Harp Akademileri Komutanlığı’nda birkaç yıldır yapılan değerlendirme toplantılarından biri gerçekleştiriliyordu.

14 Nisan 2009.

Harp Akademileri Komutanlığı’nda birkaç yıldır yapılan değerlendirme toplantılarından biri gerçekleştiriliyordu.

Yerli ve yabancı akademisyenler, gazeteciler de davetliydi. Davetliler arasında iki ay önce delil yetersizliğinden serbest bırakılan -ama bir süre sonra yeniden içeri alınacak olan- emekli Org. Hurşit Tolon’un da bulunması sanki simgesel bir mesajdı. Zira o sıralar Ergenekon davası devam ediyordu. Henüz Balyoz dosyası açılmamıştı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ iki saate yakın akademik nitelikli bir konuşma yaptı. Ezber bozan bir konuşmaydı. Bölücü örgüt ve terörle mücadele konusunda yeni görüşler ifade etmiş, Atatürk’ün "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir” ifadesini naklederek, bütünlük mesajı vermişti. “Şehitliğin” yüceliğini, ordunun “Peygamber ocağı” olduğunu belirtmesinden sonra konuşmanın sonlarına doğru din, siyaset, laiklik konusundaki görüşlerini açıklıyordu. Atatürk’ün “Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır” ifadesini aktarmış, ardından Weber’den yaptığı “yaşanan din” alıntısından sonra sözü “cemaatler”e getirmişti. Yaklaşık iki saate yakın bir konuşma olmasına rağmen salon dikkat kesilmişti. Sorunun dini inançlar değil, dini duyguların istismar edilmesi, alet ve amaç olarak kullanılması olduğunu ifade ediyor ve şöyle devam ediyordu:

“Bugün bazı cemaatler, öncelikle ekonomik bir güç olmayı, daha sonra da sosyopolitik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir tek yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır. (…) Bugün bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadır. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendilerine engel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni görmektedirler. Bunun için de her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla TSK aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanmalara karşı hukuk devleti kapsamında, TSK’nin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek büyük yanılgıdır.”

Genel bir ifade kullanılmıştı ama adres belliydi.

Bu konuşmanın üzerinden üç yıl geçmeden ifadeye çağrılan emekli Genelkurmay Başkanı 5 Ağustos 2013’te bir “mahkum” durumuna getirilmişti.

Bu konuşmadan yaklaşık yedi yıl sonra “TSK içinde de güçlü bir konuma geldiğine inanan” bu asker üniformalı terörist grup, darbe yapma cesaretini kendilerinde gördüler ve demokrasiyi yıkmaya kalkıştılar.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin arasına nifak soktular.

Asker üniforması taşıdıkları için halkta askere ve orduya karşı olumsuz bir algı oluşturmaya çalıştılar.

***

Yenikapı’daki tarihi buluşmada Genelkurmay Başkanı Org. Hulisi Akar bu durumu, milletin kürsüsünden şöyle özetliyordu.

"15 Temmuz günü ülkemizin tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sızmış, bir grup illegal çete mensubu terörist hain Fetullahçı Terör Örgütü, tarihimizde görülmemiş bir şekilde, vatanımıza, milletimize, cumhuriyetimize bu zilleti ve rezaleti yaşatmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin şan ve şerefle dolu geçmişine kara bir leke sürmüşlerdir.”

“Üst akıl” tek kuruş harcamadan, tek mermi israf etmeden Türkiye’de bir iç savaş çıkartmayı, Türk ordusunu yıpratmayı amaçlamıştı.

Uçaklar, helikopterler, tanklar silahlar Türk ordusunun malıydı; bunları haince kendi insanına doğrultacak kadar gözü dönmüş caniler de ne yazık ki Türk ordusunun mensubuydu.

Saldıran taraftan da ve karşı koyan tarafından da kaybedilen araç, silah, mühimmat Türk ordusunun envanterindeydi. Şehitlerimiz de bu toprakların insanıydı, onlara kurşun sıkanlar da. Türk ve Müslümandılar.

“Üst akıl” taş atıp, kolunu yormamıştı ama bu milletin bu tuzağa düşmeyeceğini de herhalde hesaplayamamıştı.

Evet darbeye kalkışanlar askerdi ama milleti arkasına, polisi yanına alarak darbeyi bastıran da Org. Akar’ın milletin kürsüsünden ifade ettiği gibi “asil milletin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gerçek evlatları”ydı

***

“Asker kışladan dışarı çıkmasın”, “Orduya siyaset karıştırılmasın” denilirken Genelkurmay Başkanının o mitingde ne işi vardı?” diye eleştirenler var.

Bir kere o miting bir siyasi toplantı değildi.

O miting “demokrasi” mitingiydi.

Org. Akar’ın oraya katılması, Türk Silahlı Kuvvetlerinin demokrasiden yana olduğunun ilanıdır.

O miting, milli bir buluşmaydı. İktidarı ile muhalefetiyle, sağcısıyla solcusuyla her rengiyle milletin bir araya geldiği bir ortak platformdu.

Org. Akar’ın oraya katılması ordunun, milletin ordusu olduğunun ilanıdır.

Uzaydan bile görülen ama batılı dostlarımızın görmediği, görmek istemediği o miting, düşmana korku salan bir büyük buluşmaydı, birlik ve bütünlük mitingiydi.

Org. Akar’ın oraya katılması, “Ordu millet elele” ifadesinin slogandan öte bir realite olduğunun ilanıdır.

Org. Akar’ın, beş milyon insanın “En büyük asker bizim asker” diye haykırdığı mitinge katılması 15 Temmuzda yıpratılmak istenen orduya itibarının yeniden kazandırıldığının ilanıdır.

Şimdi sıra, darbecileri yıllar öncesinden uyardığı için bedel ödeyen emekli Org. İlker Başbuğ’un iade-i itibarında. Bir madalyası eksikti sanırım.