620 Defa Okundu

“AH BİR BERBER BULSAM DA TRAŞ OLSAM”

Berberliğin tarihi oldukça eskilere dayanır. Antik Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinde berberlerin varlığına rastlanmaktadır. Geçmişte umumî berberlerin yanı sıra varlıklı kimseler için şahsî berberler de bulunurdu. Özellikle Antik Mısır’da misafirlerin ev berberini kullanmasına izin vermek misafirperverliğin gereklerindendi.

  1. yüzyılda Avrupa’da din adamlarına sakal tıraşı olma zorunluluğu getirildi. Bu dönemde berberler, manastırların bir elemanı haline geldiler. Din adamları düzenli olarak kan aldırıyor ve bu işlemi diğer din adamlarına yaptırıyorlardı. Papalık 1163’te din adamlarının kan akıtmasını yasaklayınca, kan alma ve bazı diğer küçük cerrahi işler berberlere devredildi. Bu dönemden sonra Avrupa’da yaklaşık altı asır boyunca berberler pek çok küçük cerrahî işlemi gerçekleştirdiler. Bu durum; kan alma, yara temizleme vb. gibi işlerin kendi ilmî seviyelerinin altında olduğunu düşünen tıp doktorlarını da memnun ediyordu.

Berber deyip geçmeyin sakın; kadim zamanlarda o, bulunduğu semtin gediklisiydi. Eski zamanların berberleri sadece saç ve sakalla uğraşmaz, cilt hastalıklarını bile tedaviye çalışırlardı. Çocukları sünnet eder, hacamatın her türlüsünü yapar, kan çıbanlarını yarıp temizler, dişçilik yapar; hatta sülük bile tutarlardı. Günümüzde lüks dekorlu süslü bir dükkân bu işleri yapmak için kâfi geliyorsa da Osmanlı’da berberlik yapmak hiç kolay iş değildi.

Avrupa’ya karşılıksız ilân-ı aşk etmeden önce berberin adı “hallak” idi, yani “tıraş eden.” Sonra İtalyancanın “barbiere”sini alıp “berber” yaptık. Derken Batılılaşma merakının zirveye çıktığı 1900’lerin başında “berber” yerine “perukâr” demeye başladık. Fakat kısa süre sonra onu da bıraktık ve Fransızcada “saçı düzene koymak” anlamına gelen “coiffer” fiilinden gelme “kuaför”ü ithâl ederek biraz daha Avrupalılaştık!

Osmanlı’da meslek dallarının hepsi, lonca ve gedik sistemi denilen belli kanun ve kaidelere bağlı olarak dükkân açar, imalat ve satış yapardı. Gedik, bir çeşit kurallar bütünüydü. Dükkân açmak, kapatmak veya herhangi bir yerde bir şey satmak gedik idaresinden alınan izinle yapılabiliyordu. Mesleklerin örgütlenmesine ise “lonca” deniyordu. Halkın takdirini kazanmış, sözü dinlenen kişiler bunlara başkan olarak seçilirdi. Her esnafın kendine has güzellikleri vardı. Sakal tıraşı, modernleşme öncesinde Müslüman dini inancı çerçevesinde hadiste “bıyıkları kısaltın, sakalları uzatın” emriyle fıtrattan görülüp kesmek haram, mekruh sayılır, erkekler sakallarını uzatır ve sakal duası yaparlardı.

Osmanlı berberleri seyyardı. Kahvede-sokakta tıraş ederler, evlere servis yaparlardı. Sabun, leğen, ustura onların temel araçlarıydı. Akabinde berberler dükkân açmaya başladılar. Modern zamanlarda ise sakal tıraşı medenilik göstergesi oldu: İlk dönemlerde sakal tıraşı olmayana medeni gözle bakılmazdı.

Osmanlı padişahları içinde Yavuz Sultan Selim dışında bütün padişahlar sakallıydı. Evliya Çelebi’ye göre ise Hz. İbrahim’e kadar sakal tıraşı yoktu, İbrahim Kâbe’de Hacdan sonra saç sakal kesimini başlattı. Hz. Muhammed’in sakal-ı şerifini kesen Selman-ı Farisi olduğu için berber dükkânlarında “Her seher besmele ile açılır dükkânımız, Selman-ı Farisi’dir pirimiz üstadımız” yazan bir levha vardır.

