İskender Gökalp – Francois Georgeon (Kemalizm kitabının yazarları): “Türkiye’de alfabe değişikliği Mustafa Kemal’in Türkiye’yi İslâm’dan koparmasının bir işareti olarak yorumlandı.” (İskender Gökalp –Francois Georgeon, Kemalizm ve İslam Dünyası,  Çev. M. Akalın,  Arba Yayınları, İstanbul,  1996, s. 37)

'Harf Devrimcileri' Dışında Yapılan Yerli ve Yabancı Bazı Değerlendirmeler ve Eleştirel Tepkiler

İskender Gökalp – Francois Georgeon (Kemalizm kitabının yazarları): 'Türkiye'de alfabe değişikliği Mustafa Kemal'in Türkiye'yi İslam'dan koparmasının bir işareti olarak yorumlandı.' (İskender Gökalp –Francois Georgeon, Kemalizm ve İslam Dünyası, Çev. M. Akalın, Arba Yayınları, İstanbul, 1996, s. 37)

Mete Tuncay (araştırmacı –tarihçi yazar): 'Asıl amacın Osmanlı-İslam geleneklerinden kurtularak çağdaşlaşmayı çabuklaştırması olduğu açıktır.' (Mete Tuncay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923 -1932, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999, s. 232)

Paul Gentizon (Mustafa Kemal'i anlatan kitabın yazarı): 'Birçok bilgin, Müslüman toplumun geri kalmışlığını ve bugüne değin modern dönemin ilmi ve fikri gelişmesine ayak uyduramayışını Arap harfi kullanmalarına bağlamaktadır. Onlar bu yazı biçimini, Doğu milletlerinin uygarlıktan geri kalmalarına neden olan kusurlardan biri olarak görmektedirler. Bunlardan Mismer (XIX. yüzyılın Fransız yazarlarından Charles Mismer) gibi bazıları, İslamlığın yanlış öngörülerden, özellikle Ortaçağ dogmatizminden çıkabilmesi için ilk şartın Latin alfabesinin kabulü olacağı sonucuna varmıştır.' (Paul Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Çev. F. Ülkü, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1983, s. 153)

Prof. Bernard Lewis: (Yahudi tarihçi) 'Yazının Latinleştirilmesi fikri, farklı nedenlere dayanmakla beraber, Mustafa Kemal'in politikasına iyice uyuyordu. Yeni yazıyı öğrenip, eskisini unutmak suretiyle geçmiş gömülüp unutulabilecek ve yalnız yeni Latin harfleri, Türkiye'de ifade edilen fikirlere açık (topyekun Batılılaşmak emeli) yeni bir kuşak yetiştirecekti. Yeni yazı Kasım 1928' de resmen kabul edildi. Ve Arap yazısı yeni yıldan itibaren yasaklandı. Geçmişe karşı en büyük engelin dikilmesi, dil reformu için yeni ve görülmemiş bir fırsat yarattı ve ta başından beri bu fırsattan yararlanma niyeti açık hale geldi.' (Ahmet Kemal Yahyaoğlu, Öztürkceciliğin İçyüzü ve Türkçenin Katli, Yakın Plan Yayınları, İstanbul, İstanbul, 2013, 229)

Orhan Koloğlu (tarihçi yazar): 'Latin harflerinin Arap harflerinin yerini alışı, Arap dünyasında yeni bir şok etkisi (ilkin 1924'de Halifeliğin kaldırılması şok etkisi doğurmuştu) yarattı. Evvelce yapılmış suçlamalar daha da şiddetli bir şekilde tekrarlandı ve en büyük şirk (dinden çıkma) ilan edildi.' (Orhan Koloğlu, Cumhuriyetin 15 Yılı 1923- 1938, Boyut Kitapları, İstanbul, 1999, s. 235)

Peyami Safa(edebiyatçı yazar): 'Yeryüzünde bir tek millet gösterilmez ki, orada gençler kazara milli kütüphanelerine girerlerse bir tek eser okuyamadan çıkıp gitsinler.

