1116 Defa Okundu

İMAN ve tevhit ehli olanların meşruiyet kaynağı hiç şüphesiz ki, Kur’an-ı Kerim ve vahyi bizlere getirip ulaştıran itaat ile emrolunduğumuz Fahr-i Kâinat Efendimizdir.

Kendimizi dayandıracağımız yegâne nokta burasıdır.

Meşruiyetimizin kaynağı burasıdır.

Herhangi bir düşüncemizin, fikrimizin ve eylemimizin doğrulanacağı merkez Kur’an ve Efendimizdir.

Bu yasaya uygunluk demektir.

Hükmü altına girmektir.

Bir fiilimizin doğru olup olmadığının tespit ve teşhisi bu şekilde gerçekleşir.

Biz Müslümanlar yapıp ettiğimiz şeylerin kaynağını buraya dayandırmak zorundayız.

Eğer ef’alimiz buradan olur almazsa onun doğru olduğunu savunamayız.

KUR’AN-I KERİMİ okumak, öğrenmek ve anlamak öncelikli görevimizdir.

Bundan daha ehemmiyetli bir vazifemiz yoktur.

Olmamalıdır.

SEVGİLİ Peygamberimizin muhteşem örnekliğinde yerini bulmayan davranışlarımızın meşruiyetinden, geçerliliğinden bahsedemeyiz.

Buradan onay almayan hiçbir faaliyetin makbûliyetinden bahsedemeyiz.

Onu bize Yüce Rabbimiz değişmez bir örnek olarak sunmuştur.

Yolu, yolumuz olmalıdır.

İzinden yürümeli, kendimizi bu izin neresindeyiz diyerek sorgulamalıyız.

BİRİNİ Mİ seveceğiz?

Sevelim ama meşruiyetini Kur’an ve Efendimizde bulmalıyız.

Birine bir şey mi söyleyeceğiz?

Söyleyelim ama kaynağını ve tarzını buradan almalıyız.

Biriyle bir alış veriş mi yapacağız?

Yapalım ama köklerini buraya dayandırmalıyız.

Evlenecek miyiz?

Esasını, şeklini ve usulünü buradan alacağız.

Boşanacak mıyız?

Başka çaresi kalmamışsa yapalım ama burada getirilen emir ve yasaklar çerçevesinde ilerlemeliyiz.

Borç alıp, borç mu vereceğiz?

Elbette sosyal hayatın bir gereğidir ve yapılmalıdır. Ancak yine Kur’an ve Sünnet ölçülerinde yerine getireceğiz.

Huzurlu bir aile hayatı mı tesis edeceğiz?

Kur’an ve Efendimizden başka müracaat edeceğimiz kaynak yoktur.

Namazımız, niyazımız, orucumuz, haccımız, zekâtımız hep buna göre olacaktır.

Hayatın tüm alanlarını bu esas üzerine tesis edeceğiz.

Zira meşruiyetini buradan almayan her şey inanmış bir kalbin sahibi için bâtıl olacaktır.

HÜKÜM çıkarmayı elbette hevamıza göre yapamayız.

“Bana göre böyle” hoyratlığı gösteremeyiz.

Kendimize uygun gördüğümüz bir fetva arayışına girme kurnazlığına pirim veremeyiz.

Kur’an’ın ve Sünnetin buyurduğu emirleri esnetmek için farklı arayışlara giremeyiz.

İşimize gelmezse de “Bu böyledir” diyeceğiz.

Canımızı acıtsa bile yerine getirmek için gönüllü olacağız.

Kur’an ve Sünnet buyruklarında bizim için hayat olduğu şuuru ile hareket edeceğiz.

Cenâb-ı Hakkın fıtratımıza uygun olmayan bir emirde bulunmadığına adımız kadar emin olacak en küçük bir kuşkuya bile düşmeyeceğiz.

İman etmenin aynı zamanda güvenmek olduğu bilincini kuşanacağız.

HİLE yoluna başvurmak bir mü’min için yakışıksızdır, bileceğiz.

Arkadan dolanmakla sadece kendimizi kandırdığımızı görmezlikten gelmeyeceğiz.

Mânâ değiştirme ve tevil yolu ile doğru yolu eğriltmeyeceğiz.

Kur’an’da örneklerini bulduğumuz diğer peygamberlerin kavimlerinin tutumlarını inceleyip aynı durumlara düşmeyeceğiz.

Tahrif anlamına gelen anlam kaydırma gibi işlere tevessül ve iltifat etmeyeceğiz.

Başka türlü sırat-ı müstakimi nasıl bulacağız ki?

