2324 Defa Okundu

Değerli Dostlar

Kendi halkına zulmeden devlet deyince ilk aklınıza gelen devletler diktatör devletler oldu değil mi? 

Evet çünkü o devletler, iktidarları uğruna veyahut hükümdarlığının düşmesi tehlikesiyle, kendisine muhalif olan milletini öldürmekten çekinmemiş, eziyet etmiş, zulmetmiş,  tehcir etmiş ve yaşam hakkı tanımamış hükümdarlara sahip devletlerdir.

Bunu düşünmekte son derece haklısınız. 

Zira;

Kendi milletini seven bir hükümdar, elbette milletinin daha rahat yaşaması ve yaşam şartlarının iyileşmesi için çalışan ve o vazifeyi kendine görev sayan bir anlayışla devleti yönetmesi gerekir. Mantıken bu böyledir. 

Tarihte sosyal devletlerin, halkını rahat yaşatmak için yaptıklarına bakacak olursak eğer, hepsinde ortak bir nokta görürüz. Bu ortak nokta halkın hayat standartlarının nasıl daha iyi hale getirilebileceği ile ilgili olmuştur. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturu hâkimdir tabiri caizse. Yani halkı, zulüm altında olan, geçim derdinde olan, ya da inanç noktasında özgür olmayan bir devletin, uzun sürelerce yaşadığı pek görülmemiştir.  Bu yaşama süreleri de baskı ve şiddet ile sürdürülebilir olmuştur. 

Ancak sosyal devletler kendi halkının refah seviyesini yükseltmek için her türlü doğal kaynağı bulmak, sanayi ürünlerini üretmek, temin etmek ve hatta bu refahı karşılayabilmek için savaşlara girmeyi dahi göze almak zorunda kalmışlardır. 

Mesela Amerika, şu anda dünyada en büyük sosyal devlettir. Bunu istisnalar haricinde ana hatlarına bakarak kesinlikle söylemek mümkündür. Zira bu devletin dünyada estirdiği terörün, bir sürü zayıf ülkeyi sömürmesinin ya da kan dökmesinin ana sebebi kendi halkına yüksek seviyede yaşam şartlarını sunabilmektir. 

Haa bu konuda ne kadar haklıdır konusuna girmiyorum. Bizim bu yöntemi tasvip etmemiz zaten mümkün değildir. 

Ancak olaya Ana hatlardan bakacak olursak; 

Açıkçası ABD, tüm dünyada koruma vaadiyle çöktüğü devletlerden aldığı petrol ile kendi halkına ucuz yakıt sunabilmekte, kendisini Dünya’nın hamisi zannederek zayıf devletleri sömürüp, estirdiği terörü ile kaliteli ve çeşitli gıda, barınma ve hayat standartı olarak ülkesine ve kendi halkına sağlayabilmekte, Ekonomik gücünü kullanarak halkına dünya üzerinde rahatça gezebilecek bir özgürlük sunabilmektedir.

Bu olaya Amerika halkının gözünden bakacak olursanız eğer, devletlerinin yaptıkları zulümlere siz de hak verebilirsiniz. 

Çünkü Amerika halkı bu zulümlerin kendi halkının refahı için yapıldığını düşündükleri için devletlerine sahip çıkmaktadırlar. Amerika askerlerini, bizim gibi bir imanları olmadan, vatan sevgileri olmadan dünyanın öbür ucunda tutabilen, onlara savaşma gücü verebilen yegâne güç, devletlerinin onlara sağladığı ülkelerindeki emniyet, yüksek ücretler ve sosyal haklardır. 

Bir de Osmanlı Devleti’ne bakalım, konuyu daha açık ifade etmek adına kısa bir anekdot aktarmak istiyorum. Bir gün hazineden sorumlu paşası Kanuni Sultan Süleyman Hz.’lerine gelerek hazinenin biraz sıkıştığını ve bir ek kaynak bulmaları gerektiğini bildirirken kendi fikrini de beyan ederek ”Hünkar hazretleri bir kereliğine büyük tüccarlardan cüzi bir vergi alsak bu açığı kısa sürede kapatırız” demiş. Bunun üzerine Sultan Süleyman Han hiddetlenerek ayağa kalkmış ve “bre melun bana halkı haraca kesmemizi mi söylüyorsun yıkıl karşımdan” diyerek kovmuştur. 

Bakın paşanın talebinin “bir kereliğine” ve “sadece büyük tüccarlardan” diye başladığını özellikle vurgulamak istiyorum. Ancak sosyal devlet olma gereğidir ki Sultan Süleyman buna çok sinirlenmiştir. 

Ayrıca Osmanlı devletinde Osmanlı halkından yalnızca Allah’ın belirlediği vergi, yani zekât, öşür gibi ana vergiler alınır, ekstra bir vergi kesinlikle alınmazdı. Ekstra vergiler bu topraklarda yaşamak isteyen ecnebilerden alınırdı. Çünkü Osmanlı Devleti bu topraklarda yaşamak isteyen yabancıların, aynen bugün Amerika Devletinin yaptığı gibi, can ve mal güvenliğini temin etmişti. Bu topraklara giren her insan, devletin himayesinde kendi inançlarında özgür bir şekilde yaşayabilme teminatını almış oluyordu. Ve tabii ki bunun bir bedeli olarak da vergi alınırdı. Yani bugünkünün tam tersine. Ne komik değil mi ? 

Bugün ülkemizde yaşayan ve her türlü vergiden muaf olan yabancıların kendi halkımızın yıllarca biriktirerek sahip olabildiği mülklere çok uygun fiyatlara sahip olması aslında bir nevi zulüm değil midir? 