Böyle bir katliam hiçbir memleketin tarihinde yoktur…

Almanya'da Latin harfleriyle birlikte Alman Gotik harfleri de öğretilir ve bunu bir gerilik (irtica hareketi) saymak hiçbir Alman'ın veya bir başka medeni millet mensubunun hatırından geçmez.' (Peyami Safa, Din İnkılap İrtica, Dergah Yayınları, İstanbul, 1976, s. 114 – 115)

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma (tarihçi yazar): 'Harf Devrimi yapıyoruz deyip, bir gecede bu milletin tümü-devrim yapanlar dahil- cahil, cühelaya çevrildi.' (Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Alaturka Demokrasi Alaturka Laiklik, Beyan Yayınları, İstanbul, 1966, s. 30)

Prof. Dr. Mehmet Kaplan (edebiyatçı - dilci bilim adamı): 'Latin harflerinin kabulü, zengin ve yüksek Türk eserlerini bize unutturmuştur. Onların devamı belki de bugünkü kültürümüze apayrı bir çehre verecekti…

Latin harflerinden evvelki edebi, felsefi, ilmi eserlerimize, kitaplarının çeşidi milyonu aşan milli kütüphanelerimize 'canı cehenneme' der gibi bir tekme savurmuştur.' (Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Dergah Yayınları, 1986, İstanbul, s.170 ve 232)

Norbert von Bischoff (Avusturya'nın Atatürk dönemi Türkiye büyükelçisi): 'Latin alfabesinin kabulü, asırlardan beri yabancı bir hakimiyet altında kalmış olan Türk ruhunun kurtuluşunu ve yeni milli Türk kültürünün inşası için lazım olan unsurları verecek Garp fikir kaynaklarına dönüş hareketini temin ettiği gibi büyük hadisenin sembolünü teşkil eder.' (Norbart von Bischoff, Türkiye'de Yeni Bir Oluşumun İzahı Ankara, Çev. B. Belge, Ulus Basımevi, Ankara, 1936, s. 238 -239)

Olup Bitenlerin Kısa Analizi

Bir milletin yaşadığı milli kültürünün ve dilinin taşıyıcısı alfabesi yanında, tarihi süreç içinde milleti 'tekamül' le gelişerek millet yapan milli dilinin, 'inkılap- ihtilal yapıyoruz, yeni doktrin –ideolojimiz –toplum yapılanmalarımız gereği alfabe ve dilimizi de değiştireceğiz', 'mazideki medeniyetimizi terk ederek yeni bir medeniyete geriyoruz; bu sebepten bu yeni medeniyete intibak için onun alfabesini ve dilini de alacağız'' gerekçeleriyle bir milletin binlerce yıldan beri kullanmaya devam ettiği alfabesini ve dilimi topyekun değiştirmenin;

1-Dil ilmine aykırı oluşu,

2-İnkılaplar ve ihtilallerin kanunlarına uymayışı,

3-Bin millete aidiyetin ve milli kimlik belirlemeden olarak Milliyetçiliğine uymayışı.

Bu üç hal kısaca analiz edilecek olunursa, şunlardan bahsedebiliriz.

Dil ve onun taşıyıcısı 'teknik vasıta' olan alfabelerde 'ani' ve 'topyekun' değişiklik yapılamaz. Bunların 'tekamül'ü söz konusudur. Dil tarih içinde tekamül ederek gelişir. En basit dil 'kabile dili' olup, zaman içinde kendi içinde yeni kelimeler üreterek veya başka dillerden kelimeler alıp kendi ses uyumu ve dil bilgisine uyurlayarak alması sonucu gelişir. Bizde ' Harf ve Dil Devrimleri' yle yapılmak istenler bunlara uymadığı için dil ilminin bu gerçeklerine aykırı olmuştur.

