3124 Defa Okundu

Felsefe tarihinde mekâna çoğunlukla haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Zaten günlük hayatta da zaman ve mekân ikilisi söz konusu olduğunda sanki mekân hiç yokmuş ve önemsizmiş gibi davranıyoruz. Çoğu şeyin zamana bağlı olduğunu düşünmeye daha çok yatkınız. Halbuki tam tersi.

İşin aslı şu ki mekân zamanın değişimine göre şekil almıyor. Zaman mekânın hareketine göre şekil alıyor. Mevsimleri oluşturan şey yeryüzünün hareketi değil mi? Ayları, günleri ve yılları ayın ve güneşin hareketine göre ölçmüyor muyuz? Zamanı gösteren şeyin mekân olduğu gerçeğini unutuyoruz.

Bu gerçeği unutunca ne mi oluyor? Mekân zamana farklı şekillerde isyan ediyor. Kendi önemini bize tekrar hatırlatıyor. Mesela kışın ortasında yazı yaşıyoruz. Yazın ortasında şiddetli sağanaklara maruz kalıyoruz. İhmal ettiğimiz mekân faktörü medeniyetimizi de bizden alıp götürüyor.

 Müslümanların bugün etkisiz olmalarının önemli bir nedeni belli ki mekanlarını koruyamamaları ve yeni mekanlar inşa edememeleridir. Avrupa her şeyi Avrupa’yı merkeze alarak yapıyor. Bunda da başarılı. Peki Müslümanlar nereyi merkeze almalılar. İslam dünyası neresi?

Sadece kutsal zamanları yok Müslümanların kutsal mekanları da var. Bu mekanlardan kastımız sadece, Mekke, Medine ve Kudüs değildir. Biz Müslümanlar için İstanbul, Bağdat, Şam, Semerkant ve Buhara gibi şehirler de kutsaldır ve korunmalıdırlar. Mekân sizin değilse zaman da sizin değildir.  

Mekân sorunu oldukça eskidir. Aristoteles eserlerinde konuları ele alırken kendisinden önceki düşünürlerin fikirleri hakkında da bize çoğu zaman bilgi verir. O bu noktada felsefe tarihçisi gibi de hareket eder. Aristoteles’e göre tarihte “Mekân nedir?” sorusunu soran ilk kişi Platon’dur.

Aristoteles mekânı fiziki yer olarak görür ve mekânla ilgili görüşleri istisnalar hariç Müslüman filozoflar tarafından da benimsenmiştir. Bu konuda detaylı bilgi için Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin “Mekân” isimli maddesine de bakılabilir. Onun hocası Platon için ise mekân fiziki yerden daha fazlasıdır.

Nitekim bugün modern felsefede Platon’un mekân (khora) kavramının Aristoteles’in yer (topos) kavramından daha fazla tartışıldığını görüyoruz. Bu konuda özellikle Batı’da çok sayıda çalışma yapılmaktadır. Platon’da bir üçüncü tür’den bahsediliyor. Nedir bu üçüncü tür?

Bilindiği üzere Platon’da idealar dünyası ve onların yansımaları olan duyular alemi şeklinde ikili bir varlık ve bilgi anlayışı vardır. Fakat araştırmalar Platon’un Timaios isimli diyaloğunda bu ikili anlayışı üçlü bir anlayışa dönüştürdüğü ve düşüncesine üçüncü bir tür olarak mekânı da eklediği yönündedir.

Bu konu hakkında gerçek bir aydınlanmaya götürecek eserlerden biri de Doç. Dr. Muharrem Hafız hocanın Platon Felsefesinde Khora isimli çalışmasıdır. Kitap bir mekân tartışması başlatabilecek nitelikte zengin bir içerik sunuyor. Felsefe tarihi arka planı olanlar faydalanacaklardır.   

Açıkçası Platon’da da ondan sonra da mekân (Khora) kavramı sadece fiziki mekân olarak görülmemiştir. Mesela Hristiyan bazı düşünürler mekânı (khora) ruh olarak kabul etmektedirler. Bizim medeniyetimiz ise mekânı ruh olarak kabul etmese de ruhu olan bir şey olarak kabul etmeye yatkındır.  

Bu anlamda Hüseyin Su’nun “Müstear Adresler” isimli denemesi ise mekânı bu sefer edebi açıdan tartışmaya açıyor. Mekanların ruhları vardır ona göre. Bir mekân, hakkında sanat eserleri oluştukça daha ruhani hale gelmekte ve ömrü uzamaktadır. Mekân insanı insan mekânı etkilemektedir.  

İbn Haldun “Coğrafya kaderdir” demiş. Mekanlar niyetlere göredir, diyorum ben de. Bu anlamda her şey insanın ait olduğu yeri bilmesi ile başlar. Mekanlarımızı korumak zorundayız. Yeni mekanlar da kurmalıyız. Düştüğümüz yerden ayağa kalkmalıyız. Bir mekân tartışması başlatmalıyız.  

Yorumlar