Fasafisörlere hep çaktım...

Fasafisörlere hep çaktım... Celal Şengör yeni değil yáni.. Yıl 1995... Bir televizyon kanalında tartışma yapılıyordu... Sürekli pişmiş kelle gibi sırıtan bir fasafisör bir laf etmişti de hemen ertesi gün çakmıştım:

Fasafisörlere hep çaktım... Celal Şengör yeni değil yáni.. Yıl 1995... Bir televizyon kanalında tartışma yapılıyordu... Sürekli pişmiş kelle gibi sırıtan bir fasafisör bir laf etmişti de hemen ertesi gün çakmıştım:

“Anayasayı Amerikalılar keşfetmiş, Kanunî'nin Anayasası mı vardı?” demişti bu bilim insanı sırıtkan Prof. Dr. Asaf Savaş Akad...

Malûmâlileri Kanunî, bütün dünyanın “Muhteşem Türk” diye tanıdığı ve bu ünü fazlasıyla hak etmiş, büyük bir tarihi şahsiyetimiz, ecdadımız...

Halt yemesiyle şöhret olmuş, C.Ş. türünden bir fasafisör olarak baktığım Asaf Savaş Akat’ın haddine miydi onu karalamak... Kanunî, Sultan Süleyman Han’ın lakabı iken üstelik...

Kanunî ecdadımızın Anayasasının filan olmayışı herzesine gelince... Bırakalım belgeler konuşsun: “Kendisine Kanunî denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır.

Ve... İngiltere Kralı VIII. Henri, İstanbula heyet gönderip, bizde adalet mekanizmasının nasıl işlediğini tetkik ettirip örnek almıştı...

Kanunî, Fatih'in (imparatorluğun anayasası olan) Kaanûn-Nâme'sinin yerine, onu esas almakla beraber, yeni bir esas teşkilat kanunu ortaya koydu. Bu eser, Kanunî'yi dünya tarihinin büyük hukukçuları arasına sokmakta... (Washington'daki Kongre Galerisi'nde bu sıfatla büstü var..)

Kaanûn-Nâme-i Sultan Süleyman'da I. bâbın I. Faslında; «Cinâyet mukabelesinde olan cürmü siyaset bâbında vaz'olundu ki, sipâhi ve ra'iyet ve şerif ve vazî ve denî' ve refî' arasında müşterektir. Şöyle ki, her kim bu cerâimden (suçlardan) birisi ile mücrim (suçlu) ola, mukaabelesinde tâ'yin olunan ukuubetle muâkab olur..» denilmekte...

Bu vesileyle İsmail Hâmi Dânişmend şöyle diyor: “Her halde bu vaziyet XVIII. asrın sonlarındaki Fransız İnkılâbından çıkan müsâvat (eşitlik) esasının Türkiye'ye ancak XIX. asırdaki Tanzimât-ı Hayriye'den itibaren girebilmiş olduğunu iddia edenlerin yüzlerini kızartmak lazım gelecek bir vaziyettir. (bunlarda kızaracak yüz kalmış mıki?)

Şahsi hukuk itibariyle sınıf ve mevki farkı gözetmeyen bu müsavat prensibi, siyasi hukuk bakımından da, Osmanlı’nın teşekkülünden beri tatbik edilmiş en eski esas (Teâmül-i Kadîm) mahiyetindedir.

Amerika'yı bırak, İngiltere bile Kanunî'nin hukuk sistemini kopye etmiş, Batı’ya Fransız inkılâbıyla gelebilen (o da şaibeli) müsavat, Kanunî ecdadımızın zamanında eski ve kadim bir teâmül imiş. Bu inkârcı sözlerinizi, dalkavukluk ettiğiniz Amerika'da bile söyleseniz, profesör ünvanıyla dolaşmanıza dakika müsade etmezler..

Avusturya Prensi Ferdinand'ın İstanbul sefiri Busbecq'in (hatıralarını topladığı) “Türk Mektupları”nda ise,

“Namussuz, tembel ve âtıl olanlar hiçbir zaman yükselemezler, ehemmiyetsiz ve hakir bir halde kalırlar. Türkler'in neye teşebbüs ederlerse muvaffak olmalarının hâkim bir ırk haline gelmelerinin ve hergün hükumetlerinin hudutlarının genişlemekteki hikmeti bundadır. Bizim tatbik ettiğimiz usuller ise bütün bütün başkadır. Bizde liyakat ve iktidara yer ayırılmamıştır. Bizde herşey doğuşa bağlıdır, yüksek mevkilere çağırılacak adamların kimin neslinden geldiklerine bakılır...” denilmektedir...

“Namussuz, tembel ve âtıl olanlar hiçbir zaman yükselemezler, ehemmiyetsiz ve hakir bir halde kalırlar.” Bugünkü Türkiye’de de vaziyet öyle kalmış, o mübarek düzen hükümferma olaydı; bu fasafisörlere âlimlik payesi verilebilir miydi?

Ah zavallı ülkem nerelerden nerelere geldin... Kör talih... 

Yorumlar