Bizde 'Harf ve Dil Devrimleri' yle yapılmak istenenler, ihtilaller ve inkılapların kanunlarına da aykırılık göstermiştir. Sözlük anlamları, 'bir şeyi yan yatırıp devirmek, tepetakla etmek demek' olan İhtilal veya inkılabın, kavram veya terim anlamları, kurulu ve yaşanan düzenleri bütün kültür unsurları ve kuruluşlarıyla topyekun değiştirerek, yerlerine ihtilalciler veya inkılapcıların programlarına aldıkları yepyeni bir toplum düzenlemesi veya mühendisliği doktrin ve ideolojisi çerçevesinde topluma yeni bir düzen getirmektir.

Tarihte yapılan bütün ihtilal ve inkılaplara baktığımızda, toplumların her şeyini tepeden tırnağa değiştirdikleri halde, diller tarih içinde 'süreklilik' gösterdikleri ve 'tekamül'le geliştikleri için bunlara dokunmamışlar, yıktıkları düzenlerin alfabeleri ve dillerinin kendi yeni düzenlerinin de alfabesi ve dili olması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Tarihten bunlara örnekler verilecek olunursa şunlardan bahsedebiliriz:

1789 Fransız Kapitalist İhtilali, Fransa'nın kullanmakta olduğu Latin alfabesi ve Fransızca dilinin de Kapitalist doktrin –ideoloji ve bunlardan kaynaklanan siyasi –sosyal programlara göre değiştirilmesi cihetine gitmemiş, adı geçen ihtilalin 'İhtilal Selamet Komitesi Üyesi' Barre, 1794'de yaptığı değerlendirmesiyle , yıktıkları düzenin yaşayan alfabesi ve yaşayan Fransızcanın kendi 'Kapitalist Düzenleri' nin de alfabesi ve dili olduğunu dile getirerek, bunların kullanımda 'süreklilikleri' sebebiyle değiştirmeyeceği üzerinde durmuştur.

Kapitalist İhtilal' in bu haline benzer bir durum Rusya'da 1917 de yapılın 'Komünist İhtilal' le de kendisini göstermiştir. Komünist Rusya Devlet Başkanı Josef Stalin yazdığı 'Marksizm ve Dil' isimli kitabında, 'Dil, herhangi bir sınıfın (Komünist düzen anlayışının yıktığı burjuva sınıfının ve ne de onun yerine ikame etmeye çalıştığı proletarya sınıfının) değil, toplumun bütün sınırlarının dilidir' ifadesini kullanarak, Komünist Rusya'da 'hakim Proletarya sınıfı' na göre yapılacak dildeki değişikliklerin uzun bir süreyi kapsayacağı için bunun Rusya'ya zararları olacağından bahisle bundan vazgeçtiklerini yazmıştır.

Aynı durumlar, 1950 Çin Komünist İhtilali' nde de yaşanmıştır. Erciyes Üniversitesi Çin Dili ve Edebiyatı öğretim üyelerinden öğrendiğime göre, Komünist Çin Eğitimi Bakanı 1952'de, öğrenilmesi ve yazılması çok zor, kargacık burgacık , Eski Mısır'ın çivi yazısı benzeri kullanılmaya devam edilen Çin Milli Alfabesinin değiştirilerek yerine kullanılması ve öğrenilmesi daha kolay gerekçesiyle Latin alfabesinin alınmasına yönelik Devlet Başkan Mao'ya sunulmak üzere kalın bir dosya hazırlayarak ona vermiştir. Bakanlar kurulu toplantısında bu dosya gündeme gelince, Mao, dosyadaki istenenleri, kullanılan alfabenin binlerce yıldır Çin'in dilini taşıyan 'süreklilik' alfabesi olduğunu, değiştirilmesi halinde toplumda büyük buhranlara sebep olacağı için istenilenleri ret emiş, dosyayı kurulun gündemine almamıştır.

