1048 Defa Okundu

CHP’NİN  7. KURULTAYINDA DİN EĞİTİMİNİN YENİDEN BAŞLATILMASI İSTEĞİ

                                                                          II.BÖLÜM                                   

         17 Kasım- 4 Aralık 1947’de yapılan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 7. Olağan Büyük Kurultayı’nda, adı geçen partiyi “Demokrasiye Geçiş” sürecinde yeniden yapılandırmaya  yönelik  delegelerin yaptıkları otokritik  konuşmalarından olarak, “Yönetim Krizleri” ni dile getirmiştik. Yazımızın bu ikinci bölümünde ise, 1933’de din eğitiminin  durdurulması ve  ardından 1947’de bunun yeniden başlatılmasıyla ilgili olarak otokritikler ve gelişmeleri anlatacağız.

Batı Medeniyetine Adaptasyon İçin Dini Eğitimin Durdurulması  ve  Dine Getirilen Yasaklar

       CHP 7. Kurultayı’nın en hararetli otokritik konuşmalarından  birisini de laikliğin yanlış uygulandığına yönelik itirafları içeren konuşmalar olmuştur. Laiklik, “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tarif edilmesine rağmen, Türkiye’de devlet dine devamlı müdahale ile kendisinin savunduğu “Laiklik İlkesi” ni zedelemiş. 1924’de çıkarılan Tevhit-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesi gereği  medreseler kapatıldığından camilerin din görevleri (imam ve müezzin)   ihtiyacını karşılamak için  aynı yıl içinde İmam- Hatip Okulları, Darülfünun (Üniversite) bünyesinde de  yüksek  din adamı ihtiyacını karşılamaya .yönelik bir İlahiyat Fakültesi  açılmış, Edebiyat Fakültesi bünyesinde  de ise İslami Araştırmalar  Enstitüsü  kurulmuş, ilk okullara da din dersleri konulmuştu.  1933’ e gelindiğinde ise, hiçbir ciddi ve geçerli sebep gösterilmeden bütün bu kuruluşların  hepsi de kapatılmış, ilk okullardan da din dersleri  kaldırılmıştı. İşin esasına bakılırsa bütün yapılanlar, Tevhit-i Tedrisat Kanunu yürürlükte olduğuna göre,  bu kanuna  aykırı idi. Bu kanunu yapanlar şimdi buna aykırı işler yapıyorlardı. Bu arada, 1928’de yapılan Harf İnkılabının ardından yaygın olan  Kur’an Kursları da yasaklanmış ve ayrıca, “dini yayınlar yapmak” a da yasaklar getirilmişti. Harf İnkılabı yanında, 1932’de yapılan “Din İnkılabı” da bunların  amacı olarak, milletimizi , “İslam kültürü” diyemedikleri ve onun yerine “Arap kültürü” dedikleri İslamiyet ve mazisinden tam anlamıyla  kopararak  Batı Medeniyetine  iyice adaptasyon düşüncesinden hareketle bu yola başvurulmuştu.  

      Bilim adamlarımızın  değerlendirmelerine göre  bütün bu olup bitenlere,    “Bu milleti İslâmiyet’ten ve mazisinden  ne kadar çok uzaklaştırırsak o derece Batılılaştırırız” gibi bir hava hâkim olmuştu. Bunun sonucu, adı konulmamış  bir “dinden koparma yapılandırması” kendisini göstermiş,  bu sebepten “Türk Laikliği ”, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’ in “Din ve Laiklik” ve Prof. Dr. Osman Turan’ın “Türkiye’de Manevi Buhran Din ve Laiklik ” isimli  kitaplarında  esası ateizm olan  “Komünist Rusya  Laikliği” ne benzetilmiştir.

CHP Kurultayında  Din Eğitiminin Yeniden Başlatılması Otokritikleri ve İsteği

      Bütün bu olup bitenlerle dinden iyice koparılmış  bir nesil yetiştirilmek istenilmiştir ki, 1940’lı yılların ortalarına gelindiğinde “dini ihmal” den kaynaklanan problemler ortaya çıkmıştır.  Vatandaşın din görevlisi ihtiyacını karşılamak ve gençliğe de din bilgisi vermek ihtiyacı  sonucu, bunlar CHP’nin 7. Kurultayında geniş olarak dile getirilmiş, dinsiz bir millet olamayacağından bahisle, dine önem verilmesi ve din eğitiminin tekrar başlatılması istenilmiştir. Demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde daha önce hiçbir CHP kurultayında yaşanmayan konuşmalardan bazıları şöyledir:

