Bir evvelki yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz:

III- AYASOFYA ÜZERİNDE DÖNEN HESAPLAR, KÜRESEL DAYATMALAR

Hemen belirtelim ki, başta Vatikan ve onu destekleyen Yunanistan ve diğer Avrupa devletleri olmak üzere Hıristiyan batılılar, İstanbul’un fethinin sembolü, milli egemenliğimizin nişanı olan bu mekânı, aslî hüviyetinden çıkarıp kendi inanç ve emellerine hizmet eden bir otağ, bir merkez haline getirmek istiyorlar. Bu, bilinmeyen bir şey değildir. Keza Hıristiyan batı blokunun, Ayasofya’nın sembolize ettiği İstanbul’u “Konstantinapol” adıyla geri alınması gereken kendi toprakları gibi göstermekten çekinmedikleri de bilinmektedir.

İşte Ayasofya söz konusu olduğunda dinlerarası diyalogun ön plana çıkarılması; BM, UNESCO gibi kurum ve kuruluşların devreye girerek “insanlığın ortak mirası” gibi janjanlı tabirlerle dikkatlerin başka tarafa çekilmeye çalışılması, hep bu niyetlerini kamufle etmek içindir.

- Evet, Türkiye’de, özellikle kiliseden çevrilmiş camileri “dinlerarası diyalog camileri” hüviyetine bürüme yönünde bir gayret vardır. Ayasofya da bu camilerin başında gelmektedir.

Sorarız: Tarihî eser olması, ne zamandan beri bir cami için, “cami / mescid” kimliğinin önüne geçer olmuştur?

Statüsü itikaden ve hukuken, yorumsuz ve tartışmasız “cami” olan bir mekânın, cami dışında başka maksatlarla, mesela müze veya kilise olarak kullanılmasına meşruiyet sebebi sayılabilecek bir gerekçe olabilir mi?

BM söylemleri ve UNESCO kararları, İslam’ın ana kaynaklarından mıdır?

Ne acıdır ki son zamanlarda Avrupa kültürü ve AB kriterleri, İslam akaidine tercih edilir oldu…

Buna hemen bir örnek daha verelim:

Ali Eren Hoca’nın yazdığına göre, 2012 yılında İstanbul’da vefatının 29. sene-yi devriyesi münasebetiyle Merhum Ahmed Davudoğlu’nu anma programı düzenlenir. Programda Davudoğlu Hoca’nın damadı İbrahim Yıldız Bey bir konuşma yapar ve Ahmed Davudoğlu’nun 12 ciltlik Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nin basımı için Diyanet’e başvurduğunu, Diyanet’in 2011 yılında kendisine bir cevap verdiğini ve bu cevapta “Avrupa Birliği normlarına uymadığı için basamıyoruz” denildiğini gözyaşları içinde anlatır.[1]

Batıdan gelen bütün bu yönlendirme ve telkinler tevhid inancımıza, akaid prensiplerimize, hatta milli egemenliğimize açık bir meydan okuma dışında nasıl izah edilebilir?

AB, BM, UNESCO vb. üzerinden dinimize ayar vermeye çalışanlara behemehâl dur denmelidir. Bu, aynı zamanda millet olarak bizim beka meselemizdir.

Tartışmaların odağındaki Ayasofya’da, henüz Fatih’in vakıfnamesiyle mutabık bir mahiyet ortaya konamamıştır. Bu güzide mekânda Hıristiyanlara ait freskler, melek ve haç tasvirleri, İsa Meryem figürleri, kralların taç giydiği alan, hâlâ apaçık ortadayken, Ayasofya’nın Fatih’in vakfiyesinde belirtilen aslî hüviyetine döndüğünü iddia etmek; iddia edilse de kabul etmek mümkün değildir. Çünkü böyle bir ortamda tevhid ve ihlasla Allah’a ibadet etme imkânı yoktur.

- Gelişmeler Ayasofya’nın tekrar müze veya kilise statüsüne çevrilmesinin epey zamandır konuşulup yazıldığını göstermektedir.

Tarihçi Ahmet Şimşirgil’in ifadesine göre, daha 2012 yılında Derin Tarih Dergisi’ndeki yazılarda Ayasofya’nın ikinci katının müze haline getirilmesi yönünde talepler dile getiriliyordu.[2]

- Ayasofya, mekân olarak bir bütündür. Altı da, üstü de Fatih’in vakfiye metninde tanımlanan cami kavramına dâhildir. Cami adı taşıyan bir yapı, ne zamandan beri birbirine zıt iki ayrı inanca hizmet eder olmuştur? Bunun bir örneği gösterilebilir mi?

