904 Defa Okundu

Aziz dostlar, Türkiye’nin siyasi tarihinde “Aykut Edibali Hareketi” ni bir kısım ve sınırlı hatıralarımla da  olsa tarihe malederek  kendisinden büyük dersler almaya yönelik  değerlendirmeye bu yazımızda da devam edeceğiz. 

“Kayıp ve Harcanmış Kuşaklar”  ve   “İkinci Jön Türkler Kuşağı” nın “Birinci Kuşak” a Benzerlikten Olarak Doğuşu

        “KAYIP VE HARCANMIŞ KUŞAKLAR” ” diyoruz;  çünkü, Osmanlı Devleti ve İmparatorluğu, dış ve iç algı operasyonları ve darbeleriyle yıkıldıktan sonra, bu yıkılışta, “iç dinamikler” den olarak büyük görevler ifa eden “Birinci Jön Türk Kuşağı”, “kullanım miadı” nı tamamladıktan sonra, yine aynı operasyonlarla   “tasfiye” edilip nasıl bir  “Kayıp ve Harcanmış Kuşak” haline gelmiş ise, günümüzün “İkinci Jön Türkler Kuşağı” da onun gibi dış ve iç algı operasyonlarıyla aynı şartlarda doğmuş, aynı şartlarda yapılanma göstermiş ve “onu doğuran ve kullananlar” açısından “miat” ı dolunca,  aynı şekilde tasfiye edilerek 20’inci yüzyılda Türkiye’nin “İkinci Kayıp veya Harcarmış Kuşağı” olmuştur. İşte şimdi ben de, bu olup bitenlere hatıralarım ve araştırmalarımla tarihimize okununca kendisinden büyük dersler alınacak notlar düşmek istiyorum.

       “Tarih, kendisinden dersler alınmazsa tekerrür eder” derler. Çok doğrudur. Türk Milleti, tarihinde bunun çok önemli bir örneği ve tezahürünü, doğuşunun başlangıcı 1860’lı yılların ortalarında ortaya çakan “Yeni Osmanlılar Hareketi” ideolojik ve fiili yapılanmasına kadar uzatılabilirse de genelde “en hızlı dönemi” ni 1908 – 1918 zaman diliminde yaşanmış “BİRİNCİ JÖN TÜRKLER KUŞAĞI” nın doğuşu, fonksiyonları ve yapılanmasını aynen, ne eksiği ve nede fazlası var (hatta bir noktada fazlası ve çeşitliliği olduğu halde) yine, benzerlik açısından 10-20 yılı kapsadığını da içeren, 1960 – 1970, 1960 – 1980 zaman diliminde “İKİNCİ JÖN TÜRKLER KUŞAĞI” olarak ortaya çıkmıştır.  Hani halkımız arasında, birbirine benzerlikleri dile getirmek için “hık demiş burnundan düşmüş” veya “tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” derler ya  tarihte yaşanan “Birinci Kuşak” ile gününüzde yaşanan “İkinci Kuşak”  doktriner,  ideolojik ve fiili  yapılanmalarından gelen bütün çeşitliliği ile yeniden kendisini göstermiştir. Bütün bu olup bitenler bir bakıma, “Büyük ölçüde  olumsuzluklarla dolu tarihimizin günümüzde yeniden tekerrürü” şeklinde değerlendirilmiştir.  Tarihten günümüze bütün bu olumsuzluklara, ünlü tarihçi ve düşünürlerimizden Prof. Dr. Osman Turan’ın  tabiriyle, milletimizin  100-150 yıldan beri sürüp gelmekte olan ve genelde kendisini “tabiat ilimlerinde atılımlar, insan ve toplum hayatının sekülaristleştirilmesi,  ileri  teknoloji,  makine ve silah  medeniyeti”  yapılanmasında  göstererek,   19’uncu  asrın başlarında varlığı iyice hissedilen    Modern Batı Medeniyetine içimizde duyulan hayranlık ve onun şaşasına kapılarak, Osmanlı Türk –İslam Medeniyetinin de “donuklaşması veya  gerilemesi” ne  bakılarak, kendi medeniyetimize  olan  bir  “aşağılık duygusuna kapılmak ” sonuçlarından olarak da, iki medeniyet arasında bir tercih yapılırsa, hangisine tabi olacağımıza yönelik    19’uncu  asrın ortalarında ortaya çıkan “ Medeniyet  Davamız Devasa Problemlerimiz” in  henüz aşılamaması, halledilememesi  sonucu,  “Avrupa  Medeniyeti karşısında girişilen sathi taklitlerin zararları ve hatta tehlikeli taraflarına dair  medeniyet tarihi davamızın henüz yazılmamıştır” dan kaynaklanmıştır. (Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1971, s. 30).