       Vehbi Dayıbaş (Sinop Delegesi): “Arkadaşlar kiliselere gidenler, orada âyin yapanlar kendi dinlerine ait bir şeyler okuyorlar. Bizim çocuklarımız ibadette ne okuyacaklar? İşte bu hususta çocuklarımıza bilgi verilmesini istiyoruz.” (Cumhuriyet Halk Partisi   Yedinci  Olağan Büyük Kurultayı Tutanağı, Ulus Basımevi, Ankara, 1948, s. 448)

       Abdülkadir Güney (Çorum Delegesi): “Pek muhterem arkadaşlar, yaptığımız incelemelerden anlaşıldığına göre, dinini kuvvetlendiren milletler daima sosyal gelişmeye sahip olmuşlar, varlıklarını sürdürmüşlerdir. İhmal edenler ise geri kalmışlardır. Bugün, bizim dinimiz ve kutsal kitabımızı bütün dünya milletleri hayretle takdir etmekte iken, biz neden dinimizin öğrenilmesine kayıtsız kalıyoruz?

     Şu anda insanlar arasında sosyal dayanışmayı sağlayan vicdan, ahlak kavramlarının vücut bulması ancak din ile mümkün olabilmiştir. Neslimizi yetiştirmek amacıyla din eğitimine önem vermek ve çocuklarımızı dini bilgilerle donatabilmek için bir tarafta ilkokullarda, diğer taraftan da eğitimi cahil öğretmenlerden koruyabilmek için üniversitelerimizde açacağımız ilahiyat fakültelerinde modern bilgilerle donatılmış aydın hocalar yetiştirmek lazımdır.

       İlkokullara din dersleri konulması ve üniversitelerde de ilahiyat fakültesi açılmasını teklif ediyorum. Bu husustaki önergemi yüksek başkanlığa sunacağım.

       Bütün ahlaksızlık ve fenalıklar, dinimizin ihmal edilmesinden ileri geldiği için önergenin yüksek kurultayda kabulünü rica eder, sözlerime son verirken hepinizi saygıyla selamlarım.” (s. 449)

       Sinan Tekelioğlu (Seyhan Milletvekili): “Diyanet İşleri Reisi diye birisini oturtmuşuz. Fakat hiçbir iş yapmayarak, kollarını bağlı olarak bırakmışız, boyuna tespih çekmesine müsaade etmişiz.

       Halbuki, Hristiyan ve Musevi Türk cemaatleri kendileri için okular açmışlar, orada papazlar yetiştirmişler, hahamlar yetiştirmişler, ölü gömücüleri yetiştirmişlerdir. Fakat bu ülkenin 18 milyon nüfusunu teşkil eden Türklerin, bir milletvekili sıfatıyla köylülerden aldığım ilham ile onlardan işittiğim ibare (öğrendiklerim) ile söyleyeyim ki, köylülerin ölülerini gömecek adamları yoktur.

       Size hitap ediyorum, Türk Milletinin huzurunda konuşuyorum, Türk Milletinin ve şu kurultayın bir üyesi sıfatıyla rica ediyorum. Türk dindarlarını da diğer dinlerdeki gibi Devletin bir tutmasını istiyorum. Böylece, Diyanet İşleri Başkanlığını, bütün kadrosuyla, Devlet kadrosundan çıkararak, atalarımızın bu dini yürütmek için vakfetmiş oldukları paraların idaresinin başına getirilmesin istiyorum.

       Bu suretle, Diyanet İşleri, Vakıf İdaresinin parasıyla okul açsın, bize asri ve medeni hoca yetiştirsin, bize ölü gömücü yetiştirsin, bize telkin verecek imam yetiştirsin, işte ben bunları istiyorum.

       Arkadaşlar, şu anda Türk Milletine ve bütün dünyaya hitap ediyorum ki, Türkler bunu yapmakla hiçbir zaman geriye dönmüş olmayacaktır, hiçbir zaman attıkları adımdan bir adım geri atmayacaklardır. Aksine olarak bütün çağdaş milletlerin seviyesine erişmiş olacaktır.

       Arkadaşlar, çağdaş milletlere bakarsak dine nasıl önem verdiklerin görürüz. Churchill ve Roosevelt’in gemide nasıl dua ettiklerini hatırlayınız arkadaşlar; dinsiz millet yaşayamaz, muhakkak bir gün gelir yok oluşa gider. Tarih bunu ispat etmiştir ve ortaya koymuştur.

