10404 Defa Okundu

27 Mayıs darbesi konuşuluyor bu günlerde.

27  Mayıs darbesine “Darbelerin anası” diyenler var.

27 Mayıs 1960’da orta seviyeli subaylar tarafından yapılan müdahalenin “darbe” olduğu kesin ama “darbelerin anası” olduğu belli değil.

Darbelerin “anası” değil de olsa olsa “çocuğu” veya “torunu” olabilir.

27 Mayıs’a darbelerin “anası” diyenlerin gözden kaçırdıkları husus, biraz geriye bakmamaları veya bakamamalarıdır.  

27 Mayıs darbelerin başlangıcı değil, “devamıdır”.

Çünkü,  27 Mayıs darbesi, Osmanlı’nın yıkılışını hızlandıran İttihatçılığın devamı olan bir çizgidir.

Neydi İttihatçıların temel felsefesi?

Her hususta Avrupa’yı örnek alarak yeniden yapılanmak.

Avrupa’daki “devlet” anlayışı neydi?

Avrupa’da devlet, kendisinden “korunması” gereken bir aygıttır. Yani bir baskı vasıtasıdır devlet.

İşte İttihatçıların “sayesinde” bizde kopuş böyle başladı.

İttihatçıların ağa babası olan Jön Türkler başlatmıştı Osmanlı’nın son döneminde darbeler “geleneğini”.

Mithat Paşa idi bunların fikir babası.

İttihatçı “artıkları” Cumhuriyet döneminde devam ettirdiler darbe geleneğini.

İşte bundan dolayı 27 Mayıs darbelerin “anası” değil oğlu veya torunudur.

27 Mayıs darbesi değerlendirilirken 15 Temmuz darbe girişimiyle mukayese yapılıyor.

Her ikisi de darbe olması açısından müşterektir.

Her ikisi de dış desteklidir.

Her ikisi de “Atatürkçülük” adına yapılmıştır.  15 Temmuz darbe girişiminde “Atatürkçülük” biraz fulüdür ama “Yurtta sulh” imasıyla “Atatürkçülük” adına hareket edenlere göz kırpmıştır.

Her ikisi de ABD “yapımıdır”.

Fakat 15 Temmuz darbe girişimi 27 Mayıs darbesinden daha şiddetli ve dehşetliydi.

Her ne kadar 15 Temmuz darbe girişiyle ilgili zihinlerde bazı soru işaretleri aydınlanmış olmasa da, görüntü itibariyle darbeye benzemesi bakımından tel’in edilmeyi fazlasıyla hak etmektedir.

Benim merakım şudur:

Ülkemizin bütün kanallarında hemen hemen her konuşmacı, darbeyi asla “kutsamadığını” söylüyor.  Her ne kadar bir kısım “solumtrak” veya “devrimci” olduğunu söyleyenler yarım ağız protesto etseler de, genel eğilim herkesin “darbelere karşı” olduğu görüntüsüdür.

Ülkemizde darbelere karşı olunması memnuniyet vericidir.

Ama “karşıyım” demekle darbelere karşı olunamıyor.

Öyleyse ne yapılmalıdır?

Bir kısım çevreler diyor ki, “koşulsuz demokrasi” olursa darbeler yapılmaz.

Özellikle yarım ağız darbeye karşı olanlar bu söylemi çok seslendiriyor.

Darbeye maruz “kaldık” diyenler ise darbecileri olabildiğince faş ederek kamuoyunda mahkûm etmeye çalışıyorlar.

Benim görebildiğim kadarıyla “koşulsuz demokrasi” diyenler ile “darbeye maruz kaldık” diyenler biraz işin edebiyatını yapıyorlar gibi geliyor bana.

Öncelikle belirtmeliyim ki, “koşulsuz demokrasi” diyenler, yarım ağız darbeye karşı olduklarını söyleseler de, darbeyi yaptıktan sonra sistemlerini kurmuşlar ve “saltanatlarını” devam ettirmişlerdir. Mesela İsmet Paşa ve ekibi böyledir. 27 Mayıs darbesi yapıldığı günün ertesi günü İsmet Paşa’nın alelacele Çankaya’ya gittiği anlatılır. 

Anayasa Mahkemesi 27 Mayıs darbecilerinin “hatırasıdır”.

27 Mayıs darbesiyle ilgili çok şey söylenebilir. Meselenin özünü kavramak açısından ekte görülen dört resim açıklayıcı olabilir.

Ancak burada bir açıklama yapmam lazım.

Yazının girişinde 27 Mayıs darbesinin “orta seviyeli subaylar” tarafından yapıldığını söylemiştim.  Aşağıdaki resimde “darbeci başının” bir general olduğu görülmektedir.  Buna açıklık getirelim.

Bizim memlekette 12 Eylül darbesi hariç bütün darbeler ve darbe girişimleri “düşük” seviyeli subaylar tarafından planlanmıştır. Tatbik sahasına konulacağı zaman “yüksek” seviyeli bir subay “aranmış” ve getirilmiştir.

İşte 27 Mayıs darbesinin “başına” son dakikada Cemal Gürsel böyle getirilmiş “paşadır”. 

Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi; Papazından Hahamına  kadar milletimizin tepesine “binenlerin” ve daha acısı milletimizin parasıyla satın alınıp ellerine verdiğimiz silahları milletimize doğrultarak papazını ve hahamını milletimize musallat edenlerin fotoğrafıdır.

 

 

Darbeye “maruz kaldık” diyenlere gelince:

Bunlar ortaya çıkan “mağduriyeti” oya tahvil etmeyi “becermişlerdir”.

“Oya tahvil” derken hem Süleyman Demirel’i kast ediyorum hem daha sonrakileri.

Mesela post-modern darbe girişimi veya  15 Temmuz darbe girişimi.

Bunun ikisi de darbe girişimiydi

Peki, bunların “mağdurları” ve “kazananları” kimdir?

Son 25 sene içindeki gelişmeleri dikkatlice tahlil ettiğiniz zaman “mağdurlar” ile “kazananların” aynı taraf olduğunu dehşetle görürsünüz.

O zaman şu sorunun cevabını bulalım:

Kaybedenler kim?

Kaybedenler milletin ta kendisidir.

Mazlum olan millettir.

Mütedeyyin insanlardır.

Bu ülkede “birileri” iktidar ve koltuk sevdası uğruna milletimizin temel değerleriyle oynamaktadırlar.

Bir kısmı “cepheden” saldırıyor bir kısmı “savunuyor” görünerek iktidarlarını devam ettirmektedir.

Milletimiz bunları görmeli ve uyanmalıdır…

Vesselam…

Yorumlar