NEPOTİZM’İN SİYASETE HÂKİMİYETİ

Bir ur gibi sarıp kuşatıverdi Türk siyasetini. Hangi partiye el atsanız biri diğerine namzet yarış halindeler adeta. Özellikle de metropol belediyelerin farklı ellerde olması böylesi bir patolojik konunun daha bir gün yüzüne çıkmasın da belirgin bir etkinlik sağladı.

Biri diğerinin ayıp ve utanmazlığını deklere ederken, bir başkası kendisinin arsızlığını afişe etmeye devam ediyor. Bize düşen ise, al birini vur ötekini repliğini dillendirmek.

Pek iflah olacak gibi de değiliz. Gün geçmiyor ki bir arsızlık ortaya çıkmış olmasın. Ve arsızlığın ortaya çıkmasına karşın, arsızlığın dahi ar ettiği bu durumdan, faillerin zerre kadar duyarsızlığını hangi kelime, hangi kavram ve hangi tanımlama ile betimleyeceğim noktasında maalesef aciz kalıyorum.

Öylesi pervasız şekilde işliyor ki bu nepotizm denen arsızlık, kendisini en açık, en çarpıcı ve en göze batan noktalar da dahi göstermekten de imtina etmiyor. Toplumda ki duyar ve kınama eşiğinde ki cılız etki bu edepsizliğin tırmanarak devam etmesine de imkan ve olanak sağlamakta.

Toplumun kahir ekseriyeti tam ve ciddi bir etkinlik göstermedikçe, toplumsal gücün ve yaptırımının boyutuna ve ehemmiyetine hâkim olamadıkça, korkarım ki artarak ve azarak devam edecek bu hastalık.

Etrafımda güvenecek başka kimseyi bulamadım gibi son derece sakat, sorunlu ve hatta hastalıklı bir ifade tarzını milletin gözlerinin içine bakarak söyleyebilme cüreti de, yukarıda izahını yaptığım yaptırımın yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Böylesi bir ifadeyi kullanırken tüm hemşehrilerini karaladığının ve hatta ağır hakaret ettiğinin dahi farkına varamayan bu ehliyet fakiri insanların, milleti yöneten kişiler olması toplumsal marazımızın da sınırlarını ( sınırsızlık ) belirlemektedir.

Nasıl beceriyoruz böylesi tipleri seçmeyi!?

Ya da, seçtiğimiz insanların tıyneti bizden farklı değil diye mi böylesi bir ayracı kullanamaz olmamızın temel sebebi?

Sanırım, yok birimizin diğerinden farkı sonucunu çıkarmamız yerli yerinde olacak diye düşünüyorum. Birey ve toplum olarak kendi ahlaki tavrımızı, tutum ve davranış şeklimizi çek edecek cürete sahip olamayışımız, haliyle ya dilimizi kısaltıyor ve ya haklı itirazlarımızı haksız hale dönüştürüyor.

Kınadığımız, eleştirdiğimiz tavır ve davranışların çirkinliğinin tartışma götürür bir tarafı yok. Mesele, bu itirazları dile getirenler olarak bizlerin nitelik bakımından itiraz ettiklerimize oranla nereye tekabül ettiğimiz de.

Aynı şartlara, aynı imkân, olanak ve güce sahip olduğumuz da göstereceğimiz tavır ve davranışlarımızın ahlaki sikleti, nereye ve kaça tekabül eder sorusu, her bireyin kendisine sorması ama gerçekçi cevap vermesi, sorunun çözümünde ki temel aktör olacaktır.

Göğsümüzü gere gere, ben böylesi bir ahlaksız tavrın içerisinde olmam ve adalet sınırları benim kırmızı çizgimdir diyebilecek bir nitelik kuşanamadığımız sürece, bu patalojik ur artarak ve azarak devam edecektir.

Birey, içerisinde yetiştiği toplumun kültürü ve ahlaki seviyesinden bağımsız değildir. Her itiraz ettiğimiz kişi ve onun ahlaki yansıması, bizim o harcın içerisinde ki katkımızın da boyutunu belirlemektedir. Birey, topluma rağmen, toplumun dinamiklerine, kınayıcı ve yaptırımsal gücüne rağmen bir tavır takınamayacağı gerçeği, itirazı kabul bir düşünce değildir.

Evvela ve mutlaka toplumsal olarak ahlaki devinim ve dönüşümümüzü tamamlayacak, tamamlanmış bu dönüşümün de makul sonuçlar ve kişileri doğuracağını kabul etmeliyiz.

Her halve kar da ortaya çıkaracağımız kişi ve kişiler, bizlerden bağımsız olmayacaktır…