Benzer bir durumlar, 19. Asrın ortalarında bizim gibi 'Batılılaşma süreci' ne giren Japonya'da da yaşanmış, 1860'lı yıllarda Fransa'da Japonya'nın büyükelçiliğini yapan büyükelçi, Japonya'ya döndüğünde, hükümetine Çin alfabesi gibi zor bir alfabe olan Japon alfabesinin kaldırılarak yerine Latin alfabesinin alınması teklifini getirince, bürokrasi ve aydınlar yanında halktan da büyük tepkiler almış, bu teklifi yapmaya başladığının ilk haftasında bir gece evinde 'ölü' bulunmuş, bu cinayetin Japon alfabesinin kullanılmasını savunun Japon milliyetçileri tarafından ona 'tepki' olarak işlendiği üzerinde durulmuştur. Bunu bana, merhum Prof. Oktay Sinanoğlu anlatmış, kitaplarında da bundan bahsetmiştir.

İhtilaller ve inkılapların kanunlarına aykırı olarak bütün bu olup bitenlerin tersi, bizde, Batılıların adına 'Kemalist İhtilal-İnkılap' dedikleri yapılanmalarda yaşanmıştır.

'Kemalistler Devrimciler' in, 'Türk Milletinin Müslüman olmak ve İslam medeniyetine girmekle, alfabe ve dilini değiştirdiğini' ni, kendilerinin olan bu tezlerinden hareketle, bu sefer de yeni bir medeniyete girmek tercihlerinden olarak Batı medeniyetine girmekte karar kılmaları üzerine, buna girmeyi kolaylaştırmak için adı geçen medeniyetin kullanımdaki orta alfabesi Latin alfabesinin alınmasını 'Harf Devrimi' adı altında gerçekleştirmişlerdir.

'Harf Devrimi' ni yaptıktan sonra, yine 'Batı Medeniyetine geçişi kolaylaştıracağız' gerekçeleriyle 'ikinci bir kültür devrimi' olarak 'Dil Devrimi' ni de 1932'de başlattıkları görülmüştür. Adı geçen devrimle güdülen diğer bir amaç ise, 'Türkçeyi yabancı dillerin istilalarından kurtaracağız' denilerek, onu 'öztürkçeleştirmek', 'arı dil' haline getirmek olmuştur. Bu süreçte, bu nasıl bir 'Türkçülük ve Dilde Milliyetçilik anlayışlarıdır' ki, 1000 yıldan beri kendi ses uyumumuz ve dilbilgisi kuralarımıza göre kendimize 'milli kelimelerimiz' olarak adapte ettiğimiz Arapça ve Farsça kelimeleri, sanki dünyada 'saf dil' varmış gibi, 'bunlar dilimizde- kültürümüzde yabancı istila unsurlarıdır' suçlamasıyla atarak, yerlerine ise Türkçe karşılıklarını bulamadıkları (veya bulma zahmetine girmek istemedikleri için) ve uydurukça dil çalışmaları da istenilen sonuçları vermediğinden, bu atılanların yerine, dilimizi yeni bir yabancı kelime –kültür istilasından olarak Batı'nın Fransızca ve İngilizce kelimelerinin sınırlarımızdan gümrüksüz girmesine kendi elleri ile yol açmışlardır. İşte, buna, 'Dil Devrimcilerinin 'Kuru –sıkı' ve 'hamisi' bir milliyetçilik anlayışları' denilmiş, bununla dilimizi 'millileştirmek' emelinde tezada düştükleri görülmüştür. .

Türklerin İslam Medeniyetine girişlerini, Osmanlı'nın son döneminden günümüze, bu sefer de Batı Medeniyetine giriş girişleriyle kıyaslamak ve bunu Batı medeniyetine giriş lehine de kullanılmak istenildiği yanlışlıklarına düşüldüğü görülmektedir.