       Arkadaşlar, bugün ülkemizde, kumar almış yürümüş, içki almış yürümüş, ahlak tamamen çürümüştür.  Dinsiz bir milletin ülkesinde hiçbir korku kalmaz, yaşayabilmesi için bir mefhumdan korku olmalıdır. Varlığın devamı için bu mefhum lazımdır. Anaya, babaya, büyüğe itaat kalmadı, kimse kimseyi tanımıyor, Allah nedir deyince Allah’ın ne olduğunu bilmiyor, tanımıyor…” (s. 450)

       Şükrü Nayman (Kayseri Delegesi): “Arkadaşlar, açıkça söyleyeyim, biz bu ihtiyacı (mânevi bağları kuvvetlendirmek ve sağlamlaştırmak)  ancak ve ancak İslâm dininin kabul ettiği ahlak kanunlarında bulacağız. Bu ahlak kanunları bu milleti doğru yola götürecektir. Bugün, her yerde ve her zaman şikayet etmiş olduğumuz ahlaksızlıklar önlenmiş olacaktır.

       Sayın arkadaşlarım, insanlara mânevi gıda telkin etmek ancak din yolu ile olur. Ruhi terbiye vermek, din dışında mümkün olmamaktadır.  Din insanlardaki gaddar hislere, kötü eğilimlere gem vuran bir kuvvet olduğu için, toplum ve fertler, mutlaka dine muhtaçtırlar.

       Arkadaşlar, mânevi bağlara sarılmanın bir mecburiyet olduğunu kabul ettikten sonra şunu da kısaca arz etmek isterim: Görüyoruz ki, bugün harp sonu Amerika’da, Avrupa’da radyolar harıl harıl din konferansları vermekte, kiliseler dolup boşalmaktadır. Buna karşılık biz, iftar sofraları yerine, içki masaları, sabaha kadar kadınlı erkekli briç ve poker partileri yapmayı bir yenilik olarak kabul ediyor ve övüyoruz.

       Arkadaşlar, dinden korkmayalım, ben işçiler arasına yayılan kızıl tohumların (komünizm propagandası) gelişmesinden korkarım. En büyük duyarlılığı bu konuda gösteririm.

       Arkadaşlar, din ülkülerini kaldırdık, fakat yerine neyi koyduk? Nüfusumuzun % 80’inin okuma yazma bilmediğini kabul ediyorum. Bunlara vatan sevgisini, millet aşkını aşılayabildik mi? Bunu kim iddia edebilir? O halde mânevi varlıkları yıkamayız, okullarda din eğitimi yapmaya mecburuz arkadaşlar. İşte bunun içindir ki ben de bu hususta Başkanlığa bir önerge sunuyorum.”( s. 451)

       Emin Karpuzoğlu (Kahramanmaraş Delegesi): “Arkadaşlar, belki burada, belki de başka yerde haykıranlar olacaktır: ‘İrtica hortluyor, vatan tehlikede, rejim gidiyor’ diyeceklerdir.  Fakat bunlar, tamamen yalan, yaygara ve uydurmadır…

       Arkadaşlar, bu tehlikeli oyunlar ile yalnız rejimin değil, Türk Milletinin mukadderatının da bir uçuruma doğru sürüklenmesinden korkuyorum. Artık yeter, bu adamlar vicdanımıza,  dinimize ve mukaddesatımıza dil uzatmasınlar. Biz, aziz vatanımızın ve kahraman milletimizin geleceğini garanti etmek için yeni nesle mutlaka dini ahlakın, dini terbiyenin verilmesiyle doğru yolu göstermiş olacağız.

       Senelerden beri kıtalarda at oynatan bu milletin kalbinden, vicdanından Allah’ı çıkarmaya çalışırsanız milli duygu ve inancı ile de ne şehadet (şehitlik) şevki ve ne de gaziliği kazandırabilirsiniz.” (s. 453)

       Hamdullah Suphi Tanrıöver (İstanbul Milletvekili ve delegesi): “İsviçre laik bir devlettir. Din teşkilatını halk idare ediyor. Kiliseleri ve mevcut ibadet devam ediyor. Kiliselerin hizmeti için ilahiyat fakültesi ile eğitim yapılıyor, bilim adamları yetiştiriliyor.  Bununla beraber İsviçre devleti laik bir devlet.

       Belçika Krallığı laik bir devlettir. Toprağı üzerinde üç din serbesttir. Bir örnek olarak geçiyorum, bütün ihtiyaçları yerine getirilmiş olarak yaşıyor. Yahudi, Katolik, Protestan dini vardır; fakat, toprağın üzerinde laik Belçika Devletinin toprakları üzerinde görev, yalnız ilahiyat fakültesine değil, bütün ilimleri dinin hizmetine vermiş koskoca bir üniversite vardır. Tıp fakültesi mevcut, orada da dini vazifeler tatmin edilmiştir.