    Görülüyor ki, bir buçuk asırdan beri devam etmekte olan bu devasa davamız bir türlü çözülemeyip, İslam Medeniyetinin,   Dört Halife Devri, Emeviler - Abbasiler Devri yanında, bunları takiben  İslam tarihinin atılımlarında yerini alan Selçuklu ve Osmanlı’nın yaptığı medeniyet hamleleri ve atılımlarını yaptıracak bir ortamı yeniden yakalayamamamız  olmuştur. Ana hatlarıyla anlaşılan, Modern  Batı Medeniyeti  ile,  genelde İslam Medeniyetinin ve özelde ise “İslam dünyasının merkezi ve lideri” olan  bize inhisar ettiği halde Osmanlı Türk –İslam Medeniyetinin “birbirleriyle telif edilememesi” yanında, “birbirleriyle sentezlemeye girilememesi” karşında da  doğan problemlerin  gününüz Türkiyesine de sarkması, “İkinci Yeni Kuşak” ın doğuşunda yeniden başat rol oynamaya devam etmiştir.

         Nasıl olmuştu da  (1866-1908) – 1918)  ve  1960 – (1970-1978)   zamanları aralığında yer alan 52 yıl gibi  kısa sayılabilecek  bir   zamandan sonra , Türkiye’de tarih “İKİ KUŞAK” üzerinden tıpı tıp yeniden  tekerrür etmiş, yaşanmıştı? “Hadi” diyelim, “BİRİNCİ KUŞAK” için, hem Osmanlı’nın yıkılışı sürecinde yaşandığı halde doğuşu, fonksiyonları ve yapılanmasının “haklı sebepleri”    olabileceği de göz önünde bulundurulursa, 1960 – (1970-1980) döneminde, yıkılan Osmanlı’nın mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Osmanlı’nın yıkılışında yaşadığı  iç ve dış olayları genelde yaşamadığı halde, adı geçen  döneme damgasını vuran “İKİNCİ KUŞAK” ın, “BİRİNCİ KUŞAK” gibi, yeniden “vatan, millet ve devlet kurtarıcılığı” na soyunması fikir ve eylemlerinin, “kurulu rejimi ve iktidarları değiştirmek davası” na  da ivme kazanarak, bütün bu olup bitenlerin  ortaya çıkış sebepleri  neler olabilirdi? Bu sebepler gerçekten ortaya çıkmış “gerçekçi sepeler”  mı, yoksa belli “iç ve dış algı operasyonları, kurgulamaları” yla  Türkiye’ye yeni yeni  adaptasyonlar-dizaynlar vermek için “yapay  sebepler” mi idi? Bu satırların yazarı olarak bence, bu  sebep,  birbirleriyle iç içe girmiş sebepler olup, “İkinci Kuşak” bu ikisinin “bileşkesi” ortamında doğmuştu.

                    Cumhuriyet Döneminde “Yeni Kuşak” Tanımlamaları ve Gruplandırmaları

       “Birinci Jön Türk Kuşak” yapılanmasında, “grup çeşitliliği” nden olarak bir gruplandırma veya saf belirleme  yapılırken, birisi genelde “iktidar partisi ” olan İttihat ve Terakki Partisi’ne dahil olanlara “İTTİHATÇILAR”, diğerine ise genelde “ana  muhalefet partisi” olan Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne dahil olanlara ise “İTİLAFÇILAR” denilmiştir.

          Cumhuriyet dönemindeki “İkinci Kuşak” ta yer alan grupların adlandırılmalardı ise, parti ve parti programları isimlendirmelerinden ziyade, doktriner – ideolojik  bazda isimlendirmeler  yapıldı.  “Yerli- Milli” Gelenek”ten  gelen “Muhafazakar – Milliyetçi “ yapılanmalarda olanlara “SAĞCILAR”,  Batı’dan ideoloji –rejim taklitçilik  ve dayatmacılıklarından  gelen,  Komünizmden, Sosyalizme,  Sosyal  Demokrasiye  kadar varan çeşitlemelere ise, “SOLCULAR” denildi. Bu iki ayırım ve tanımlama,  rejim anmayışları farklılıklarını belirlemekten  olarak, Batı’nın siyasi literatürüne zaten  çoktan girmiş, Modern Batı Medeniyetinin düzen anlayışına  damgasını vuran “modern rejimler” denilen  Kapitalist rejim taraftarlarına (bunlar biraz da geleneksellikten oldukları halde) “sağcılar” veya daha geniş bir tanımlama ile “Demokratlar”, adı geçen rejimi yıkıp yerine genelde “ihtilal yapmak” yoluyla  Komünist –Sosyalist rejimi getirmek  isteyenlere ise “solcular” denilmişti. Bizde de “sağcı veya solcu olmak” Avrupa’nın  bu geleneğinden de taklitçilik eseri olarak gelmiş, iyice yerleşerek atak yapması ise, Cumhuriyet Halk Partisi Genel bakanı İsmet İnönü’nün 15 Ekim 1965 seçimlerine giderken, bu seçimin propagandalarından olarak “ORTANIN SOLU’ ndayım” demesi olmuştu.

