DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK 

Neresinden tutsak elimizde kalıyor.  “Dindar gençlik yetiştireceğiz” deniliyor. Yarım düzineye yakın kilise tamiri yapıldı. Bazı kiliselerinin temelleri atıldı. Yeni bir “akide” daha öğrendik; Kilise temeli atılırken “besmele” çekiliyormuş. 

Neresinden tutsak elimizde kalıyor. 

“Dindar gençlik yetiştireceğiz” deniliyor. Yarım düzineye yakın kilise tamiri yapıldı. Bazı kiliselerinin temelleri atıldı. 

Yeni bir “akide” daha öğrendik; Kilise temeli atılırken “besmele” çekiliyormuş. 

Osmanlı Devleti’nde de kilise vardı ama hiçbir Osmanlı bürokratı alayı ile kilise açılışı yapmadı. Zira Osmanlı yönetimi ehl-i sünnet itikadına sahipti. Tanzimat ve Islahat fermanına kadar Osmanlı’da işler şirazeden çıkmamıştı. Bu tarihten sonra günümüzde yaşananların ayak sesleri duyulmaya başladı. 

Türkçe ibadet, dinlerarası diyalog, misyonerlik vs gırıla gitti. 

Meşhur gazeteci Şinasi’nin tekliflerinden biriydi “Türkçe ibadet ve Türkçe ezan” meselesi. 

Yıllar sonra 1932’den itibaren Türkçe ezan tatbik edildi.  1950’de halkın baskısıyla kerhen de olsa ezan aslî şekliyle okunmaya başladı. Fakat milletimizin direnç noktalarına (dil, tarih ve din) saldıranlar işin peşini bırakmadılar. 

1949’da meydana gelen korkunç dini boşluk, yönetimi “İmam-hatip kursları” açmaya zorladı. Tek dereceli seçimlerin de zorlamasıyla dönemin kodamanları halktan rey almak maksadıyla belli kentlerde bu kursları açtılar.  Bir sene sonra seçim yapıldı fakat milletimiz kararını vermişti. 

İktidar değişti ama konsept pek değişmedi. İmam-hatip kursları olarak açılan bu kurslar “okul” haline getirildi. 

Konsept değişmedi dedik ya. 

Bir örnek verelim. 

İmam hatiplerin açan “bakan” olarak reklamı yapılan bir bakan vardı. Bu bakan 1950’li yılların ilk yarısında yayınladığı bir tamimde mealen şunları söylemişti: 

“Ülkemizde Arap harfleriyle dinî eğitim yapanların olduğunu istihbaratını alıyoruz. Kesinlikle Arap harfleriyle dini eğitim yapılması yasaktır. Latin harfleriyle eğitim yapılacaktır”. 

Bunlar ezanımızı aslî şekliyle okuttuklarından dolayı sevinmiştik. 

Aradan yıllar geçti 1960’lı yıllara geldik. 

İzmir’de bir vaiz çıktı meydana. Salya-sümük vaazlar ediyordu. 12 Eylül darbesinde bu vaiz desteklendi ve palazlanması sağlandı. 

Derken 28 Şubat denilen “bin yıl sürecek” denilen fetret dönemine geldik. 

Salya-sümük vaaz eden kişi el altından desteklendi ve dinler arası diyalog dönemi başladı. 

Dedik ya, konsept değişmedi. 

1997’de Papa ile görüşen bu salya-sümük vaiz 2002 yılından itibaren daha “derinden” gelişmeye başladı. 

2002’de yapılan seçimlerle yeni bir iktidar geldi. 

Papa ile görüşen ve papalığın bir parçası olmayı “şeref” addeden bu salya-sümük vaize devletin birçok kuruluşu teslim edildi. 

Dinlerarası diyalog ve Türkçe olimpiyatlar gırıla gitti. 

Türkçe olimpiyatlarda protokolde ön sıralarda bulunan ve gözyaşlarıyla kız-erkek karışık dans eden semiz gençleri seyredenler, halen görevlerinde berdevamlar. 

15 Temmuz denilen bir askeri darbe  yaşandı. Salya-sümük vaizin asker kanadı tarafından irtikap edilen bu darbe teşebbüsü başarısız oldu fakat sosyal yönü halen darbesini devam ettiriyor. 

Demiştik ya, konsept değişmedi. 

Nitekim ülkemizde Allah rızası için faaliyet gösteren ve ülkemizin temel taşlarını teşkil eden kuruluşlar baskı altına alınmaya çalışıyor. 

Maocu çevrelerin rehberliğinde milletimizin direnç noktaları (dil, tarih ve din) kazınmaya devam ediliyor. 

Devletten tek kuruş almadan faaliyet gösteren kuruluşların kermeslerine müsaade edilmiyor. “Merdiven altı” olarak yaftalanan bu kuruluşlara kurban bayramlarında kurban kesmelerine engel olunuyor. 

Çeşitli bahanelerle yurtlara astronomik cezalar kesiliyor. 

2013’den beri kiliselerin elektrik parası Diyanetin bütçesinden ödenirken, devletten tek kuruş almayan ehl-i sünnet kuruluşlarına ait binalar ya yıkılıyor veya faaliyetlerine engel olmak için akla hayale gelmeyen baskılar yapılıyor. 

Dedik ya, neresinden tutsak elimizde kalıyor. 

2011’de imzalanan ve 2014’de tatbik edilmeye başlanan “İstanbul sözleşmesi” denilen bir metin var. 

Hukuk ile ilgili bir panelde dinleyicilerden biri konuşmacı olan hakime mealen şöyle bir soru tevcih ediyor: 

“Hakim bey, benim karım size bir dilekçe verse ve dese ki; ‘bu akşam sevgilimi eve alacağım. Fakat kocam görürse hem beni hem de sevgilimi öldürür.  Kocamın bana şiddet uygulamasını önlemek için onun evden uzaklaştırılmasını talep ediyorum. Bu dilekçeye nasıl cevap verirsiniz?”

Hakim mealen şöyle cevap veriyor; “Bu talebinizi yerine getirmek hususunda kanunlarımız müsait. Kanunun şiddetin engellenmesi için çıkarıldığını, uzaklaştırmayla bir şeyi önlüyoruz ama neyi önlediğimizi bilmiyoruz". 

Ne demiştik, konsept değişmemiştir. 

“Dindar gençlik yetiştireceğiz” diyenlerin döneminde oluyor bunlar. 

Fakat şahsen ben ümidimi asla kaybetmedim. 

Bu ülkede milletimizin duygularıyla oynayarak ve milletimizi aldatarak iş başına gelen yönetimler olabilir/olabilmektedir. 

İktidarlar gelip-geçicidir. 

Milletimizin sağduyusu ve milli irade eninde –sonunda tecelli edecektir. 

Necip milletimizin direnç noktalarına (dil, tarih ve din) ihtimam gösteren kuruluşlar vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. 

Herkes görevini yapacaktır.

Vesselam…

 

Yorumlar