       Arkadaşlar, sayın arkadaşlarımızdan bazıları köylerin imam ihtiyacı olduğunu söyledi. Arkadaşlar, en yakın örneğini arz edeyim: Bu, Büyük Millet Meclisi’ nde  de söz konusu oldu. Bu tartışmalardan sonra dışarı çıktığım zaman altı tane Meclis hademesi yanıma geldi. Gözleri yaşlı olarak şunları söyledi: ‘Vallahi, billahi, altı köyümüzün bir tek imamı kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiriyor. Eğer bize imam ve hatip vermezseniz ölülerimizi köpekler gibi toprağa gömeceğiz.” (s. 455 – 456) Tanrıöver de, vatandaşın din adamı ihtiyacını karşılamak için din eğitiminin yeniden başlatılmasını istedi.

                                              Din Eğitimine Karşı Çıkan Aykırı Bir Ses     

  1. Kurultay’da konuşan yukarıda adı geçen delegelerin yanında, bunların otokritik, itiraf ve tekliflerine zıt görüş belirten delegeler de çıktı. Bunlardan, Erzincan Milletvekili ve Şair Behçet Kemal Çağlar, jakoben ve militan laiklik anlayışının devamını savunarak, “imam, ölü yıkayıcı yetiştirmek” için çocuklarına din eğitimi verdirmek isteyenlerin bu isteğine karşı çıkarak, ”İmamını, müezzinini, gassalini (ölü yıkayıcı) de dini dünyadan ayırmamış memleketlerin (Arap ülkelerini kastediyor) dini üniversitelerine gönderip okutsunlar… Atatürk’ün çocuklarıyız. Kurtarıcı devrimleri beklemek için yaşıyoruz. Hayatımızın bundan başka hikmeti yoktur” görüşlerine yer verdi. (s. 464)

                                                      Din Eğitiminin Yeniden  Başlaması                 

           Tek Partili Dönemde, ismi var, fakat cismi yok CHP’yi yeniden kurarcasına, “Demokrasiye  adaptasyon” denilerek 9 maddelik değişiklikler önergesi tartışılarak kabul edildi. Kabul edilen maddelerden birisi de 1933’de durdurulan dini eğitimin yeniden başlatılması kararı oldu. Bu kararın alınmasında, Amerika’nın da etkisi büyüktü. Çünkü, II. Dünya Harbinden sonra  dünyanın süper güçleri  Kapitalist Amerika ile Komünist Rusya arasında 1990’lı yılların başlarına  kadar sürecek “Soğuk Savaş” dönemi başlamış, bu dönemde Türkiye Amerika’nın müttefiki haline  gelmişti.  Amerika, dinleri “Komünizmin panzehri” olarak gördüğü için, “dindar bir Türk nesli” nin de yetişmesi için Cumhurbaşkanı ve Milli Şef İnönü’den “Demokrasiye Geçiş” şartı olarak “Dini eğitimin başlatılması” şartını da “gizli görüşmeler ve kulisler” de dile getirerek bunun sağlanmasında etkili diğer bir faktör olmuştu.

          Amerika’nın bu isteğine paralel olarak,  halktan gelen baskıyla da  Cumhurbaşkanı İnönü  “Dini eğitime geçilecek geç!” emrini vermişti. Vermişti ama, bu eğitim, gençliğe ve halka  “gerçek  İslamiyet” i  öğretmek yerine, “Devrimleri  korumak için” denilerek, “İslamiyet’in Protestanlaştırılarak  öğretilmesi” şeklinde olacaktı. 1947’de başlanılarak, önce imam yetiştirmek  için İmam –Hatip  Kursları açıldı (Başbakan Menderes bunları okula çevirecektir).  Ardından ilk okullara öğrencinin velisinin isteğine bağlı olarak  din dersleri konuldu. Kur’an Kurslarına yeniden yol verildi. 1947’de Ankara Üniversitesine bağlı bir İlahiyat Fakültesi  açıldı. Bu fakülte  açıldıktan bir müddet sonra, o günlerin Amerikan Büyükelçisi burayı ziyarete   geldi. İzlenimleriyle ilgili  olarak Washington’a yazdığı raporunda şunlardan bahsediyordu: “Bugün İlahiyat Fakültesini  gezdim ve gördüm. Burada öğrenciler ve hademeler hariç,  herkesin ateist  olduklarını  tespit ettim.” Büyükelçinin bu raporu, içinde gerçek payı olmasına  rağmen biraz da  abartılıdır. Anlayacağınız, “Protestanlaştırılmış İslami  eğitim” yapılanmasına vurgu yapmaktadır.  Zaten bütün bu olup bitenleri, bu minval üzere  tenkit için de yazar ve gazeteci Abdurrahman Dilipak,  “Bu Din Benim Dinim Değildir” isimli kitabında örnekleriyle  detaylı anlatmıştır.

Yorumlar