Sadece şu sokağa çıkma yasağında dahi yabancı uyrukluların muaf tutulması kadar bir tezatlık yok mu? Yani virüs, bulaşmak için milliyete mi memlekete mi bakıyor anlamış değilim. Sadece Turizm sektörünün refahından dolayı bu mantık dışı kuralı koyanları Aklı-nizama davet ediyorum. 

Bizim Milletimizin elin gavuru kadar değeri yok mu? Sınırımızın hemen ötesindeki herhangi bir tüketim ürününe kendi ülkemizde üç katına sahip olabiliyoruz. 

Kullandığımız yakıttan cep telefonlarına, otomobilden bilmem ne ithal ürünlerine kadar konulan akıl almaz vergi oranlarıyla milletimizin bir ekonomik zulüm altında olduğunu görmüyor musunuz? 

Yakıt fiyatlarını kıyas ederken Avrupa ülkelerini temel alıp emekli ve asgari ücret ve maaşlarını hesap ederken 20 yıl evvelki iktidarları kıyas ederek “biz şu kadar zam yaptık” diyecek kadar basit, insanın aklıyla alay edercesine bir izahı kabul etmemizi nasıl bekliyorsunuz? 

Yirmi yaşında bir otomobile bile servet değerinde bir ödeme yapmak zorunda bırakılmayı hak etmiyor bu millet. 

Haber bültenlerinde sık sık kaçaklık haberleri görüyorsunuz. Kaçakçılığın tek ve tereddütsüz sebebi yüksek vergi oranlarıdır. Tabii yasal ürünlerden bahsediyorum. İnsanların bir mala sahip olması için ödeyeceği bedelin içinde malın bedelinin iki katından fazla vergi varsa eğer, doğal olarak insanlar o vergiden nasıl kurtularak o mala sahip olabilirimin arayışına giriyor. 

Ekonomi yönetiminin temel kaynağını vergiye bağlayarak devlet yönetilmez! Yani sosyal devlet yönetilmez. Eğer yüksek giderler varsa bunlar kısılmalı ve giderleri karşılayacak vergi haricinde kaynaklar bulunmalıdır. Tabii bu konu öyle iki satır yazı yazmak kadar kolay değildir. Ancak devlet yönetmeye talip olan insanların bu zorlu yollara hazır olması gerekmektedir. 

Yüksek vergi oranı beraberinde rüşvet, kaçakçılık ve yasal olmayan ticaret yollarını açar ki bir müddet sonra o halk devletini sevmez hale gelir. İsyan etmese de muhabbeti kalmaz. 

İkinci konu ise inanç noktası.

Biliyorsunuz ki yüz yıl önce inançlarımızdan dolayı düşmanlarımız tarafından kuşatıldık ve savaşın sonucunda düşmanlarımızın istediği bir devlet düzeninde yaşamak zorunda bırakıldık. Çünkü sahip olduğumuz değerler onların ortadan kaldırmak istedikleri şeydi. Ve bir anlamda da başarılı oldular. Daha sonra bir müddet o değerlerden uzak yaşamak zorunda kalan milletimiz, sonraki yıllarda yine filizlenmiş olan inançları ile yaşamak istedi. Ancak kurulan bu yeni devlette buna müsaade edilmedi. Yıllar boyunca inandığı dini gizli gizli yaşamak zorunda kalan bir millet olduk. 

Bence hala da öyleyiz. Her ne kadar son yıllarda daha rahat bir inanç özgürlüğü varmış gibi görünse de uzun yıllar bilmeden inançsız yaşamış toplumumuzun baskısından utanan çekinen ve aman boş ver diye Allaha havale edilen bir kanun düzenine mahkûmuz. 

Hristiyanların ve Yahudilerin daha özgürce yaşayabildiği, yabancı uyruğundan dolayı her türlü mülke üçte bir fiyatına sahip olabildiği, azınlık oldukları için daha bir sürü hakka sahip olabildiği ama kayıtlarda halkının yüzde doksan küsürünün Müslüman olarak geçtiği halde bu rahat ve konfora Müslümanların sahip olamadığı garip bir devlet düzenimiz var. Aslında azınlık kim burada siz karar verin. 

Yani halkına zulüm etmek sadece yukarıda yazdığım gibi muhalifleri sürgün ederek sıkarak boğarak topluca öldürerek yapılmıyor. 

Milletimizin maddi ve manevi olarak istediği özgürlüğü temin etmek vazifesinde olan devlet, şayet bu refahı sağlayamıyorsa bu da bir nevi zulüm çeşididir.

Ve bu zulmün cezasını Cenab-ı Allah mutlaka verecektir. 

Yıllar önceki yokluk yıllarını görüp bugün elbette daha rahat bir hayat yaşadığımızı, nankörlük ettiğimi söyleyecek büyüklerime şu izahatı yapmak istiyorum. 

Biz kadim bir milletiz, kayıtlarda birkaç bin yıldır devlet olduğumuz yazılıdır. Devlet olmayı yeni yeni öğrenmemize gerek yok. Sosyal devlet nasıl olunur, bunun yolunu ulu önderimiz, efendimiz’in hayatıyla ve devlet yönetimiyle bize bıraktığı mirastan da ayrıca biliyoruz zaten. Kendi ecdadımız dahi devletleri nasıl yönetmiş, nasıl kanunlar nizamlar koymuşlar, düzenler getirmişler hepsi belli hepsi yazılı. Bu yeni öğrenmemiz gereken bir konu değil. 

Mesele, yüz yıl önce bize zorla dayatılan bu gavur düzenini insanı ön plana alacak şekilde Allah’ın hak ve adalet düzeni ile değiştirecek cesareti gösterecek devlet adamlığı meselesidir. 

Velhasıl “sizin düzeninizi tanımıyorum” diyecek bir deli paşa lazım bize …

 

 

Saygılarımla…

 

Yorumlar