın âlemdeki bu tasarrufu ve hadiseleri yönlendirmesi sebebiyle ona müsebbibü’l esbab / sebeplerin sebebi denmiştir. Evet, müsebbibü’l esbab / sebeplerin ana sebebi Allah’tır. Diğer adi sebepleri yaratan da odur. Bu, tevhidi ifade eder. Kâinat, hayat ve olayların bu bakış açısıyla izahına da “tevhid akidesi” denir.

Görülüyor ki Kuran “Oku!” emriyle başlayan ilk ayetinde bize kâinattaki en büyük hakikati, tevhid hakikatini haber vermektedir. Tevhidi bilen insan, sebeplerin yerini ve konumunu da tayin eder. Bütün ilimler de bu konuma göre mütalaa edilir. Demek ki bütün âlemde her şeyin istinat noktası, Allah’ın kuvvet ve kudreti, ilmi ve sanatıdır. Cenâb-ı Hakkın bu değişmez kanunlarına Sünnetullah denmiştir. “… Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih: 23.) mealindeki ayet, bu ilahî kanunun mükemmelliğini ve arıza vermeden cereyan ettiğini gösterir.

İşte bütün ilimlerde temel nükte budur. Kuran da daha ilk emrinde buna işaret etmiştir.

Hani din / Kuran, ilim dışıydı?!

Bu noktada ilmin nasıl anlaşılması gerektiğine de işaret edelim:

Bazıları, özellikle de batı hayranlığını hayat felsefesi haline getiren bir kesim, yazının başında da değindiğimiz gibi ilmi, tabiat ilimlerinden, yani laboratuvar şartlarına giren ilimlerden ibaret zannediyor. Hâlbuki laboratuvar şartlarında incelenebilmesi, ilimlerin sadece beş duyuyla algılanan basit boyutudur. İmkân olsa da ilimlerin tasnifini çok geniş bir yelpazede yapabilsek.

Burada maksada cevap verecek kadar şunu söyleyebiliriz ki, ilim yukarıda yaptığımız tanımda olduğu gibi en genel manasıyla, olaylarda sebep ve netice arasında münasebet ve muvazene kurmaktır. Sebebe göre sonuç, sonuca göre de sebep arayıp bulmaktır.

İlmin en genel tanımı budur. Buna göre aklî ilimler, kalbî ilimler, sosyal ilimler, psikoloji ilimleri vs. bunların tamamı ilimdir. Ve ilimlerin tamamı hem metod hem de muhteva olarak Kuran’da mevcuttur. Bunu müstakil bir araştırma konusu olarak ayrı bir yazıya havale edelim ve Kuran’ın ilk ayetlerine devam edelim:

“O insanı bir alaktan yaratmıştır.”

“Alak”tan maksadın, bugün bilimde zigot adı verilen döllenmiş yumurta olduğu bilinmektedir.

Allahu Teâlâ Kuran-ı Kerim’de, ana rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan “alak” diye söz etmektedir.  Alak kelimesinin Arapçadaki anlamı ise “bir yere asılı tutunan (sülük)” demektir. Bu, Kuran’ın haber verdiği büyük bir kevnî mucizedir. İnsanın aslının böyle bir canlıdan meydana geldiğini ve bu insanın zaman içinde üstün yeteneklerle donatıldığını vurgulayan ayet, insanları bu konuda tefekküre sevk etmektedir.

Şimdi sormak gerekir:

On dört asır evvel Hira Dağında gelen bu ilk ayetlerde, insanın aslı olan “alak”nın gündem edilmesi, acaba akıllara ve vicdanlara hangi mesajı vermektedir?

Bu bir mucizedir.

Bu mucize Kuran’ın Allah kelamı olduğunun bir ispatıdır. Ümmi olan bir peygamberin böyle bir cümleyle bu büyük ilmî hakikate vurgu yapamayacağı kesindir.

Ve konumuzla ilgili olarak bu bir ilimdir. Tıp ilmidir, biyoloji ilmidir.

Hani Kuran ve din, ilim dışıydı?!

Şayet bunlarda utanacak bir yüz, sızlayacak bir vicdan olsaydı, bu hakikatler karşısında rezil rüsva olduklarını anlar ve insan içine çıkamazlardı.

Üçüncü ayette de Cenâb-ı Hakkın sonsuz kerem sahibi olduğuna dikkat çekilmekte, okumakla bu kerem ve lütfun artacağına işaret edilmektedir.

Dördüncü ayette ise ilimde yazmanın ve bunun vasıtası olan kalemin önemine dikkat çekilmiştir.

Ve beşinci ayette de “İnsana bilmediği şeyleri öğretti” buyrularak ilmin kaynağının, her şeyi bilenin Allah olduğuna dikkat çekilmektedir.

Dolayısıyla bu beş ayet bize aynı zamanda tevhid akidesiyle beraber Marifetullah’ı, Allah’ı bilmeyi ve tanımayı da öğretmektedir.

İşte ilmin gayesi ve hedefi bu olmalıdır.

Önce âlemdeki temel nükte, ana sebep, yani yaratanın varlığı, birliği kavranmalı, ilmin gayesi de buna göre tanzim edilmelidir.

İşte Kuran’ın bu ilk beş ayeti bu kadar kısa olmasına rağmen bize bütün kâinattaki ilim, anlayış, idrak, gaye, mantık, maksat ve hedefi, evet bunların tümünü birden anlatmaktadır. Kuran mucizesi budur. Bunu anlamaktan nasibi olmayan bir kimseye ne anlatsanız beyhudedir.

Bu noktada şunu da belirtelim ki, Allah Kuran’da, okumayı, kalemle yazmayı, Allah’ın keremine sığınarak kâinatın sırlarına muttali olmayı hedefleyen insana, tefekkürle ilgili hazine çapında birçok ayet de göndermiştir. Bütün bunlar ortadayken Kuran’ın / İslam’ın ilimden uzak olduğunu, bu yolla ilim elde edilemeyeceğini söylemek tam bir körlük, nankörlük ve cehl-i mürekkebliktir.

Allah ıslah eylesin.

Devam edecek…

 

[1] M. Öztürk, Kur’ân Tefsir ve Usûlü Üzerine, Ankara Okulu Yayınları, s: 65.

[2] Bak: https://arap-kolay.blogspot.com/2017/08/arapcada-aslanin-isimleri.html

Yorumlar