772 Defa Okundu

Günümüz koşullarında kadına şiddet, tüm dünyada ve ülkemizde yaşanan bir problemdir. Bu konuda ne yapılıp, ne edilmesi gerektiği çok konuşulup, çözüm yolları araştırılır. Ülkemizde bu konunun en çok gündeme geldiği zamanlar, kadın cinayetleri işlendiği zamanlardır. Yani hep var olan bu sorunun fark edilmesi için bir ölüm olması ve bu ölümün de kamuoyu tarafından, basın yayın araçlarıyla duyurulması gerekmektedir. Oysa sırf kadın olduğu için, haberimiz olmadan ne kadar çok ölüm ve şiddet olmaktadır kim bilir?

En az ölüm kadar, başkası tarafından yaralanma da hiçbir insanın hak etmediği bir durumdur. Beden

yaralama, bedene zarar verme; bir araçla ya da hiç bir araç olmaksızın fiziksel kuvvetle meydana

getirilebilir. Hepimiz bir kadına şiddet uygulandığından bir şekilde haberdar olmuş, ya da tanık

olmuşuzdur. Bu şiddete maruz kalan, tanıdığımız ya da tanımadığımız biri olabilir. Böyle bir olaydan

haberdar olmak herkesin yüreğini sızlatır çoğunlukla.

Bir de ruhsal yaralanma var tabi ki. Oldukça ıstırap vericidir ve etkisi uzundur. Ruhsal yaralanmaya

uğramış kişinin yarası görünür değildir. Yara aldığını kimse görmediği için, konu hiçbir platformda ciddi bir şekilde ele alınıp, masaya yatırılmaz ve çözüm yolları geliştirilmez.

Bu ruhsal yaralar nasıl açılıyor, kadınlar bu yaralarla nasıl bir ömür sürüyor? Bu soruları herkes kendince içinden cevaplayacaktır sanırım.

Biliyoruz ki her yerde olmasa da çoğu ortamda; bir kız çocuğu büyürken, gençlik çağına geldiğinde bir

erkeği sevmesi, ona aşık olması çok da iyi karşılanmaz ve bunu gizlemek zorunda kalır. Hatta kendi istemediği halde bir erkeğin ona karşı ilgisi , sevgisi olduğunda ve bu ilişki yakın çevresindekiler

tarafından onaylanmayınca, yine yargılanan kendisi olur. “Dişi köpek kuyruğunu sallamazsa, erkek köpek ardına düşmez” denir. Ne kadar durumu anlatmaya çalışsa da boşunadır. Böyle bir durum karşısında yargılanır ve ruhu yaralanır. Bu önce ailede başlar, sonra okulda devam eder. Bu sefer de öğretmenleri onu yargılar ve kız çocuğunun ruhu yaralanır.

Kız çocuğu yetişirken ondan beklenen görevler vardır. Aslında çocuk hangi cinsiyette olursa olsun,

onun sorumluluk sahibi bir birey olmasını beklemek gerekirken; bizim kültürümüzde bu sadece kız çocuğundan beklenir. Etrafı toplayacak, düzenli olacak, ev işlerinde annesine yardım edecek. Hatta ağabeyi ya da erkek kardeşi varsa onun suyunu götürecek, yemeğini hazırlayacak, bir çok hizmetini görecek.

Erkek çocuk yetiştirirken durum böyle gelişmez. Erkek çocuğu büyüse de annesi ona hizmet eder.

Suyunu ayağına götürür, yemeğini önüne hazırlar, bir ağzına beslemediği kalır. Dağınık ve düzensiz

olması gayet normaldir, arkasını evdeki kadınlar toparlayacaktır nasılsa. Evlendiğinde de aynı görev

karısına devredilir. Bu durumu oturup düşünen kadının ruhu yaralanır. Çünkü bu adaletli bir durum değildir. Bu adaletsizliğin nedeni sadece “kadın” oluşudur.