Türkler, İslam medeniyetine onun ez zayıf zamanında girerek, bu medeniyete Araplar ve Farslardan sonra 'üçüncü bir unsur' olarak dahil olmak suretiyle, onun üzerinde kurdukları üstün siyasi- askeri otoriteleriyle ortalama 1071'den başlayarak İslam medeniyetini devam ettiren ve 1000 yıllık süreyle tarihini yapa 'hakimi ve öznesi' olmuşlardır. Türk Milleti, 5000 yıllık tarihinin en büyük 'zirve atın yılları –atılımı' nı Selçuklu –Osmanlı süper güçleri yapılanmalarıyla İslam Medeniyetine girmesi sayesinde yapmıştır.

1839'da Tanzimat'la başlayan süreçte, 'yeni bir medeniyet eşiği' ne ayak basmamız ve içine girmeye çalışmamız demek olan ve varlığı günümüzde de kendisini artarak gösteren, 'Batı- Laik Medeniyeti' ne girilmesi girişimleri, milletimizin İslam medeniyetine girmesi sonucu yaptırdığı atılımları yaptıramamış, yaptıramamak yanında bütün olup bitenler hep milletimizin aleyhine olmuştur.

Bunun birçok sebepleri vardır. Bir kere, yüzyıllar boyunca İslam'ı ve Türk Milletini 'ebedi düşmanları' olarak ilan etmek suretiyle bunları 'tarihten silmek' i kendi vazgeçilmez emeli edinmiş, karşımızda önce 'Hıristiyan Batı Medeniyeti' ve sonra onun yerini alan 'Seküler-Laik Batı medeniyeti' çıkmıştır. Bu halleriyle bunlara hayran olmak, yaranmak, kendi bütün varlımızı feda ederek onlara girmeye can atmak, 'Celladına aşık olmak' tan başka bir şey değildir.

İkinci olarak, İslam medeniyetinin insanlığa kazandırdığı huzurlu medeniyetinin aslı olan 'mana- madde dengesinin kurulması' Modern Batı medeniyetinde yoktur. Batı'da yaşanan Reform ve Rönesans hareketleri, insan ve toplumların manevi dünyalarını madde-maddecilik adına yıkmış, bu sebepten adı geçen medeniyetin 'en büyük eksikliği' olarak, kendisini yalnızca 'tek kanat maddecilik kanadı' ile uçmaya mahkum eden bir yapılanmaya sahip olması olmuştur ki, bir kuşun tek kanatla uçamayacağı gibi bir medeniyetin de madde ve mana kanatları olmadan insan ve toplum hayatına huzurlu bir yaşayış sunamayacağıdır. Zaten bu sebepten birçok Batılı filozof ve bilim adamı Modern Batı Medeniyetinin çöktüğünü daha 20. asrın başlarından itibarin itiraf etmeye başlamışlar, kıta Avrupasına ve sömürgeci yapılanmasıyla bütün insanlığa büyük buhranlı hayatlar yaşatan bütün bunlardan kurtulmak için 'madde-mana dengesi' nin yeniden kurulduğu 'Yeni Bir Medeniyet Tasavvuru' na ihtiyaç duyduklarını dile getirmeye başlamışlardır. Bu değerlendirmeleri, dilimize de çevrilen Alexi Carrel'in 'İnsanlar Uyanın', 'Yarınlara Doğru', 'Hayata Dair Notlar', Albert Schweitzer'in 'Uygarlık ve Barış', 'Uygarlık ve İnsanlık', ve Spengler'in 'Batının Çöküşü' kitaplarından belgelere detaylı olarak öğrenmek mümkündür.

Batılıların çöküşünü ilan ettikleri kendi medeniyetleri karşısında 'kurtuluşları' için denilerek yeni bir medeniyet tasavvuruna soyundukları biz zamanda Osmanlıdan günümüze Türkiye'de böyle bir medeniyete , hem de kendi geçmişlerindeki bütün medeniyet değerlerini bir çırpıda silerek buna girmeye can atılmasına nasıl bir anlam verilebilir? Her halde, Batılıların kendilerinin de itiraf ettikleri halde, 'kendilerinin de cellatları' olduklarını ilan ettikleri Modern Seküler –Laik Batı Medeniyetine kendilerinin de cellatları olacağından 'Celladına Aşık Olmak' demekten başka bir şey olmaması gerekir.