Osmanlı döneminde Kanuni Sultan Süleyman zamanında kahve keyfinin yayılıp, İstanbul’da ilk kahvehanelerin açılmasına kadar berber dükkânlarının nasıl yerler oldukları bilinmemektedir. Kahvehanelerin açılmasıyla berberler kahvehanelerin köşelerine yerleştiler ve berber esnafı da kahveci esnafına yamak oldu. II. Mahmud 1826’da Yeniçeri Ocağını kapattıktan sonra berberlerin bir kısmı yine kahvehanelerin bir köşesine müstakil gedik sahibi olarak girdi. Bir kısmı da müstakil dükkânlarını muhafaza ettiler.

Osmanlı sarayında berberlik ve tellaklık hizmeti önemli vazifelerden sayılırdı. Sarayda berberlik hizmetleri önceleri Enderun’da hazine ve kiler koğuşunda bulunan zülüflü ağalar arasından seçilen yetenekli kişiler tarafından yürütülürdü. Seferli koğuşu kurulduktan sonra bu hizmet bu koğuştan yetişen zülüflü ağalara verildi. Osmanlı’da tıraş öyle aynanın karşısında değil, dizde yapılır, müşteri başını kurbanlık koyun gibi berberin kucağına koyar, ustura bu sırada gidip gelir, berberin çırağı da elindeki yelpazeyle müşterinin tepesinde uçuşan sinekleri kovardı. Hatta tıraş etmek sadece berberlerin değil, hamamdaki tellağın da vazifeleri arasındaydı ve berberlerle tellaklar resmî belgelerde bu yüzden aynı meslek grubunun mensupları olarak geçerlerdi.

Sultan Mecid zamanında basılmış “Berberlik Âdâbı” adındaki kitabı ölçüt aldığımız takdirde inanın bugün Türkiye'de bir avuç berber ya kalır ya da kalmaz. Bu kitapta yazılı şartlara göre âyân âzâsı olmak bundan daha kolaydır. İşte berber olmak için ileri sürülen şartlardan bazıları: Berberin yaşı otuzdan aşağı olmayacak, Evli olacak, İşret ile asla ülfet etmeyecek. Beş vakit namazına devam edecek. Ayrıca İstanbul Kadısı'nın on beş günde bir bunları gözden geçirmesi de şartlar arasındaydı.

Eski berberlerde temizlik çok önemliydi. Ustalar yalnız dükkânın ve kendilerinin değil, kalfalar ve çırakların da temizlik ve kılık kıyafetlerine dikkat ederlerdi. Zamanımızda olduğu gibi, bir müşteri için kullanılan havlu yıkanmadan diğer bir müşteri için tekrar kullanılmaz; çırpılıp dürülüp dolaba kaldırılmazdı. Müşteri tıraş ücretini ustanın eline vermez, üstü sedefli ve para deliği bulunan bir çekmeceye atardı.

En mühimi ise şu idi; o dönemlerde berberlerin asabi ve hiddetli olup olmadıkları bir heyet huzurunda türlü denemelere tâbi tutulurdu. Hele bir tanesinin hikâyesi hayli ilginçtir; Çeşme Meydanı'ndan tedarik ettikleri iflah olmaz takımından bir ipsizi berber dükkânının ilk açılacağı günden itibaren dükkânın kapısı önünde bekletirler. İpsizin vazifesi, berber dükkâna girerken bir kol vurmak veya çelme takmaktır. Fakat berberin düşmesine meydan bırakmadan onu kucaklayıp kaldırmak kaydıyla. Tabii bütün bu alınan tertibattan zavallı berberin haberi olmaz. Tüm bunların yanı sıra ipsiz apansız içeri girecek ve tıraş leğenini devirecektir. Anlayacağınız, adamı çileden çıkarmak için mümkün olan her şey yapılması istenmektedir. Bütün bu denemeler karşısında berber kızmaz, sükûnetine devam ederse, imtihanı kazanmış demektir. Bu suretle de vatandaşların kellesinin rahatlıkla kendisine teslim edilebileceğine dair fetvası çıkarılır.

Günümüzde berberlik, corona sebebiyle oldukça kıymetlenen bir meslek oldu. Hatta haklarında genelge bile yayınlandı.

 Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadar geçen sürede berberlik mesleği, gelişen teknoloji, siyasal ve sosyal olaylar neticesinde hızlı ve büyük bir değişime girmiştir. Bu şekilde hızla değişen ve gelişen ülkemizde berberlik mesleği çok önemli mesafeler kat ederek salon dekorasyonu, işletme anlayışı, müşteri ilişkileri, teknik uygulama, meslek içi eğitimi, makine ve teknik donanım sayesinde bugünkü durumuna ulaşmıştır.

Vâr olasınız berberler diyerek yazımızı bitirelim.

 

Haftaya yeni yazımızla görüşmek üzere hürmetler efendim…

 

 

Yorumlar