Her cami İslam’ın tevhid akidesini temsil ederken, Ayasofya’nın galeri adı verilen üst katındaki ikonlar, freskler vb. Hıristiyan simgeleri, teslis (üçlü tanrı inancı) şirkini sembolize etmektedir. Bu iki zıttı bir arada cem etmek, cami / mescid hukukunu ihlal etmenin çok daha ötesinde, İslam’ın tevhid ve ihlas ilkelerine ters düşmekte, hatta İslam akaidini manen yok sayma mahiyeti taşımaktadır.

Bu durumu makul görmek, Kitap ve Sünnet ölçüleri ve İslam âlimlerinin ittifakıyla, temel bir akaid ihlalidir. Bunun sonucunun dünya ve ahirette nasıl olacağı akaid kitaplarında yazılıdır.

Cami statüsünü esas alarak Ayasofya’ya gelen saf ve temiz Müslümanları böyle bir felakete sürüklemenin manası nedir? Mahşerde bunun hesabı verilebilir mi?

Eşyanın tabiatına uygun, manevi ve milli değerlerle barışık, toplumun huzurunu temine yönelik bir çözüm yolu varken ve bu çözüm de hukuken teminat altına alınmışken; suyu tersine akıtmaya çalışmak gibi bir maceraya kalkışarak, mukaddesatımızı ihlal anlamı taşıyan bir dinlerarası diyalog hezeyanına alet olmanın ne manası vardır? Ve bu kime ve neye hizmet eder? 

Bu tepkilerimizi aşırı bulanlar var ise, onlara şunu hatırlatırız:

Nasıl ki Hakk’ın tecelligâhı olan “kalb”in, sadece Allah’a tahsis edilmek suretiyle her türlü şirk, küfür ve nifak unsurundan temiz tutulması gerekiyorsa; aynen bunun gibi, mecazen Allah’ın evi, Beytullah yani Kâbe’nin bir şubesi olan cami ve mescidler de putlardan ve bütün şirk unsurlarından arındırılmalıdır.

Tıpkı Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Allah’ın emriyle Kâbe’yi her türlü puttan, şirk unsurundan, heykel ve sembollerden temizlemesi gibi; Ayasofya da tevhide aykırı her türlü şirk unsurundan arındırılmalıdır. Ayasofya bir cami olduğuna göre, Kâbe’nin bir şubesi olarak burada da aynı hüküm ve prensipler geçerlidir.

Mesele bu kadar açıktır.

Bugün dünyada hem tevhid hem şirk mekânı, hem cami hem kilise yahut müze olarak hizmet eden başka bir mekân mevcut mudur? Tarih araştırılsın, böyle bir hezeyan gösterilemez. Son dönemde Ayasofya’yla aynı mantığın eseri olarak zuhur eden İzmir Alaçatı’daki Pazaryeri Camii, Trabzon’daki Ayasofya ve Ortahisar Merkez Camilerindeki durum hariç… Ki biz adı geçen bu camilerdeki vahim durumu “Dinlerarası Diyalog Camileri ve Ayasofya’nın Açılması Meselesi” adlı yazımızda uzun uzun anlatmıştık.[3]

- Ayasofya bu haliyle nedir? Cami midir, müze midir, kilise midir? Buna net bir cevap vermek mümkün değildir.

Bir algı operasyonu ile şu görüş pompalanıyor:

Ayasofya müstakil bir cami değil, Hıristiyan ve Müslümanların ortak kültür değeridir.

Heyhat! Böyle bir görüşün ne akılla ne de inançla / tevhid akidesiyle izah edilebilir bir tarafı yoktur. Kaldı ki böyle bir kabul, Danıştay’ın Ayasofya hakkında verdiği kararı ve Fatih’in vakıfnamesini yok saymak anlamına gelmektedir.

Allah’ın birliğini esas alan tevhid akidesiyle, üçlü ilah telakkisi nasıl ve hangi ortak değerde buluşabilir? Bunun, müminleri helake sürükleyen bir kabul olduğu bilinmelidir.

Bütün bu yanlışlara suskun kalındığı takdirde, yarın öbür gün Ayasofya’nın üst katının küçük bir kiliseye tebdil edilmesi ve gelen turistlerin ayinine açılması gündem olursa hiç şaşırmayalım.   

Söz konusu sembol ve tasvirler, statüsü cami olan Ayasofya’dan çıkarılmadıkça yahut Fatih’in fetihten sonra yaptığı gibi (bu defa bir daha ortaya çıkmamak üzere) sıvayla tamamen kapatılmadıkça, bu konudaki tartışmalar devam edecek, Ayasofya sorunu çözüme kavuşmayacaktır.

IV- YAPILMAK İSTENEN NEDİR?

Buraya kadar ortaya konan gerçekler doğrultusunda anlaşılmaktadır ki, Ayasofya’da açık bir dinlerarası diyalog uygulaması sergilenmektedir.

