3140 Defa Okundu

Sosyal meseleler uzun bir dönemi içine alır. Bir insan ömrünü geçer.

Haber bültenlerinde her gün “sevgilisi” tarafından öldürülen kadınlar veya “nikahsız birlikte” olduğu kişi  tarafından mağdur edilen mağdureler yer almaktadır.

Hırsızlığın en hurda ayrıntısına kadar haber bültenlerinde çarşaf çarşaf ayrıntı veriliyor adeta teşvik edercesine.

Hırsızlık tepeden tırnağa memlekette.

Bütün bunlar sonuçtur, sonuç.

Bir millet olarak bir yerlerde kopukluk yaşadık/yaşamaktayız.

İşte bu kopukluk/irtibatsızlık bizi savuruyor bir o yana bir bu yana.

Bir yazı dizisi tasavvur ettim.

Buna “tefrika da” diyebilirsiniz.

Lisanda başladı bizdeki bu kopukluk ve halen devam etmektedir.

Dil/lisan vatan gibidir. Hatta vatandan öte kıymete haizdir.

Vatan kaybetmek tahammülü zor bir durumdur fakat dili kaybetmenin faturası tahayyül ve tasavvur bile edilemez. Bu bakımdan lisanımız olan Türkçe milletçe varlık sebebimizdir.  Dilimize sahip çıkmak hepimizin görevidir/vazifesidir.

Bu vazife öncelikle “aydın” olarak ifade edilen münevverlere ait olmalıdır. Münevver/aydın tefekkür edebilen, sosyal ve siyasi meselelerde kanaatine müracaat ihtiyacı hissedilendir.

Münevverin fonksiyonu sadece bu kadar değildir. Ayrıca ondan sosyal barışın tahkiminde anahtar rol oynar/oynaması beklenir. Tefekkür etmek/edebilmek sosyo-kültürel bir iklimin tabii bir sonucu olarak değerlendirdiğimiz takdirde bu sonuca ulaşabilmenin mümkün olabilmesinin ön şartlarından biri kelime ve kavram/mefhum zenginliğidir. “Kavram” kavrayış, “mefhum” anlamak ve hemen peşinden idrak etmek anlamına geldiğini hatırlarsak; Birbirini “anlayan” fertler topluluğu millet olmanın en temel unsurlarından biri olarak görülebilir.

 Kelime ve kavram zenginliğinin temini, sosyal bir mesele olması itibariyle, nesilleri içine alan uzun bir devrenin mahsulüdür. Uzun bir dönemi içine alan kelime ve kavrama, sosyal yapının kristalize olmasını mümkün kılan irfanı da ilave edersek lisan meselesinin hayatiyetine işaret etmiş oluruz.

Kelime-kavram/mefhum ve irfan olarak formüle ettiğimiz bu yaklaşım ile milletçe kültürel mevcudiyetimizi “garanti” altına aldığımızı tasavvur edebiliriz ama acaba bu kâfi midir?  Yeterli olmadığı kanaatiyle diyebiliriz ki, bahse konu formülü nesilden nesile intikal ettirmek mecburiyeti vardır. Nesiler arası kopukluğun olmaması halinde ancak sosyo-kültürel bünye tahkim edilir/güçlenir ve böylece millet olmak şuurundan söz edilebilir.  Nesiller arası iletişimin/irtibatın zayıflama nişanesi/göstergesi olarak ilk nazarda dikkatlerimizi çeken kavram “sadeleştirmedir”.

Farsça bir kelime olan “sade” lügatte “süsü püsü olmayan, süsten ve gösterişten uzak olan, süssüz, gösterişsiz, yalın, karışıksız, katkısız, derin düşünemeyen, bön, saf” şeklinde tarif edilmektedir.

Bu tariften hareketle “Sadeleştirme” ifadesini  “karışık olmayan”, “tek cins”, “mütecanis” ve “homojen” şeklinde anlayabiliriz. “Sadeleştirme” kavramını Türkçemize tatbik ettiğimizde “karışık olmayan” ve “anlaşılabilir” olarak ifade edebiliriz ve bu kavramı makale başlığımız olan “nesiller arası iletişimi” dikkate aldığımızda çok ilginç bir durumla karşı karşıya kalırız.

