KORKU

Gerçek veya hayalî bir tehlike, bir tehdit karşısında duyulan büyük tedirginlik olarak tanımlanan korku; insan fıtratında var olan güçlü duygulardan biridir.

Korku, bir hastalık değildir. Ancak, akıl, irade ve mantıkla kontrol edilemediği zaman insan rûhunda meydana getirdiği tahribatla büyük yıkımlara sebep olur. Korku; önünde secde edildiği müddetçe büyüyen, büyüdükçe de elimizi-kolumuzu bağlayarak hayallerimize ambargo koyan, geleceğimizi satın alan bir zaman taciridir.

Aklı ve mantığı sürgüne gönderen; kendisinden çok, beklentisi ile huzursuzluk kaynağı olan bu duygu; insanın yüreğine bir çöreklenirse artık o insandan gelecek adına, umut adına bir şeyler beklenemez. Korkunun esir aldığı böylesi bir kişinin bütün düşünce sistemi altüst olur. Korku esiri bir kişi, sağlıklı düşünemediği gibi gözü de bir adım ötesini göremez.

Çoğu zaman şüpheyle kol kola giren korkunun acabaları beyninde dans etmeye başlayınca da insanın ne huzuru kalır ne rahatı. Ya başaramazsam, ya kaybedersem, ya beğenmezse, ya sevmezse, ya unutursa, ya öğrenirse... Korkunun daha da uzatacağımız bu ‘ya’ları; insanı, “ya’lar durağı”nda müebbetlik mahkûm misali bir aşağı bir yukarı gezdirir durur. Korku girdabının sarmaladığı böylesi bir insan, kendi iç huzursuzluğu ile çevresini tedirgin eder; etrafını yıkıp döker; gücü nispetinde zarar verir.

Korkudan kurtulmanın tek yolu onunla yüzleşmek ve onu sorgulamaktır. Korkudan kaçmak, kurtuluş değildir. Hele de korku, kendisinden korktuğumuzu ve kaçtığımızı anlarsa bırakmaz peşimizi.

Bir yakınım vardı. Merdivenden düşmüş kalçasını kırmıştı. Yaşlı olduğu için biraz zor ama başarılı bir ameliyat geçirdi. Aldık hastaneden eve getirdik. Arabadan indirdik. Koluna girdim. Evleri ikinci kattaydı. Merdivenin başında durdu. Sağ ayağını kaldırdı. “Ha gayret!” dedim. Biraz bekledi, sonra usulca indirdi ayağını. Anlaşılan adım atmaktan korkuyordu. “Korku”, dedim; “ayaklarına hükmetmeyi engelliyor değil mi?” “Ben de biliyorum bir şeyim yok ama gel sen bunu ayaklarıma anlat.” dedi. Aslında ayaklarına cesaret verecek olan beyniydi. Beyniyse korkuya tutsaktı. Bu korkusu onu, uzun aylar yatağa hapsetmeye yetmişti.

Korku, doğuştan getirdiğimiz; ancak nelerden ne ölçüde korkacağımızı sonradan öğrendiğimiz temelinde fânîlik yatan çok boyutlu bir duygudur. Çoğu hayalî olan korkularımızı bir yana bırakacak olursak gerçek korkularımız, çocukluğumuzdan itibaren gördüğümüz, duyduğumuz veya yaşayarak bizzat öğrendiklerimizin toplamıdır. En büyük korkumuz, kaybetmek korkusudur. Başaramamak, alay konusu olmak, gülünç duruma düşmek, yalnız kalmak, sevilmemek, eleştirilmek, reddedilmek, unutulmak, yaşlanmak, ölmek... Korkularımızdan bazılarıdır.

Hayalî korkularımızdan ya da gerçek korkularımızdan aklımızı, mantığımızı ve kalbimizi kullanarak kurtulabiliriz. Kalbimiz deyince işin içine inanç ve sevgi girer. Zihnimize yerleşmiş ve otomatik programlar hâline dönüşmüş korku kalıplarını parçalamanın, yok etmenin tek çaresi akıl ve mantık süzgecimizle birlikte sevgimizdir. O sebeple rûhî bir zayıflık olan korkuyu bertaraf edecek yegâne ilâç; inançtır. İnsan; kendisine korkuyu ve sevgiyi veren yüce güce inanır ve onu severse öyle inanıyorum ki korku, insandan uzaklaşmakla kalmaz yaklaşmaya dahî cesaret edemez.

“Değirmende doğan fare, gök gürültüsünden korkmaz.” atasözünü ispatlamak için korkulacak her şeyin üstüne üstüne gitmek de yanlıştır. Korku, yerine zamanına ve zeminine göre insanı tehlikelerden koruyan özelliği ile olmazsa olmaz duygularımız arasındadır. Elbette korkacağız.

Ateşten korkmazsak yanarız, sudan korkmazsak boğuluruz, depremden korkmazsak enkaz altında can veririz; borçlanmaktan korkmazsak iflâs ederiz, imtihandan korkmazsak başarılara imza atamayız, kötülüklerden korkmazsak iyiliklerde buluşamayız... Dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı insanı beden, his ve akıl olarak alarma geçiren; gelecekte hayatını olumsuz yönde etkileyebilecek durumlara tedbir almamızı sağlayan, kontrol edilebilir korkunun olması hayatta kalabilmemiz ve sağlıklı yaşayabilmemiz için şarttır. Böylesi bir korku, öncelikle kendimize daha sonra da çevremize karşı duyarlı olmamızı sağlar.

Korkmalı mıyız? Elbette. Korkacağız ki daha dikkatli olalım. Korkacağız ki yanlış yapmayalım. Korkacağız ki kendi nefsimize hoş gelen; ancak başkalarını incitecek söz ve davranışlardan kaçınalım. Korkacağız ki fânîlikten ebediyete terfî ettiğimizde felâh bulalım.

Korkularımız bizi doğruya, güzele, iyiye yöneltiyorsa korkalım. Ancak; cesaretimizi kırıyor, öz güvenimizi törpülüyor, güçsüzlüğümüze sebep oluyor ve bizi uyuşuklaştırıyor, tembelleştiriyorsa korkuya dağları bekletmeyelim.

Hadi Önal/ELAZIĞ