Katolik Hıristiyanların merkezi Vatikan’ın hazırlayıp devreye koyduğu dinlerarası diyalog ve hoşgörü projesi, daha önceki birçok yazımızda temas ettiğimiz gibi, Hıristiyanlığın yayılması ve planlanan tek dünya devletinin tek dini haline getirilmesi projesidir.

Bu projede “dinlerin eşitliği” söylemiyle; tek hak din olan İslam’ın muharref dinler derekesine indirgenmesi veya o muharref dinlerin, hak olan İslam’ın seviyesine çıkarılması amacı güdülmektedir.

Dolayısıyla dinlerarası diyalog daha baştan, İslam’ın tek hak din olma özelliğini ortadan kaldırmaktadır.

Böyle bir zihniyet, İslam akaidine göre şirktir. İslam’ın tevhid akidesini bozmaktır.

Dahası kadim haçlı zihniyetinin, insanımızın inancını ifsad etmesidir. Bu, işin dinî boyutudur.

Nihâî hedef ise, Anadolu’nun işgalidir. Yani topraklarımız, vatanımızdır. Kutsal saydıkları İstanbul ve Anadolu topraklarını geri almak, onlar için vazgeçilmez bir hedeftir. Mesela Yunanistan bu hedef için yanıp tutuşmaktadır.

Bu tespitler bir mübalağa ya da felaket tellallığı değildir. Batının bizi hedef alan “şark meselesi” ve “hasta adam” nitelemesi bitmemiştir. Bu konuda o kadar çok delil var ki, ciltlerle kitap yazılabilir.

V- İŞGALCİ İSRAİL VE ARZ-I MEV’UD HEDEFİ

Bu konuyla direkt alakalı olarak bir hususa daha parmak basalım:

Anadolu topraklarına yönelik işgalci zihniyet taşıyanlardan biri de İsrail’dir. İsrail’in arz-ı mev’ud hedefi doğrultusunda oluşan tehdit, kendi yetkililerinin beyanıyla neredeyse sınırımıza dayanmıştır.

Gazze olayları ne ilktir ne de son olacaktır.

Irak ve Suriye’de otorite boşluğundan kaynaklı tehdit ve tehlikelerin ayak sesleri sınırımızdan duyulmaktadır.

Gazze olayları vesilesiyle bir kere daha görülmüştür ki, İsrail’in batı - haçlı dünyasıyla çok açık siyasi, askeri ve ekonomik ittifakı vardır. Ve anlaşılıyor ki hedef, Türkiye’dir. Çünkü İsrail’in önünde Türkiye’den başka dayanacak, bu işgali engelleyecek bir devlet otoritesi, bir güç mevcut değildir.

Hal böyleyken dinlerarası diyalog küfrü ve yutturmacası ile bu milleti oyuna getirme plan ve teşebbüsleri mutlaka sonuçsuz bırakılmalı ve bu tehlikeli oyunlara son verilmelidir.

VI- AYASOFYA’DAN SONRA HEDEF MESCİD-İ AKSÂ MIDIR?

Açık söyleyelim:

Ayasofya üzerindeki bütün bu hesapların, ilerleyen günlerde, kanayan yaramız, ilk kıblemiz Mescid-i Aksâ’ya da tatbik edilmek isteneceğine dair ciddi endişeler taşıyoruz. Hatta bunun ipuçları ve alametleri belirmiş vaziyettedir.

Sanki Ayasofya’da hilkat garibesi bir model ortaya konacak, sonra da bu model emsal kabul edilerek Mescid-i Aksâ’ya da taşınacak gibi bir plan yürütüldüğü sezilmektedir.

Hatta Allah muhafaza, dinlerarası diyalog eksenli bu zihniyet, gelecekte Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Haram’a yani Kâbe’ye de uygulanmaya kalkışılabilir.

Böyle bir vehamete kapı açılmaması için, Ayasofya’da yapılan bu yanlışlara, bu hukuk ihlallerine bir an evvel dur denilmesi gerekir.

Şayet bu hal devam edecek olursa, bunun manası, cami / mescid hukukunun daha da ötesinde, İslam’ın tevhid akidesinin mahiyetinin bozulmasıdır. Yani hedef, İslam’ı imha projesinden başka bir şey değildir. Ve bu yaşananlar, kültürel / dinî manada bir Haçlı Seferidir. Hatta işin Mescid-i Aksâ ve İsrail boyutunu düşündüğümüzde, Siyonist - Haçlı ittifakının İslam âlemini boğma plan ve projesidir.

Manevi ve milli değerler üzerinden kimlik ve şahsiyetimizin felç edilmesinden, yani kalp ve dimağların istila edilip teslim alınmasından sonra, fizikî manada işgale sıra gelecektir.