Şöyle ki; Bir nesil önce veya birkaç nesil önce kaleme alınmış bir metnin “sadeleştirilmesi” demek, bahse konu metnin “anlaşılabilir” olması veya “karışık olmaktan çıkarılması” demektir. Bu “tuhaf” durumdan iki netice çıkarmak mümkündür: Birincisi; Önceki nesiller “anlaşılamaz” ve “karışık” bir lisan kullanmışlardır. İkincisi; Sonraki nesiller asırlarca milletimizin iktisap ettiği ve kullandığı kelime ve kavramları muhafaza etmemiş/edememiş, ecdadının dilini anlayamaz/anlamaz hale gelmiştir.

Fert hayatında olduğu gibi millet hayatında da canlılık ve dinamizm vardır. Milletlerin ihtiyaçlarına mukabil olmak üzere yeni kelimeler lisanımıza girer/girmelidir. Bu, hayatın akışı/cereyanı içinde olması gereken bir durumdur.

Fakat unutulmamalıdır ki lisanımıza giren/girecek olan kelime ve kavramlar ihtiyaç zaruretine binaen olmalıdır. Yukarıda lisanımızı vatana teşbih etmiş ve hatta “vatandan öte kıymete haizdir” demiştik. Nasıl vatanımızın hududu varsa ve bu hudud namus gibi hassasiyetle korunuyorsa, sınırımızdan ecnebinin/yabancının (düşman) girmesi engelleniyorsa; lisanımız için de aynı hassasiyet gösterilir/gösterilmelidir.

 “Yabancı” kelimesi üzerinde biraz durmamız gerekir. Hangi kelime “yabancıdır”, hangi kelime Türkçedir”? Burada lisanıyatçılaramızın sahasına girerek etimolojik bir münakaşaya kapı aralayacak değilim ama müşterek varlığımız olan Türkçemiz ile alakalı olarak bilinen bir hususu burada hatırlatmayla iktifa edelim: Türkçede iki tür kelime vardır; Birincisi kökü Türkçe olan kelimeler diğeri “fethedilmiş kelimeler”. Kökü Türkçe olan kelimeler zaten bizimdir ve bu hususta herhangi bir tartışma bahis mevzu değildir. Münakaşaya konu olan husus “fethedilmiş kelimelerdir”. Sadeleştirmeye tâbi olan husus da bu kelime/kavramlardır.

Öyleyse “fethedilmiş kelime” ne demektir?

 “Fethedilmiş kelimeyi” yine vatan benzetmesi/teşbihi üzerinden yapalım. İçinde bulunduğumuz ve son Türk yurdu olan Anadolu on birinci asırda fethedilmiş ve aziz ecdadımız tarafından bize emanet olarak bırakılmış ise Türkçemizde kullanmakta olduğumuz bazı kelimeler de “fethedilmiş” ve bize emanet edilmiştir. “Fethedilmiş” kelime/kavramları iki şekilde izahı edebiliriz: Birincisi ecdadımızın fethetmiş olduğu bölgelerden lisanımıza intikal eden kelimelerdir. Mesela “efendi, iskele” kelimeleri Rumcadan gelmiştir. “İmparator” kelimesi Mehmed-i Sani’nin (II. Mehmed) Doğu Roma İmparatorluğunu fethetmesiyle lisanımıza giren kelimelere örnektir. İkincisi milletlerarası  münasebetlerde siyasî ve ticarî zeminde başlayan ve devamında kültürel, lisanî, insanî, edebî  vs olarak devam eden safhada dilimize intikal eden kelimelerdir.

Bu vatan hepimizin, lisan da.

Hepimize ait olan bu vatan hem bizim hem de, gelecek nesillere tevdi edilmek üzere  emanettir.

Vatanı muhafaza lisanı muhafaza ile mümkündür. 

 

Yorumlar