328 Defa Okundu

Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında yaşanan bir gemi seyahati o günün şartlarını ve yönetim anlayışını ortaya koymaktadır. Özellikle bazı Cumhurbaşkanları ile ilgili efsanelerin ne kadar boş ve çürük olduğunu işte bu yolculuk ile ilgili hatıralardan değerlendirmeye çalışalım.

Yazıyı okuyunca Osmanlı Devletinde özellikle Bahriye zabitlerinin iyi bir eğitim aldıklarını ve çağdaşlarına göre oldukça cesur olduğunu söyleyebiliriz. Hatta günümüzde aydın olarak geçinen bir çok insandan en az yüz yıl ileride olduğu anlaşılacaktır.

  1. Celalettin Orhan, “Bir Bahriyelinin Anıları” isimli kitabında Cumhuriyetimizin kurucuları olan başta Cumhurbaşkanı ve yakın arkadaşları Hamdullah Suphi Tanrıöver, Kel Ali, Sâlih Bozok ile birlikte Hamidiye Kruvazöründe geçen hatıralarını anlattığı kitabında insanı düşündürecek ilginç hususları dile getiriyor.

Hamidiye’de henüz mülazım (teğmen) olan Celalettin Orhan, diğer gemi zabitleri ile birlikte aynı zamanda Bahriye mektebi öğretmeni olan Hamdullah Suphi’den görüşme talep ederler. Subay salonundaki toplantıya Cumhurbaşkanı ve milletvekili olan arkadaşları da katılır. Gemi zabitleri üç tarafı denizlerle kaplı olan ülkemizin güçlü bir donanmaya ihtiyacı olduğunu söylerler.

Milletvekilleri tam da o günün adamlarıdır. Şahıslara olan bağlılıklarını şu soru ile ifade ederler: “Bahriye demek Rauf (Orbay) demek midir? “ Soruya cevap vermesi için Kitabın yazarı Celalettin Orhan’a söz verirler. O da cevap vermeden önce soru sorar:

“Kara ordusu demek Cumhurbaşkanı demek midir?” cevaben milletvekilleri “Yoksa bundan şüphe mi duyuyorsunuz” diyerek şahsa olan bağlılıklarını riyakarca ifade edince okkalı bir cevap alırlar. Orhan şunları söyler:

“Şüphe etmiyor bilakis reddediyorum. Kara ordusundaki subay arkadaşlarımı böyle sakim (aşağılık) bir düşünceden tenzih ederim. Silahlı kuvvetler yalnız ve yalnız devletin emrindedir. Hiç birimiz şahısların emrinde olmayacak kadar karakter sahibiyiz”

Bu sözünün sonunda şu örneği dahi verir “Ordu sadece memleketin olup, hükümetin emrindedir. Hatta o kadar ki; meclis şimdi Cumhurreisini iskat edip tevkifini hükümete ve hükümette kumandanlığımıza emir etse, ben şahsen alacağım emri hiç düşünmeden yerine getiririm”

Tam bu sözü söylediği esnada üst güvertede Cumhurbaşkanı’nın gezindiği ve durduğunu fark ederler. Zira konuşulanları dikkatle dinlediği anlaşılmaktadır. Nitekim akşam yemeğinde neşesi kaçmış bir Cumhurreisi vardır. Yemeğe ve içki sofrasına kitabın yazarı Celalettin Orhan beyi çağırı ve içki ısmarlar.

Bahriye zabiti nöbette olduğunu ve söyler içki içmez. İzin isteyip nöbeti devredince sofraya oturur ve Cumhurbaşkanı’nın şu sorusu ile karşılaşır: “Söyleyin bakalım, bugün mebus arkadaşlarla neler konuştunuz? Hani şu beni tevkif edeceğiniz vesaire hakkında…”

Bunun üzerine konuşulanları aktarılır. Bahriye teğmeni hakkında Cumhurbaşkanı şu cevabı vermek zorunda kalır “Ordunun bir teğmeni kadar olgunlaşamamış olunmasının hayretleri içerisindeyim. Elbette Ordu şahısların peşlerinde olacak kadar küçülemez. Ne Bahriye Rauf ve ne de Kara ordumuz Cumhurreisi değildir ve hiçbir zaman da olmamalıdır, asla olmamalıdır, beyler” diyerek tebrik eder ve diğer gemi zabitleri ile de tanışmak istediğini söyler.

