1748 Defa Okundu

BÖYLE derlerdi.

Kadıkko, Çerkesce Kadıoğlu anlamına geliyor.

Sülalemize verilen isim.

Bende bu sebeple Kadıkko Ramazan Canbolat diyerek söze başlamış oldum.

Yıl dediğin ne ki, işte geldi geçti.

Bir sene oldu toprağı ile buluşturmamızın üzerinden.

Allah hem babamdan hem hayatın öte yakasına göçmüş tüm iman ehlinden hoşnut olsun inşallah.

VAKTİYLE dedem Münir Efendi tahsilini de gerçekleştirdiği Adana ilinde kadılık yaparmış.

O dönemlerde kadılar hukuk ile beraber medrese eğitimi ile de uğraşırlar.

Talebe yetirmekle meşgul olurlarmış.

Yozgat ve civarında oluşan bir kıtlık münasebetiyle ahali farklı yerlere geçici süreyle göçmüş. Bizimkiler de Adana’yı tercih etmişler.

Hangi vesileyle ne şekilde karşılaştıkları bilinmiyor ama Kadı Efendi bir şekilde büyük ninemizi genç kız iken görüyor ve ona gönlünü düşürüyor.

Allah’ın emriyle tâlip oluyor.

Kafkasya Sürgünü ile gelen ve Canbolat Çerkes Bey olarak anılan büyük dedem dönemin şartlarını ileri sürüp tekrar kızıyla görüşemeyebileceğini ifade ile bu isteğe rıza göstermiyor.

Konu üzerinde ikna edici ısrarlar devam edince “Köyümüze gelirseniz olur” diyor.

Bunun üzerine Kahramanmaraş Elbistanlı olan büyük dedem Kadı Münir Efendi görevlerini bırakarak Yozgat İlinin Sarıkaya ilçesinin Karaelli adını taşıyan Kafkas göçmeni köye gelip yerleşiyor.

Kahramanmaraş Elbistan’da kalan akrabalarımız ile biz şimdiki nesil tanışmıyoruz.

Vaktiyle Eset dedemin ağabeyi Çelebi dedem mektuplaşmış ama sonra bu muhabere her nedense kesilmiş.

Akrabalarımızın bilinen ve köklü bir aile olduğu söylenirdi bize. Nakipoğulları veya Nakiboğlu ile İnanç soyadını taşıdıklarını söylerlerdi.

Kadı Efendi Dedem büyük bir âlim imiş. Mezar taşı o dönemin yoksul şartlarında bile kendisine yakışır şekilde ilmiye kisvesi olan sarıklı tarzında yapılmış.

Ailemin anlattıklarına göre köyümüzde caminin etrafında yıktırıldığı için artık maalesef bulunmayan küçük öğrenci hücreleri inşa ettirip burada talebe yetiştirmiş.

Bununla da yetinmemiş civar köylerde benzer hizmetler ifa etmiş.

Çocukluğumda, yetiştirdiği öğrencilerin torunlarının gelip yine torun olan Eset dedeme yerine yetirilemeyen bir vasiyeti ifa etmek ve teşekkürlerini iletmek üzere geldiklerini söyleyenlere rastlamıştım.

Vefanın ışıltısını kalbimde ilk o zaman görmüştüm.

BABAM, Çelebi dedeme kadar isimleri yazılı olan Hüseynî şecereye sahip bulunan bir müderrisin torunuydu.

İmanı kaviydi.

Sarsılmazdı.

İnançlarını gerektiğinde savunmaktan da geri kalmazdı.

TEVHİD ehliydi.

İmanına bir şey karıştırdığına hiç şahit olmadım.

Kimseyi bulunduğu mevkiden daha yukarıya taşıyarak bir sevgi kayması yaşamadı.

Bunun bir neticesi olarak da kimse için aşırı yüceltici bir tavır takınarak yanlışa yönelmedi.

Allah’ı sever gibi kimseyi sevmedi.

Peygamber Efendimizi sever gibi kimseyi sevmedi.

Ama âlime hürmet etti, ârife saygılı davrandı, hocaları dinledi.

Herkese olması gerektiği şekilde muhabbetini gösterip davranışını yine olması gereken ölçülerle kurguladı.

Zaten bu imanın da, tevhidin de, adaletin de bir gereğiydi.

Çok şükür evlatları olarak ben ve kardeşlerim Cengiz, Celal Bayar, Hayati Ahmet ve Reyhan babamızı hep böyle gördük.

Onun imanına ve bu imanın aydınlattığı hayatına şahit olduk.

MEDRESE ehli değildi ama malûmat sahibiydi. Zira gelenek bir şekilde sürmüş köyün o dönem müderrisi Nâci Hafızdan Arapça ve diğer ilimleri tahsil eden öğrencilerinden bir kaçı köyün tümünde olduğu gibi bizim odamızda da misafir ediliyordu.

