284 Defa Okundu

546/1151 yılında Belh’te doğan Bahâeddîn Veled, küçük yaştan itibaren ciddi bir eğitim görerek, dinî ilimler, hikmet ve tasavvuf alanında seçkin bir konuma yükseldi. “Bahâeddîn (Bahâ-i Veled)” lakabı ve “sultânü’l-ulemâ” unvanı ile Şöhret buldu. Sipehsâlâr ile Ahmed Eflâkî ’ye göre “sultânü’l-ulemâ” unvanı ona rüyasında Müslümanların sonuncu peygamberi olan Hz. Muhammed tarafından verilmiştir. Dünyanın mülk ve makamlarından tamamen uzaklaşmaya çalıştığı rivayet edilen Bahâeddîn Veled, kendini tamamen halka ilim öğretmeye ve dinî işlerle meşgul olmaya adamıştır. Bahâeddîn Veled, beytülmal devlet hazinesinden aldığı maaşla geçimini temin etmiş, asla vakıf malına el sürmemiş, Pazartesi ve Cuma günleri halka vaaz vermekle hayatını sürdürmüştür. Sipehsâlâr, Bahâeddîn Veled’in “Bahâeddin Veled keşif sahibi olgun bir padişahtı. Zahiri ve bâtıni ilimlerde eşi benzeri yoktu ve kendisine doyulamayan bir kişiydi. İlahi hakikat ve bilgilerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir denizdi, bütün gönüllerin beğenip hoşlandığı ve sevdiği bir kişiydi. Son derecede vera ve takvası, birçok riyazeti ve sayısız mücahedesi vardı. Bütün gönülleri görürdü. Belh’te yerleşmişti. Güç fetvaları halletmek için Horasan’ın en uzak yerlerinden o hazrete başvurulurdu. Onun beytülmalden belirli bir maaşı vardı; şeriatın emriyle onunla geçinirdi. Vakıftan asla bir şeye tasarruf etmezdi. Bilginlerin kılık ve kıyafetindeydi. Her gün sabahın erken saatlerinden, sabah ile öğle namazları arasına kadar halka ders verir ve faydalı şeyler anlatırdı. İkindi namazından sonraysa arkadaşlara ve hizmetinde bulunanlara ilahi bilgi ve gerçekleri anlatırdı. Pazartesi ve cuma günleri de bütün halka vaazda bulunurdu… Türkiye Selçuklularında üst düzey devlet adamlarının Mevlânâ Celâleddîn ile sıkı bir bağının olduğu herkesçe malumdur. Mevlânâ Celâleddîn, Şemseddin Tebrizî ile tanışması ve onunla dost olmasından sonra medresede ders vermeyi bıraktı. Fakat Selçuklu sarayı ile sıkı bir ilişkisi bulunan ve Mevlana’ya bağlı saraylıların Mevlana dergâhını asla iradsız ve ihtiyaçsız bırakmadıkları sipehsalar Risalesinde geçmektedir. Saraydan ikramlar adaklar sadakalar ve bağışlar geldiğinde Mevlana bunları Hüsameddin Çelebi’nin evine göndermekte idi. Sultan Veled ise bu konudan yakınarak evde hiçbir şey olmadığını belirtmekteydi. Sipehsâlâr ve Ahmed Eflâkî, Mevlânâ Celâleddîn’in gelen paraları kabul etmediklerini bildirseler de Ahmed Eflâkî, Mevlânâ Celâleddîn’in ihtiyaç duyması halinde devlet adamlarından kendine yakın olanlardan para istediğini de kaydetmektedir. Mevlânâ Celâleddîn, katilin diyet parasını ödemek için Alemeddîn Kayser e pusula yazıp ondan 40.000 dirhem istemiştir. Yine Mevlânâ Celâleddîn mektup yazarak hazinedar olan Emir Âlim’in borçlarının çok olduğunu bu sebeple Pervane Mu‘îneddîn’nin yardım etmesini istemiştir. Sipehsâlâr, bu konuyla ilgili olarak “…Sultanlar ve emirler bizim geçimimiz için gümüş ve altın gönderdiklerinde Hüdavendigar Hazretleri bunları şeyh Selâhaddin-i Zerkûb’un evine gönderdi. Ondan sonra da Çelebi Hüsameddin’in (Allah her ikisinin ruhunu kutlasın) evine gönderir ve ev halkı için bir ey bırakmazdı. Ancak fazla ihtiyaç olduğunda Sultan Veled Hazretleri (Allah ondan razı olsun) ricada bulunur, bunun üzerine az bir miktar onlara verirdi.” insanın geçimini sağlayan unsurlar arasında toplayıcılık ve avcılık da bulunmaktadır. Bu dönemde sadece yenilebilir av hayvanları değil, kürkünden yararlanılan av hayvanları da avlanırdı. Özellikle tazı da denilen av köpekleri ile avcılık hususu da uygulanmakta olup hızlı ve çevik hayvanları (geyik, ceylan, tavşan, tilki vb.) yakalamak için kullanılmaktaydılar. Kaz, ördek, keklik gibi yenilebilir kuşlarda avlanmaktaydı. Kuşların avcılığında da eğitilen başka kuşlardan yararlanmakta idi. Yine bu devirde balık avcılığıda yaygın olup, balık pazarları da bulunmakta idi. XI. ve XV. yüzyıllarda avcılık ekonominin % 20’sini oluşturmakta idi. Sipehsâlâr, bu cümleden olarak bir Türk’ün pazarda tilki satmasını “Bir gün Hüdavendigar Hazretleri pazarda gidiyordu. Bir Türk tilki satıyor ve Türkçe olarak “dilkû dilkû ” diyordu. Hüdavendigar bunu duyunca bir nara attı ve döne döne hareket edip Şu gazeli söyledi: Gönül nerede? Gönül ne zaman bulunur, gönül nerede? Âşık ile gönlün bir arada bulunduğu görülmüş mü? Altın nerede? Altın ne zaman bulunur? Hiç altın ile iflas eden bir arada bulunur mu?” şeklinde bahseder. Mevlânâ Celâleddîn’in himmetine mazhar olan ve daha sonra Mevlevî tarikatı mensubu olarak bütün malvarlığını Mevlânâ Dergâhına bağışlayan tacir hikâyeleri rivayet edilmektedir.

Yorumlar