“Festakim Kemâ Ümirte” olarak hepimizin bildiği Hud Sûresi 112 âyetin gereğince “Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmakla” yükümlüyüz.

ELBETTE Kur’an’ı öğreneceğimiz kaynaklar olacak.

Tefsirlere müracaat edeceğiz.

Mealler okuyacağız usulüne uygun.

Hocalar edineceğiz ilimlerinden yararlanacağımız.

Sohbetlerinden feyz alacağımız kendini Hakk yoluna adamış meşruiyetin sadece Kur’an ve Sünnette olduğunu söyleyen hikmet arayıcılarını dinleyeceğiz.

Efendimiz gibi âbid olmayı seçen bunu avam işi görmeyen diri gönüllerden kalplerimize muhabbet serpeceğiz.

Ehl-i Beyt gibi vahyin talimini Peygamber evinde yapan yücelerimizin söz ve eylemlerinden örnekler alacağız.

Sahabe Efendilerimizin gelen âyetleri anlamak ve uygulamak için gösterdikleri çabaya bakıp bizler de onların izini süreceğiz.

Bu uğurda muhakkiklerin gösterdiği çabaları dikkate alacağız.

Hadisleri tedvin eden muhaddisleri, Kur’an ve hadislerden hüküm çıkaran mezhep imamlarımızı ciddiye alacağız.

Efendimizin ahlâkını yaşamanın gayesi hâline getirip pratiğe çeviren zühd ehli sûfileri örnekleyeceğiz.

Bunlara nüfûz etmek için anlama çabalarımız hiç bitmeyecek.

Bireysel sorumluluğumuzun bilincinde olarak her dem bunun peşinde olacağız.

Meşruiyeti ancak o zaman anlayıp tam uygulayabileceğiz.

HAYATIMIZIN temel amacı bu olduğunda başka meşruiyet arayışları içine girenleri Allah’ın izniyle görüp fark edeceğiz.

Kritik nokta burasıdır.

Çünkü aldanışımızın mazereti olmayacaktır.

Teyit etmediğimiz ve doğruluğuna kanaat getirmediğimiz bilgilerle amel etmeyeceğiz.

Kulluk sorumluluğumuzu başkalarına yıkmak gibi bir lüksümüzün olamayacağını bileceğiz.

Ben anlatılanlara körü körüne inandım diye aldanmış olmayı mü’min ferasetine uygun bulmayıp meşruiyetini Kur’an ve Sünnetten almayan kişisel yorumları yaşama prensibimiz hâline getirmeyeceğiz.

ALLAH’IN bize isim olarak seçtiği Müslüman olma aidiyetinden başka ikinci isim alma çabalarına girişmeyeceğiz.

Rabbimizin bizler için uygun gördüğü bu vasfı kendimize yeterli görecek ve ikinci meşruiyet ve aidiyet ihtiyacına lüzum görmeyeceğiz.

Müslüman ve mü’min olmasının dışında inanmışları kendimize yakın bulmak için başka mensubiyetler aramayacağız.

Bunun Allah’ın bize uygun gördüğü isimlendirmelere razı olmamak gibi bir anlam taşımış olması ihtimalinden tedirgin olacağız.

YILLAR önceydi.

Bir gençlik arkadaşım beni sevdiğini ve ilmine güvendiğini belirttiği bir ağabeye götürmüş ve okuldan arkadaşım diyerek takdim etmişti.

Tanıştırıldığımız kişi çok resmi ve profesyonel bir soğuklukla karşılamıştı. Bir iki kelamdan sonra beni götüren arkadaşa “Bizden mi?” diye sormuş “Biliyor” diye cevap alınca birden değişmiş ve kırk yıllık ahbap gibi davranmaya başlamıştı.

Hayretler içinde kalmıştım.

Ben de Müslümandım, onlar da…

Demek ki, dostluk, muhabbet ve güven için bu yeterli gelmemişti onlara. Başka bir meşruiyet aramışlar bulunca da samimiyet göstermişlerdi.

Sonraki yıllarımda da başka meşreplerde benzer davranışlar gördüm.

Çok iyi insanlardı esasında ama neden ikinci bir onay halkası arıyorlardı Müslüman olmaktan başka?

Belli ki, onlarda böyle görmüşlerdi.

Yaşadığım bu olaydan sonra hiç kimseye bir mensubiyet sormadım.

Samimiyet ve güven için Müslüman olmalarını yeterli gördüm.

O gün bugündür bu “Çifte Meşruiyet” kavramı zihnimde çakılı durur.

Ya Selam!

Yorumlar