Kadın bir gün evlenir. Nihayet “evde kaldı” denilmekten kurtulur. Eşiyle işler yolunda gitmiyorsa, kendisine kötü davranan, şiddet gösteren, ona değer vermeyen bir kocası varsa bu evliliği bitirmek istediğini ailesine çıtlatır. Aile “kocandır kızım, sabret, yuvanı yıkma” diyerek onu mutsuzluğa mahkum eder ve kadının ruhu yaralanır. Bir gün gelir, evli çiftlerin anne baba olma zamanı gelir. Anne ve babalıkta da tıpkı diğer roller gibi toplumca bireylere yüklenir. Çocuğun her şeyinden kadın sorumludur. Onu dünyaya getirmek, emzirmek, bakımını yapmak tabi ki doğasının sonucudur. Fakat neden bebeğin altını bir kere olsun baba değiştirmez? Neden gece bebek ağladığında uykuları bölünen annedir?

Bu böyle devam eder. Bebekliği çocukluk dönemi izler. Yine çocuğun tüm sorumluluğu annenin

üzerindedir. Onun bütün bakımıyla ilgilenmek, onu iyi yetiştirmek, hastalandığında sabahlara kadar

başında beklemek, sevgiyi, ilgiyi çocuğuna doyasıya vermek, ağladığında yatıştırmak, şımardığında susturmak hep tek başına kandın sırtlandığı görevlerdir. Tabi ki annelik bunu gerektirir ama neden kocası onun dinlenmesi için bir fırsat yaratmaz?

Babanın cephesinde ise durum şöyle değerlendirilmektedir: O bütün gibi eşek gibi çalışıp para kazanıyor, onun bunun ağız kokusunu çekiyordur. Bunu hep sevdiği biricik ailesi için yapıyordur. Bu

onun yegane görevidir. Başka ne beklenebilir ki ondan? Eve çok yorgun geliyordur, İşi de çok streslidir

zaten. Bu nedenle evde kafasını dinlemeli, ya tv karşısına ya da bilgisayar karşısına geçmelidir.

Çocukla ilgilenecek hali yoktur. Karısı çalışmıyorsa eğer, bütün gün evde boş boş oturduğu için her

şeye o koşturmalıdır. Çalışıyorsa da ev işleri ve çocuğun tüm işleri ona aittir zaten. Üstelik, çocuklar evde de faz la gürültü etmemelidir. Karısıyla muhabbet etmek zor iştir. Ya da karısı ona sorunlarını

falan anlatsa dinleyecek hali yoktur. Kadının bu durumda ruhu yaralanır.

Çocuğun okul çağı gelir. Okuldaki sorunlarla ilgilenmek, toplantılara gitmek, çocuğun dersleriyle alakadar olmak hep annenin yapması gereken işlerdir. Baba, doğru olanın bu olduğunu düşünür.

Nasıl olsa anne bunu gayet güzel yapıyordur. Kendisinin bunu yapmasına gerek yoktur. Kadın bu

konuda kendini yalnız hisseder ve ruhu yaralanır.

Çalışan kadınsa eğer, hem işine hem de ev işlerine koşturmalı, çocuğu hasta olunca işten o izin almalı,

çocuğun okulu tatil olunca nasıl bir çözüm bulunacağını o düşünmelidir. Özel sektörde çalışıyorsa, çocuğu için izin alması gerektiğinde bin bir dil döküp izin istemek, bunun için neredeyse yalvarmak kadına kim bilir neler yaşatır ve kadının ruhu yaralanır.

Gün gelir, kadının anne ve babası yaşlanır. Onlara koşturmak, yemeklerini, ilaçlarını, bakımlarını

evlerinin temizliğini düşünmek zorundadır. Tüm bunları yaparken de evinin düzenini sağlamak ve tüm işleri tıkır tıkır yürütmek zorundadır. Yoksa çocukları ve kocası evde isyan çıkartır. Öyle ya tüm bunlar onun işidir ve hiç birini aksatmamalıdır. Herkesi memnun edeyim derken, kadının ruhu yaralanır.

Bu kadar yaraya rağmen, dik ve güçlü durması beklenir. Bunların altından kalkamazsa eleştirilir ve

kadının ruhu yaralanır.

Toplumun temeli ailedir. Ruhu yaralı kadının var olduğu bir aile sağlıklı olamaz. Hepimiz bir anne

tarafından büyütülüyor ve onun tüm duygularının bize akışıyla kişiliğimiz yapılanıyor.

Kadının ruhu bu kadar yara almazsa nasıl bir aile ve nasıl bir toplum olur? Hayal etmek bile ne güzel

değil mi? Haydi şimdi hem ruhsal, hem dijital, hem fiziksel şiddeti bırakalım. Yurtta ve dünyada şiddete son verelim.

 

Yorumlar