2528 Defa Okundu

“Ey anamın oğulları! Yola hazırlayın bineklerinizi”
(Akîmû benî ummî sudûra matıyyikum)
Arap şair eş-Şanfara

Bu nidayı işittiğinde eski kavimler ve kabileler, ya göçe ya da savaşa hazırlanıyorlar demekti. İnsanlık tarihinin ilk gününden itibaren, insanoğlu göç ile tanışmıştı. İlk “göçmen” Adem’di. Bütün peygamberler ve feylesoflar göçe zorlanmıştı. Kutsal kitaplar, insanoğlunun göçüne, hicretine geniş yer verdi. Tarih kitapları da insanlık tarihinin başladığı ilk günden beri yaşanan kavimler göçüne sayfalarca yer ayırdı.

Bir şafak vakti veya bir gurub vakti hazırlanırdı insanlar göçe. Hecinlere, atlara, ve eşeklere heybeler yüklenir böylece çıkarlardı uzun hicret yollarına. Kadın, çocuk, yaşlı, genç hemen herkes takılırdı kafilelerin peşine bir umutla seyr ü sefer için. Çocuklukları, yaşanmışlıkları ve hatıraları kalırdı yola çıktıkları mekânda. Anka kuşu misali kaf dağının ötelerine göç ederken, gece yolda ayı, yıldızları, fezayı temaşa ederlerdi. Çölleri, dereleri, dağları, ırmakları ve gölleri aşarlardı.

Yollarda ıslık çalarak müziğin ritmini yakalarlardı. Masalların hayal dünyasına girilip, hikayelerin ve romanların dünyasına yolculuk yaparlardı. Çöle, yeşilliklere, göğe bakarak ve geride bıraktıkları sevgililere mısralar mırıldanır, şiirler yazarlardı. Yola çıktıkları yerlerin ya da gideceklerin yerlerin hayalini kurar, oradaki hayvanların ve tabiatın muhayyilelerine bıraktığı figürleri kayalara ve mağaralara çizip resmin tarihini başlatırlardı. Farklı otlar ve baharatlarla tanışır yemeklerine yeni lezzetler katarlardı. Yolculuktan sıkılan çocukları eğlendirmek ve neşelendirmek için oyunlar oynar, yeni yeni danslar ve sporlar icat ederlerdi.

“Ey Sareban” adlı şarkısında İranlı sanatçı Muhsin Nâmcû (Mohsen Namjoo) içli sesi ile melodisini şöyle seslendiriyordu:
“Ey kervancı, ey kervan!
Leyla'mı nereye götürüyorsun?
Leyla'm, canım ve yüreğim olduğu halde?
Ey kervancı, nereye gidiyorsun?
Leyla'mı niçin götürüyorsun?”

Kadim yüzyıllardan bugünlere kültür ve sanat ya bir topluluğun göçü ya da bir kavmin göç almasıyla gelişiyor ve yineleniyordu. Sanat, göçmendir diyordu atalar. Kavimler birbirlerinden öğreniyordu, siyaseti, ticareti, bilim, ilimi ve sanatı. Babil’den, Hind’den, Mısır’dan, Sebe krallığından insanlar göçüyordu Yunan ve Roma diyarına. Kendileri ile birlikte tanrılarını, müziklerini, masallarını, heykellerini, bilimlerini, ilimlerini ve kültürlerini taşıyorlardı. Yolda farklı farklı coğrafyalarda keşfettikleri bitkiler ile insanları tedavi eden hekimler de göç ediyordu bu meçhul alemlere...

Göç sırasında çöllerde, cangıllarda, denizlerde ve ırmaklarda yüzlerce insan hayatını kaybederdi. Ölülerini o topraklarda bırakıp, vedalaşırlardı. İşaretler koyarlardı geçtikleri bütün yollara. Kimi dini, kimi ekonomik, kimi siyasi ve kimi de içtimai sebeplerle yol alırdı başka diyarlara. Umut ve yeni bir hayattı arayışları eski ataları gibi. Bir merhametli el veya bir şefkatli topraktı aradıkları. Bazen ötekileştirilirlerdi gittikleri diyarlarda. Zulümden kaçarken başka bir zulme maruz kalırlardı. Koca dağları aşarak yeni yerlere göç edenler yalnızlıklarına mahkûm edilip ve göz yaşlarına boğulurlardı.

Tanrılar, peygamberler, feylesoflar ve atalar göçe ve muhacire saygıyı emrederdi ve engin coğrafyalarından onlara mekânlar verilmesini nasihat ederlerdi. Bundan dolayı da yerin sahipleri, ekmeklerini ve aşlarını yolda kalmışlar, miskinler, mazlumlar, fakirler ve göçmenlerle paylaşmayı yeğlerlerdi. Ancak tanrıları, peygamberleri, feylesofları ve ataları dinlemeyen bir güruh felaket tellalı, muhacirleri ya taşlar, ya kovar, ya köle edinir ya da öldürürdü. Yunan şair Konstantinos Kavafis felaket tellallarını “Barbarları Beklerken” adlı şiirinde çok iyi tarif ediyordu:

“Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.
Neden hiç kıpırtı yok senatoda? 
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar? 
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar…”

Tarih boyunca hep var oldu bu felaket tellaları. Velâkin insanların ekseriyeti, atalarının da birer göçmen olduğunu hep hatırlardı, tanrıların, peygamberlerin ve feylesofların sözlerine ittiba etti…

İnsanoğlu, yüzyıllar sonra yine göç ile yüzleşiyor. Kimi siyasi zulümden, kimi işgallerden, kimi ekonomik buhrandan ve kimileri ise seller ve depremlerden dolayı boğulma pahasına da olsa, Akdeniz sularını yeni bir umut için küçük titanik gemileri ile aşmaya çalışıyordu. Bu modern mülteciler için ünlü Fransız düşünür Zygmunt Bauman, “Mülteci yer değiştirmez, yeryüzündeki yerini yitirir. Vatanından olmuştur ama yeni bir vatan da bulamamıştır” diyordu. Hakikatte kadim asırlardan bugüne insanoğlu hep göç ediyor ve yine göç edecek.
Şair Murathan Mungan’ın göçü en iyi tarif eden şiirlerden “Karanfil” adlı şiirinde şöyle diyordu:

“Teni tarçın kokulu halkımın oğulları
Atlanın. Bizi bekliyor ay akşamları
daha yola çıkmadan eksiksiz anlatın çocuklarınıza
aklınızda kalanları
ağızlık, tesbih ve tabaka bırakın
yolları ayrı düşmüş arkadaşlara
belki görüşemezsiniz bir daha
yükse kuşlar dorukları sever
ölümse çıplak kaldığı dağları…”

Göç, sanki insanoğlunun kaderi. Bir iki nesil öteye gittiğinizde göçmen olmadığını söyleyenlerin bile atalarının göç ettiğine şahitlik edeceksiniz. Onun içindir ki, göçmenlere sahip çıkanlar ile felaket tellalları hep var olacak. İnsanoğlu da yeni bir umut ve yeni bir hayal için yollara revan olmaya devam edecek…

 

Yorumlar