Babamın, kardeşlerinin, kuzenlerinin kulağında bu sebepler hep “Nasara, Yansuru, Nasren” fiil çekimlerinin uğultusu vardı.

Ve daima en güzel hatıraları arasında anlatırlardı.

RENÇBERDİ.

Tarla ve tapan ile uğraşırdı.

Çevresindeki köylere göre oldukça verimsiz olan topraklarına emek vererek elde ettiği mahsule şükretmeyi bilerek yaşardı.

Ama yetmediği yerde gurbete gidip sair aylarda çabaladı.

Kerpiç kesti. Briket yaptı. İnşaatta çalıştı.

Evine helalinden rızık getirmenin peşinde oldu.

KARDEŞLERİNİN gurbete gitmesi ve onların büyükleri olması münasebetiyle köyde kalma ve işleri kotarma vazifesi ondaydı.

Babası dedem Eset Efendi titiz bir kişiydi. Otoriteydi.

Sözü tutulur, sohbeti dinlenirdi.

Köy odamız sürekli muhabbete gelenler ile misafir olarak köyün dışından düşenlerle dolup taşardı.

Onların hizmetleri, yemekleri de hep babamın üzerinden yürüyordu.

Amcalarının kış aylarında ev damlarının kürünmesi bile başlı başına bir işti.

Hiçbirinden çekinmezdi. İşten hiç korkmazdı.

SOSYAL bir insandı.

Köyün bizim taraf mahallenin çobanının tutulması, sürüye katılacak koyun ve keçi sayılarının hesap kitap işleri hep babamın elinden geçerdi. Saatli Maarif Cep Takvimi her sene yenilenirdi.

Aynı şekilde köyde gerçekleşecek düğünlerde birazda sert görünümü sebebiyle tercih edilen kahyâsı idi. İşini gücünü bırakır hiç üşenmeden koşturur başarıyla tamamlayıp mutlu olurdu.

VEFALIYDI.

Rahmetli annem yüksek şeker hastalığı sebebiyle sıkıntılar yaşıyordu. Görmesi azalmış işitmesi zayıflamıştı. Son beş altı yılı anneme hizmet etmekle geçti.

Yemeklerini yaptı, üstünü başını yıkayıp giydirdi. Evin diğer işleriyle beraber annemin titizliği ve birazda inatçı yanına karşı ince bir siyaset ile işi düzgün götürdü.

Allah her ikisinden de razı olsun.

ANNEM göçtükten sonra direndiği için biraz zorlansak bile kardeşlerimle yanımıza İstanbul’a almayı ikna edip başarmıştık.

Dostlara anlatırken bizlerle geçen zamanı tarif için “Altın yıllarım” diyordu.

Bizlerle çok mutlu olmuş, bir ömrün yorgunluğunu ve travmalarını yanımızda atmıştı.

Evlatları ve gelinleri olarak el üstünde tuttuk.

O bizim yanımızda kalmıyor biz onun yanında misafirdik sanki.

Her sabah iş için evden çıkarken hep sorduğum iki soru şuydu: Baba müsaaden var mı? Akşama bir şey istiyor musun?

Her yere beraber gittik.

Camiye, dergâha, konferansa, konsere, radyoya, televizyona, fuara, pikniğe, her yere…

Hatta Üsküdar Mai Cafe’de “Oğul Soruyor Baba Cevaplıyor” şeklinde bir baba oğul muhabbet gecesi etkinliği yapmıştık.

EVİMİZE gelen misafirlerle iyi bir iletişim kuruyor sohbetin kazanını harlıyordu.

Sohbetlerinde muhakkak Kara Davut’tan bahsederdi.

Kayınpederine ait kaybettiği bu Osmanlıca kitabı benim bulmadığımdan da hafif tertip yakınırdı. Ahmediye, Muhammediye ve Hz. Ali’nin Cenk Kitapları onun için kıymetliydi. İmam Gazali’nin bugüne kadar bilinmeyen yeni bulunan bir kitabını alıp hediye etmiştim. Vefat etmeden önce onu okuyordu.

Konuklarımıza buralardan bahis açar sözü üçler, yediler, kırklar ve üç yüzlere muhakkak getirirdi.

Seviyorlardı karşılıklı… Hatta artık birbirini heyecanlandırıp kızdırabilecek mevzulara kadar her şey biliniyordu. Ve bizler muhabbet sırasında yer yer sözü buralara getirip tatlı tatlı sıkıştırıyorduk.

ÜZERİNDEN bir sene geçti.

Geçen sene bugün vuslat etti babam. Allah rahmet eylesin.

Biz ondan razıyız, Rabbimde razı olsun.

Ya Selam!

Yorumlar