1296 Defa Okundu

SEKSENİ devirmişti belki de.

Hâline bakılırsa hayatın tüm yorgunluk yükünü sırtına sarmış gibiydi.

Beli hafiften bükülmüş yürürken arada bir durup başını kaldırıyor ilerlediği istikâmete bakıp öyle devam ediyordu yoluna.

Sanırım bu gözleriyle yaptığı bir nevi “Yol temizleme” işlemiydi.

Takılıp düşmemek, yaralanmamak, başına iş açmamak için kendince bulduğu akıllıca bir yöntemdi.

YILLARDIR yalnız yaşıyordu.

Alışmıştı da buna, bir şikâyeti yoktu. Yine de ziyaretine gitmeme sevindiğini hissediyordum.

Daha bir canlanıyor, bedeni kuvvet buluyor, yerinde duramaz hâle geliyordu.

Yanında geçireceğim zamanı uzatmak için farklı hamleler yapıyordu hep.

“Hadi biraz yakacak toplayalım” bu cümlelerden biriydi, zira epeyce vakit alıyordu. O iş biterse “Hadi dereye inip birkaç bidon su taşıyalım” yine buna matuftu.

Hepsini yapıyorduk. Keyifle hem de…

Doğrusunu söylemek gerekirse onunla uzun sayılabilecek demlerde birlikte olmak benim de hoşuma gidiyordu. Zenginleştiriyordu sözleri de tavırları da…

O zaten bir bütünlük insanıydı.

Ayrıştırmaları, bölmeleri, ötekileştirme gibi çalışmaları doğru bulmuyordu.

Onun bu hâllerini kendime örnek almaya çalışıyor kimseye mensubiyetine göre daha yakın veya daha uzak davranmıyordum.

Onun için insanî erdemlerle yüklü olması muhabbet için yeter sebepti. Sevmek için de…

Bizim düşünce evrenimizden uzak hatta kimi zaman karşı ve ateşli saldırıcısı olan bazı arkadaşları da alıp onun kulübesine gittiğimiz olmuştu. Diğer götürdüğüm kişilere nasıl davranmışsa onlara da muamelesi değişmemişti.

Sanki kırk yıldır aynı sofranın üzerindeki çorba kâsesine birlikte kaşık sallamış iki kardeş duygusu veriyordu insana. Bu hallerini gözledikçe gıpta duygularım kabarıyordu. Minnettarlık hislerim arkasından sökün ediyor sonrasında ise şükrana bağlanıyordu mesele.

Dedim ya; o bütünlüklü bir insan… Bütüncül bakabilen bir kalbin sahibi.

SON gittiğimde de âdetimiz değişmedi.

Yakacak bir şeyler aramaya çıktık.

Öyle her bulduğumuzu almıyorduk. Gerçekten kuru olup olmadığına muhakkak bakıyorduk. Bir açıklama duymadım ama canlı mı değil mi kontrolüydü bu.

Bu defa bu iş daha uzun sürdü, akşamın karanlığı çöktüğünde ancak dönebilmiştik.

Yorulmadık diyemem. En azından kendim için diyemem.

Bu halsizliğimi fark etti ve “İftara beraberiz nazarım” dedi.

“Eyvallah Sultanım” diyerek henüz cevap vermiştim ki sen şimdi şu ağacın altında dinlen azıcık.

“İftar işi bende” dedi.

“Aman efendim” diyerek itiraz edecek oldum ama kabul görmedi.

DALIP gitmişim.

Yıllardır uykusuz kalmışların durumuna düşmüş gibiydim. Gözlerimi açtığımda neden böyle olduğu üzerine düşünmeye çalıştım. Sanırım bunun emniyet ile güvende olmakla yakından alakası var.

İnsan itimat etmediği ve değer bulmadığını düşündüğü bir mekânda gönül huzuru ile kendisini uykunun huzurlu kollarına bırakabilir mi hiç?

Bırakamaz, asla.

Sanırım burası da bana iyi gelen, kendimi huzurlu ve emniyette hissettiğim nâdir yerlerden…

Gözlerimi açtığımı fark ettiğinde güneşin sabahları kâinata en tatlı hâliyle gülümsemesi gibi gülümsedi. İçimi ısıttı.

İyi ki, gelmişim.