Daha da önemlisi, Türk milletini bir çeşit 'İslamsızlaştırarak' ve hatta bu uğurda 'ırkçılık silahı' nı kullanmaktan olarak da Hz. Muhammed'in 'ilahi evrensel mesajları' ile putperest –pagan Arap kültürünü de yıktığı halde Harf ve Dil Devrimcilerinİn İslamiyeti 'Arap kültürü, kültürümüzü Arap kültürü İstilası' olarak nitelendirmeleri külliyen yanlıştır ve herhalde bir 'art niyet'e istinaden de bu yafta ona yapıştırılmış demektir. Türklerin hiçbir dine iltifat etmeyerek İslamiyet'i kendi istekleriyle kabul etmeleri, onun inanç, iman ve kültür değerleriyle kendi değerleri arasındaki benzerlikten kaynaklanmış, bu cümleden olarak 'pagan dinler geleneğinden üç büyük dine (Hıristiyanlık, Musevilik ve İslamiyet) geçiş süreci' nden olarak Türklerin İslamiyeti seçmeleri, tam ve mütekamil 'millet olma süreçleri' de bununla tamamladıklarından, İslamiyet Türklüğün artık ayrılmak bir parçası ve ona tarihinde 'en büyük atılımları' nı yaptıran din haline gelmiş, günümüze kadar milletimizin 'Türk milleti kimliği' ile yaşaması İslamiyet sayesinde olmuştur. Çünkü, İslam dini dışındaki dinlere giren bütün Türk kavimleri, bu dinlerin milliyet varlıkları içinde sosyal asimilasyon – kültürel soykırıma uğrayarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Hazar ve Karay Türlerinin Musevi, ortalama M.S 376 – 1250 zaman diliminde Karadeniz'in kuzeyinden geçerek Doğu ve Orta Avrupa'da 1000 yıl süreyle tarih yapan 12 Türk kavminin Hıristiyanlaştırılmalarının sonuçları, kendi milli varlıklarının da sonu olmuş, bugün itibariyle bunlardan isim olarak yalnızca 'Macar' ve 'Bulgar' Türk kavimleri isimleri kalmıştır vb.

Görülüyor ki, Türklerin İslam kalması, İslamiyetin milli -örfi kültürlerine önemli ve vazgeçilmez bir kültür unsuru olarak girmesi ve kalmazsından kaynaklanmış, bu haliyle milletimizin bir başka medeniyete girmek adına onun bir çeşit İslamsızlaştırılmasının bilerek veya bilmeyerek milletimizi 'kendi elimizle imha' etmek anlamına gelecek bir yapılanma kendisini göstermiştir. Bu dava ve emelin sonucu, 1000 yıllık Doğu ve Orta Avrupa Türklüğünün Batı Hıristiyan Medeniyetinin kendilerini etkisine alması sonucu Hıristiyanlaşıp bu medeniyetin içinde eridikleri gibi, günümüzde güdülen Seküler –Laik Modern Batı medeniyetinin etkileri ve milletimizi bir çeşit 'İslamsızlaştırmak' la girmek emelleri de Anadolu –Doğu Asya Türklüğünün giderek milli kimliği ile tarihten silinmesi ve bu sefer de Batı'nın seküler –laik medeniyet yapılanması içinde sosyal asimilasyon –kültürel soykırıma uğrayarak tarihten çekilmesi anlamına gelecektir.