       “Yıllanmış, kurt  politikacı” denilen, Atatürk’ün en yakınında “devlet kuruculuğu” karizmasından gelen bu büyük özeliği sebebiyle onun “Ortanın Solundayım” demesinin anlamı ve etkileri, Türkiye’de  Sol’u “meşrulaştırmak” ve ona “atak” yaptırmaya yönelik  “büyük doping” etkisi yapmıştır.

     “Kuşak Gruplandırmaları” olarak, bunlar içindeki “iki farklı çeşitlilik” i isimlendirmeye yönelik olarak da “Muhafazakar- Milliyetçi  Grup” tan  “İslami düzen” istemek” anlamında, “Şeriat” istemeye   “AŞIRI SAĞ”, Sol’da ise, demokratik rejim ortamında seçimlerle iktidara gelmekten ziyada, zaten topluma Komünist rejimi getirmenin tabiatında olan, “Bir halk ayaklanması, savaşı ve ihtilalle” gelebilecek “Komünist düzen” isteklerine ise,   “AŞIRI SOL” ismi verilmişti. Sağ ve Sol’un bu  tanımlamalarla  “RADİKALLEŞME” hallerine itiraz  ederek daha ılımlı  ve reformcu (ıslahatçı) tavın sergileyenlere   ise  “ILIMLI SAĞ veya ILIMLI İSLAM” ve “ILIMLI SOSYALİZM veya (SOSYAL DEMOKRASİ – DEMOKRATİK SOL)” tanımlamaları yapıldı.

         Mevcut kurulu düzeni ve iktidarlarını savunanlara ise, “Cumhuriyetçiler, Demokratlar veya bunlara 1923’den beri damgasını vurduğu halde Kemalistler” deniliyor, çok az kullanıldığı halde ise, “ortada” olmaktan gelen “Göbekçiler” de deniliyordu.

                      Kuşaklara Karşı  “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi  veya Konsepti” nin Doğuşu

           “Kuşaklar Muhalefeti” nden olarak, gerek Osmanlı dönemi ve gerekse Cumhuriyet döneminde, kurulu düzen ve mevcut iktidarların kendilerini yıkarak yerlerine başka düzenler ve iktidarlar getirmek isteyenlere karşı “kendilerini korumak reflekslerinden  gelen” denilen, günümüzde adına “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi veya Konsepti ” adı verilen  bir yapılanma daima  var olmuştur.

       Bu yapılanmayı,  “Birinci Jön Türk Kuşağı” ından  olarak İttihatçılar yapmışlardı. O zamanın Jön Türk Grupların içinde, “Ülkenin kurtuluşu için rejim ve iktidar değişikliği” mücadelelerinde  en aktif olarak bunlar yer almışlar, 10 Temmuz 1908 İhtilaliyle Meşrutiyet’in ilanı ile giderek Sultan II. Abdülhamit’in iktidardan uzaklaşmasına ağırlıklı olarak onlar sebep olmuşlardı. Bu sebeplerden “Hürriyet Kahramanlığı”, “Vatan Kurtarıcılığı” propagandalarıyla  da diğer Jön Türk gruplara nazaran    üstünlük ve karizma kazandıkları için de “iktidar olmak” a da onlar damgalarını vurmuşlardı. Yine onların,  ülkenin yönetiminde  düşünce ve emellerinden olarak  “Vatanın gerçek sahipleri bizleriz. Meşrutiyet’i biz getirdik. Vatan kurtarılacaksa bizim ellerimizde,  batacaksa  yine bizim ellerimizde batacaktı” inhisarcılığına saplanmaları, kendilerine “ana muhalefet” ten olarak  “İtilafçı  muhalefet şiddeti” ni doğdu.  İttihatçılar da bunlara, içlerinde Meşrutiyet’i yıkarak “İstabdat” ı geri  getirebilecek unsurların  bulunabileceği  yanında,  “vatan bölücü” denilen   ayrılıkçı etnik unsuların kendilerine muhalefet ile Hürriyet  ve İtilaf Partisi içinde yer almaları ve üstelikte dünyanın süper gücü İngiltere’nin de kendi emellerini gerçekleştirebilmek  için en uygun parti olarak gördüğü adı geçen patiye oynaması İttihatçıları  iyice çileden çıkardı. Zaten de 31 Mart 1909 İhtilali ve  “yarıda kalan darbe” denilen 11 Haziran  1913’de  Sadrazam ve Harbiyi Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın İtilafçılar tarafından  öldürülmesiyle  birlikte iki Jön Türk Grubu arasındaki mücadeleler daha da kızışmış, bunları İttihatçılar kazandığından Divan –ı  Harp Mahkemeleri kurarak İtilafçıları idam ve hapsetmişler,  kaçabilenler  yurt  dışına kaçarak kendilerini kurtarmışlardı.  Osmanlı Devleti,  30 Ekim  1914’de İttihatçı Sadrazam Talat Paşa zamanında, ülke muhalefetsiz olarak I. Dünya Harbine  süper güçlerden olan   Almanya’nın  İttihatçılara iyice nüfuz  etmesi sonucu Osmanlı’yı kendi yanlarında harbe sokmuşlardı.  Zaten, bu harpteki Osmanlı yenilgisinin, “mağlubiyetin  mesuliyeti ve yargılamasından kurtulmak” için  İttihatçılar da yurt dışına kaçınca, Türkiye  tarihinde “BİRİNCİ JÖN TÜRKLER KUŞAĞI”  yapılanması da son bulacak, bu kuşak,   yaptıkları bütün olumsuzlukları, eksiz ve yanlış yapılanmaları,  ülke yönetimindeki ehliyetsizlikleri,  liyakatsizlikleri sebepleriyle   tarihe, hem kendilerini kendi aralarında  ve hem de süper güç Büyük Devletlerin  sömürgecilik ve yayılmacılık emelleri aksiyonerliklerinden  (İngiltere ve Almanya’nın kullanım rolleri)  olarak   “talihsiz, kayıp, harcanmış kuşaklardan birisi” olarak geçecektir.