Bir kere daha ifade edelim ki, bunlar felaket senaryosu değildir. Uzun yıllardan beri süregelen dinlerarası diyalog faaliyetleri, kullanılan “üç semavi din”, “İbrahimi dinler” gibi akla ziyan tabirler, Mescid-i Aksâ’nın “üç semavi dinin ortak mabedi” olduğu yönündeki beyan ve açıklamalar, yaklaşan bu felaketin habercisidir.

Hâlbuki Kudüs ve Mescid-i Aksâ öz be öz İslam’ındır. Biz bunu, 7 Ekimde başlayan Gazze olayları vesilesiyle yazmaya başladığımız yazılarda uzun uzun anlatmış bulunuyoruz. 

Öteden beri İslam toprağı olan, miraç hadisesiyle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) birçok hatırasını taşıyan ve Müslümanların ilk kıblesi olma şerefine sahip Mescid-i Aksa’ya Yahudi ve Hıristiyanları ortak etme; onların da burada hakkı olduğunu ifade etme gibi büyük bir yanlışı izah etmek mümkün değildir. Bunu kabule ne itikaden ne de hukuken imkân yoktur.

Ayasofya’nın cami oluşunun Fatih’in vakfiyesine dayanması gibi, Mescid-i Aksâ’nın tamamen Müslümanlara ait olduğuna dair de uluslararası mahkeme kararı mevcuttur. Bu mahkeme, Mescid-i Aksâ’nın bütün müştemilatıyla İslam toprağı olduğuna karar vermiş, bu kararı verirken de burasının Müslümanlara ait bir “vakıf mülkü” olmasını mesned almıştır.

Bu mahkemenin safahatını ve Mescid-i Aksâ’yı Müslümanlara ait bir yapı olarak tescil etmesini “Siyasi ve Hukuki Yönden Mescid-i Aksâ’nın Statüsü (2)” başlıklı yazımızda delilleriyle beyan etmiştik.[4]

Dolayısıyla şunu çok rahat söyleyebiliriz ki, Ayasofya ve Mescid-i Aksâ arasında benzer bir durum vardır. Ama bu benzerlik “farklı din mensuplarının ortak ibadet merkezi” değil; “vakıf mülkü olarak sadece ve sadece Müslümanlara ait birer mabed” olmalarıdır.

Hukuki belgeleriyle Müslümanlara ait olan bu kutsal mekânları, sudan bahanelerle ya da İslam’a muarız Hıristiyan ve Yahudilerin mesnetsiz, asılsız iddialarıyla tartışma konusu haline getirmek, ne dünyada ne de ahirette hesabı verilebilecek bir tavır değildir.

Ortadoğu’da bir barış olması durumunda -maalesef- Mescid-i Aksâ’nın pazarlık konusu yapılacağı anlaşılmaktadır. Böyle bir durumda Mescid-i Aksâ’da uygulanacak statüye emsal teşkil etmesi için, Ayasofya’nın adeta hazırlandığı; bunun hukukî ve dinî altyapısının oluşturulmaya çalışıldığı yönünde kamuoyunda ciddi bir endişe duyulmaktadır.

Ne Ayasofya ne de Mescid-i Aksa, batılıların hesapları, arzu ve iştiyakları uğruna asla feda edilemez. Bunun vebali hem dünyada hem de ahirette bunu yapanların boğazına dolanır.

Biz, bu iki mekân başta olmak üzere, bütün İslam mabedlerinin, bütün cami ve mescidlerin tevhid ve ihlas ruhunun sonuna kadar müdafaacısı olacağız.

Allah’ın izniyle böyle bir hesapta hiçbir güç başarılı olamayacaktır.

Ama gönül ister ki bu yanlışlara hiç tevessül edilmeden, İslam’ın tevhid akidesine, düstur ve prensiplerine sadık kalınarak arı duru bir Müslüman şahsiyeti ve kimliği ortaya konsun.

Bunu yapmak bize hem dünyada hem ahirette izzet ve şeref kazandıracak; Allah (c.c.) ve Rasûlü’nün (s.a.v.) huzurunda mahcup olmamamızın teminatı olacaktır.

Gelecek yazımızda Ayasofya sorununun nasıl çözülebileceğini değerlendireceğiz.

[1] Ali Eren, Diyanet İşleri Ahmet Davutoğlu Hocanın Kitabını Neden Basmıyor?

 https://www.ihvanlar.net/2012/05/17/diyanet-isleri-avrupa-birliginin-emrinde/

[2] “Ayasofya’ya Dikkat! Kültür Bakanı Ateşle Oynuyor” başlıklı şu videonun 8. dakikasına bakılabilir:

https://youtu.be/xcPSs70vSmA?si=klGgt7WcZ1U3qXdY

[3] https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/dinlerarasi-diyalog-camileri-ve-ayasofyanin-acilmasi-meselesi/556436

[4] https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/siyasi-ve-hukuki-yonden-mescid-i-aksanin-statusu-2/805818

 

Yorumlar