Bu sözün aslında zevahiri kurtarmak maksadı ile söylendiğini ancak belirli bir zaman geçince öğreniyoruz. Zira Cumhurbaşkanı bahse konu bahriye zabitini oldukça hırpalamamış çok zor duruma düşürmüştür. Hikayenin bu kısmını kitaba havale edip yakın tarih ile ilgili efsanelerin çöpe atılmasını gerektirecek çok şeyin olduğunu aktarmakla yetinelim.

Cumhurbaşkanı, gemi gezisinden sonra anı defterine “Hudutlarının mühim ve büyük aksamı deniz olan Türk Devletinin, Donanması da mühim ve büyük olmalıdır” der ve gemiden ayrılır. Ne yazık ki böyle yazmasına rağmen Fevzi Çakmak denilen dünya siyasetinden ve denizciliğin önemini idrak edememiş bir zavallının sözüne uyarak donanmanın büyümesine ve gelişmesine gayret etmez. Bu dönemde donanma için tek bir çivi dahi çakılmamış dünyanın en büyük gelişmeleri denizcilikte yaşanırken kelle kesmekle uğraşılmıştır.

Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın yönetimindeki ordu, denizcilik konusunda çok geri kalmıştır. Üç tarafı denizlerle ve dört tarafı düşmanlarla çevrelenmiş sözü ile hareket edilir. Halbuki ülkemiz üç taraftan denizlere açılıp dünya ile komşu olmaktadır. Bu anlayış hala yerleştirilememiştir. Sebebi ise denizcilikten anlamayan askerler yüzündendir.

Bu dönemde Yavuz zırhlısını dahi savaşa hazır hale getirmekte zorlanmış bir bahriyemiz vardır. Yavuz-Havuz davaları sonucunda donanmamız atıl bir vaziyete getirilir. Bu nedenle başta Ege denizi ve Kıbrıs olmak üzere yüzyıllarca vatan toprağı olarak kalmış adalarımız başkalarının eline geçmiştir. Nedense bu konuda anlı şanlı bahriye zabitleri tek kelime konuşmaz. Zira işin ucunda otorite bir yönetim vardır. Dünya sanayi ve teknolojide çağ atlarken Cumhurbaşkanı’na dalaşmanın anlamı var mı? Rakı sofralarında denizciliği konuşup keyif sürmek varken böyle işlere kafa yormanın alemi var mı! Ben de ne kadar abes bir soru soruyorum…

Şimdi Türkiye Uçak gemisi üretir hale geldi. Dünyanın en modern denizaltı ve savaş gemilerini üreten tersanelere sahibiz. Elbette bunlar durup dururken olmadı. 15 Yıldır iktidarda olan hükümetimiz sadece donanma konusunda değil milli savunma sanayinin gelişmesinde büyük rol oynadı.

Yapılan icraatlar dostlara güven ve moral düşmanlara ise korku ve moral bozukluğu verdi. Fakat bir konuda büyük bir ihmal vardır. O husus da şudur: “Şahıslara bağlı olmamın kötülüğü ve özellikle silahlı kuvvetlerin ideolojik yaklaşımlardan korunması” için hiçbir gayret gösterilmedi. Bilakis yakın tarih efsanelerine yenileri katılarak insanı putlaştırmanın yeni versiyonları piyasaya sürüldü.

İktidara ulaşmayı askeriyeyi ele geçirip darbe yapmakta gören darbeci ve Fetocu zihniyet hala boş durmuyor, darbe yapmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışıyor. 15 Temmuz’da yemiş oldukları tokatın acısını çıkarmak için her türlü şer odakları ile işbirliklerini sürdürüyorlar. Hükümetimiz ise uyumakla meşgul. Adeta uykunun en derin safhasında horlamaya geçmiş durumda.

Fakat hükümet de bilsin ki artık halkımız akıllandı ve artık eskiden olduğu gibi “gelene ağam gidene paşam” demekten vaz geçmiştir. Bu ve benzer yazılar sayesinde nasıl efsaneler uydurulup halkımızın beyninin yıkandığını çok iyi biliyorlar, vesselam…

Yorumlar