       Cumhuriyet döneminin “Konsepti”  ise, 29 Ekim 1923’de  Cumhuriyet ilan edildikten ve adından bütün muhalefet de “ateş ve demir kullanılarak topyekun Batılılaşmak –Batılılaştırmak” adına  tasfiye edilerek CHP’nin  25 yıl sürecek “Tek Partili İktidarı” nda  “İrtica ve Komünizme taviz yok” konsepti olacaktı. “İrtica” demek, ortadan kaldırılan “Şeriat düzeni” ne geri dönmek tanımlaması yapılıyordu.  “Birinci Kuşak” ın  “son kalıntılarını daha geniş boyutlarda  temizlemek için” denilerek,  “Kemalizm’in genelde Siyasi Türkçülük-Turancılık ve  Türk –İslam  Sentezciliği İttihatçılığını tasfiyesi” işi de devam ederken,  “Komünistleri tevkifat” işi de  1925 ve 1951’de olmak üzere iki kere yapıldı.  “ “Devrimlere gelen sürekli tepkiler” den olarak “İrtica ile mücadele” sürekli oldu.

         Adı geçen “Konsept” in “1960 – 1980   İkinci Jön Türk Kuşağı” na yansıması da  büyük boyutlarda  oldu.  Türkiye,  1947 – 1990 zaman diliminde dünyada yaşanan bloklar arası “SOĞUK SAVAŞ” dönemini,  yeni gelen “İkinci   Jön Türkler Kuşağı” yapılanması mücadelelerinde   “SICAK SAVAŞ”  olarak yaşayacaktır.  Adı geçen kuşağı, çeşitli emeller uğrunda kullanmak için iç ve dış algı operasyonları ile “PALAZLANDIRMAK” yanında,  yeri, zamanı gelince de  onu “TASFİYE” için ülkemiz âdete “iç harp, savaş” yaşayacak, buna öncelik olarak  başlangıcı 27 Mayıs 1960 Darbesi olduğu halde, ardından  “bunun devamları” denilen 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri gelecek, zaten “Birinci  Jön Türk Kuşağını” bütünüyle, Osmanlı Devletinin  1914 – 1918  I. Dünya Harbi yenilgisi sonucu  tasfiyesi yanında,  kendisinin de tasfiye edildiği  gibi,  “İkinci Jön Türk Kuşağı” nın da bütünüyle tasfiyesi  “12 Eylül Darbesi Zaferi” ortamında gerçekleştirilecektir.

       “Yeni Kuşak” ın doğuşu ve  gruplaşmalarından   olarak, resmi ve siyasi  literatürdeki adı “Mücadele  Birliği” olan  “Aykut Edibali Hareketi” nin ortaya çıkışının sebepleri ve   yapılanması da  yazımızın üçüncü bölümünde diğer çeşitlilikleriyle   birlikte anlatılacaktır. 19 Ocak 2022

“İKİNCİ JÖN TÜRK KUŞAĞI” NI DOĞURAN SEBEPLER -  YAPILANMALAR VE  “MÜCADELE BİRLİĞİ” NİN DOĞUŞU

                                                                      İkinci Bölümün Sonu

 

Yorumlar