BÜYÜK taşların yan yana getirilmesiyle oluşan bir ocak kurmuştu. Üstüne sacını koymuş altındaki okunlar ses çıkararak yanıyordu. Çıkan dumanı seyretmek bile insana sekînet vericiydi.

Sacın etrafına mantarları dizmiş oyuk iç kısmında kavurma yapıyordu. Elindeki tahta kaşığı konserleri yöneten şeflerin çubuklarını kullanması gibi zevkli bir ritim ile bir bu yana bir o yana çeviriyordu.

Muhteşem bir iftar oldu. Yıldızı bol otellerin restoranlarının asla yanından geçemeyeceği bir lezzetti bu.

AKŞAM namazını birlikte eda ettik.

Okuduğu âyetlere ağaçların yaprakları, kurtlar, kuşlar eşlik ediyorlardı. Böyle hissediyordum.

Sonrasında bir dua etti ki, ömrümde benzer yangını bol bir dua işittim diyemem.

Uzunca sürdü.

Kimi zaman hırıltılı bir sesle Kur’an-ı Kerim’den okunan peygamber duaları, kimi zaman eller duada uzun sessizlikler…

Sonra birden Fahr-i Kâinat Efendimizin adının gönlünden diline gelmesi ve boğazda düğümlenen hıçkırıklar…

O akşam ilk kez aklıma gelen şu cümleyi unutmamak için içimden tekrar edip durdum: “Bazı yanaklar mağfiretin gözyaşlarına nasıl da alışık…”

SONRASI çay faslı.

İşin en tatlı tarafları burada kendini açığa vurur. Söz kelebekleri dudaklar üzerinden hareket etmeye başlarlar. Onun o tatlı dudak kıvrımlarından kanat açan her hece kelebeğini gönlümde konuk edebilmek için tüm dikkatimle dinliyorum.

Muhabbetin kazanı ne harlandı, ne harlandı. Sohbetin sevdadan yumağı nasıl da açıldı.

Derinleştikçe derinleşti.

Hem dikey, hem hayat gidiş gelişler oldu.

MUHABBETİ geceye iliklediğimizde bir şeyler sormak istedim, şahsıyla ilgili.

Anladı tabi, fırsat vermeden şunları söyledi.

“Eğri çizgiyi doğru devam ettirdik. Çizgi eğri olduğundan doğru menzile ulaşamadık. Bunu ummuştuk oysa.  Bu uğurda inanılmaz bir ihlasla yürüdük. Nice fedakârlıklar yaptık. Çok geceler uykusuz kaldık. İbadetler yaptık. Gözyaşı döktük. Hepsi neticesiz kaldı. Çünkü çizgi eğriydi, bizim doğru yürüyüşümüz bir işe yaramadı.”

Sarsıldık ve sustuk.

“Yıllarca kendini tevhit yolunda yürüyen, muvahhit zanneden ama şirk kuyusunun dibine düşmüş bir insan olarak yaşadık.”

“Nasıl, neden” gibi bir şeyler saçmaladım.

“Çünkü hiç Kur’an okumamıştık anlayarak… İdrak ederek…” dedi.

Gece tüm ağırlığını omuzlarıma vermiş gibiydi. Sohbetin ilk kısmıyla kendimi muhabbetin zirvelerinde seyran eyleyen biri olarak görürken şimdi kalbim sıkışmaktaydı.

“Böyle olur” dedi “Bazı ameliyatlar…”

Kısa bir sessizlikten sonra “Çık oradan” dedi. “Eğri çizginin doğru yolcusu olunmuyor…”

HAYATIMIN en esrarengiz gün ve gecesini yaşamıştım ve kendi miladımı bu tarih olarak koymuştum.

Döndüğümde Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in eğrilik geçen bazı âyetlerine bakmış burada da epeyce cebelleşmiştim kendimle…

Cesaret edebilecekler için şuracığa yazayım: Bakara Sûresi 185-256, Âl-i İmrân Sûresi 7-8-71-99, A’râf Sûresi 180, Tevbe Sûresi 117, Hud Sûresi 19, İbrahim Sûresi 3, Nahl Sûresi 9, Kehf Sûresi 1-2-3-4, Fussilet Sûresi 40 cı âyetler.

Hadi size kolay gele.

Ya Selam!

Yorumlar