İşte, yine bir 'talihsizlik eseri ve garabet örneği' olarak, bir kısım sivil - asker bürokrat ve aydınlarımız tarafından Tanzimat'tan beri 'çökmekte olan veya çökmüş Modern Batı Medeniyetini, üstelik de, mazide yaşadığımız kendi üstün değerlerimizin farkında olmadan ve öncelikle kendi değerlerimizi keşfetmeden, bilmeden 'Batı medeniyetine girmeye can atmak' ana emeli adına,güzel mazimizi silmek uğrunda Harf ve Dil Devrimlerinin de kullanılarak, Batının hastalıklı yapılarının bizim bünyemize de sokulmaya çalışılmasının sonuçları çok acı ve ağır olmuştur.

Bizde 'Batılılaşmak-Batı Medeniyetine girmenin' milat başı olarak 1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilanı esas alınırsa, bu süreci yaşadığımız 184 yıllık (1839 – 2023) zaman dilimi içinde Türkiye'de Batılılaşmak cereyanı ve emelinin bize neleri kazandırıp neleri kayıp ettirdiğinin otokritikleri yapılmamış; yapılamamıştır. 'Yapmaya cesaret edebilenlerden' denilen en büyük entelektüellerimiz Cemil Meriç, Kemal Tahir, Atilla İlhan, Atasoy Müftüoğlu ve Yusuf Kaplan gibi düşünce ve fikir adamlarımız bütün eserlerinde 'Tarihte içine düşülen 'Batıllılaştırmak Davası' nın Türkiye'yi batırmak olduğu' üzerinde durmuşlardır. Bundan ilk nasibini alan Osmanlı devleti olmuştur.

Osmanlı, bir bakıma 'Celladına Aşık Olmak' sürecinde Modern Seküler –Laik Batı Medeniyetinin, her toplum ve coğrafyanın 'ortak malı' ilim ve tekniğini almaktan ziyade, kendisine has sosyal ve siyasi hastalıklı verileri ve değerlerini almak yanında, Batı'nın sömürgeci büyük devletlerinin içten ve dıştan (toprak işgalleriyle de) darbeleri sonucu tarihten silinmiştir.

Türklerin İslam medeniyetine onun en zayıf zamanında girmelerine karşılık, Seküler –Laik Batı medeniyetine ise, onun en güçlü ve kendilerinin en zayıf olduğu bir zamanda girmeleri hep kendi aleyhlerine olmuştur. Bu sebepten İslam medeniyetinde tarih yapmada 'özne' olan Türkler, Batının en güçlü olduğu (özellikle de bu güç büyük teknoloji ve sanayileşme gücünden kaynaklandığı halde) zamanda onun 'nesnesi' haline düşmüşlerdir. Bu durum, Türk milletini, 5000 yıllık tarihinde karşılaştığı 'en karanlık yılları' yapılanması içine sokmuştur. Büyük Cihan Devleti Osmanlı Devleti, adına 'Haydut ve Vahşi Batı Medeniyeti ve Büyük Yayılmacı ve Sömürgeci Devletleri' yapılanması içinde bu süreçte yıkılmış, günümüz Türkiyesi ise, 'tarihi medeniyet tercihi davası' ndan olarak içine düşülen aynı yanlışlıkları yaşamaya (hem de artarak) devam etmesi sebepleriyle, bu sefer de Cumhuriyetin ilanının 100'üncü yıl dönümünde bile bölgesinde ve dünyada süpür güç olamamış, hep 'güdük' olarak kalmıştır.

'Harf Devrimi' yle yaşadığımız 'kültür buhranı' nı, gelecek yazımızda, geçmişimizi daha büyük boyutlarda tasfiyeye yönelik olarak 'Seküler –Laik Batı Medeniyeti' ne sevdalanmak ve girmek adına 'Dil Devrimi'yle nasıl yaşandığını, hem dil devrimcilerinin itirafları ve hem de sağduyulu ilim ve fikir adamlarının onlara tepki eleştirileriyle anlatmaya devam edeceğiz. 22 8 2023

.