“Sonra Biz, o Kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan (o Kitaba uymayıp) kendine zulmedenler vardır. Onlardan orta bir yol izleyenler vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde (Allah’a kullukta ve kullarına hizmette) öne geçenler vardır. İşte bu, Allah’ın kullarına büyük lütfu ve ihsanıdır.” (Fâtır: 32)

Bir önceki yazımızda “hakkı müdafaa, batıla muhalefet etmek” meyanında, ümmet-i Muhammed’in bazı temel hususiyetlerini -ayetler istikametinde- izaha çalışmış; bu çerçevede Fâtır Suresi 32. ayeti de gündem etmiştik. Ki bu ayet-i kerimede, Kitaba vâris olduğu haber verilen, ümmet-i Muhammed’i teşkil eden üç gruptan bahsediliyordu.

Önemine binaen bu yazımızda söz konusu ayetteki bu üç grup üzerinde duracak ve bunların hangi sebeplerle Kitaba / Kuran’a vâris kılındıklarını anlatmaya çalışacağız.

1- “Kitaba Vâris Olanlar”ın Tefsirdeki İzahı

Celal Yıldırım’ın İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri adlı eserinde, Fâtır: 32’nin izahı yapılırken “İlgili Hadisler” başlığı altında yer verilen rivayetlerden ikisi şöyledir:

“Ebu’d Derdâ (r.a.) diyor ki:

Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Sonra da Kitabı kullarımızdan seçip beğendiklerimize miras bıraktık. Artık onlardan bir kısmı kendine haksızlık eder, bir kısmı ortalama gider, bir kısmı da -Allah’ın izniyle- hayırlarda öne geçer.” mealindeki ayeti okuyup şöyle buyurdu:

“Hayırlarda öne geçenler, cennete hesap vermeden gidenlerdir. Ortalama gidenler, az bir hesaba tâbi tutulanlardır. Kendilerine haksızlık edenler ise, mahşerin hesap verme döneminde uzun süre tutulanlardır.” (Müsned-i Ahmed, 5/198.)

İbn Mes’ud (r.a.) diyor ki:

“Şüphesiz ki bu ümmet kıyamet gününde üç gruba ayrılacaktır. Bir grubu hesaba tâbi tutulmaksızın cennete girecek; bir grubu az bir hesaba tâbi tutulacak. Bir grubu da büyük günahlarıyla gelir. O kadar ki, Cenâb-ı Hak “Bunlar kimlerdir?” diye sorar. Oysa onların kimler olduğunu, O daha iyi bilir. Melekler de “Bunlar büyük günahlarla gelenlerdir. Ancak bunlar sana hiçbir şeyi ortak koşmayanlardır” diye cevap verirler.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, “Bunları rahmetimin genişliği sayesinde cennete sokun” buyurur. (Ebu Davud, İbn Kesir 3/556.)

İbn Mes’ud (r.a.) yukarıdaki rivayeti yaptıktan sonra Fâtır: 32 ve 33. Ayetleri okudu.”[1]

Yine aynı tefsirde, ilgili ayette geçen bu üç sınıfın hususiyetleri şöyle anlatılır:

“Kuran, ilahi emanet olarak kimlere miras bırakılmıştır?

“Sonra o Kitabı kullarımızdan seçip beğendiklerimize miras bıraktık.”

Her yönüyle hakkı gerçeği yansıtan Kuran, Hz. Muhammed’e (a.s.) vahyedildikten sonra üç sınıf insana miras bırakılmıştır ki bu üçü, milyarlarca insan arasından mirasa layık görülerek seçilmiştir.

Tabii onları seçen, bizzat Cenâb-ı Hakk’tır. (O gruplar şunlardır:)

1- Kendine haksızlık eden müminler,

2- Ortalama gidip ifrat ve tefritten kaçınan müminler,

3- Allah’ın izniyle hayırlarda önde giden müminler.

İlim adamları bu üç sınıfı şöyle tarif edip açıklamalarda bulunmuşladır:

“Birinci sınıf, farz ve vaciplerin bir kısmını yerine getirmede ölçüyü kaçıranlar, aynı zamanda haram kılınan bazı şeylere yaklaşanlardır. Bu bakımdan kendilerine haksızlık etmiş sayılmaktadırlar.

İkinci sınıf, farz ve vacipleri yerine getiren, haramları terk eden, sadece müstehapları bırakan, bazı mekruhları işleyenlerdir. O bakımdan ortalama bir durum arz etmektedirler.

Üçüncü sınıf, farz ve vacipleri işleyen, müstehap olanı yapan, haram ve mekruhları ve bazı mübah şeyleri terk edenlerdir.

Bu üç sınıfın bulunduğu dereceler farklı olmakla beraber, Allah’ın bol ve geniş lütf u keremine en çok mazhar olanları, üçüncü sınıfa girenlerdir. Diğerleri de kendi derecelerine göre o lütuf ve keremden nasiplendirilirler. Şüphesiz bu lütuf ve keremin tecellisi daha çok Adn Cennetinde kendini gösterir.”[2]

2- Bu Üç Sınıfın Hususiyetlerinin Ayasofya’nın Durumu Açısından Değerlendirilmesi

Hangi grup üzerinden olursa olsun, Kitaba / Kuran’a vâris olmak, çok büyük bir şereftir.

Birinci grubu oluşturan “nefsine zulmedenler”, yani “kendine haksızlık edenler”, onca hata ve yanlışlarına rağmen, “itikâdî ihlal yapmadıkları, şirke düşmedikleri için” bu şerefe layık görülmüşlerdir.

Yukarıda geçen İbn Mes’ud hadisinde, meleklerin onlar hakkında kullandıkları cümle son derece manidardır:

“Bunlar büyük günahlarla gelenlerdir. Ancak bunlar sana hiçbir şeyi ortak koşmayanlardır.”

Ümmetin bir parçası olan ülkemizde, büyük günahların işlenme oranının nasıl bir hızla arttığı saklı gizli değildir. Ama büyük günahlara düşen kesim de, şayet şirk işlememiş, Allah’a imanda sebat etmiş ise, bu ümmetin Kuran’a vâris olmakla şereflenen önemli bir tabakasıdır.

Peki ama Ayasofya’da tevhidle teslisin, Müslümanın namazıyla Hıristiyanın ayininin bir arada olması bir şirk olduğu halde, büyük günah işleyen ve fakat şirk de koşmayan bu kesim, neden sözünü söylemiyor? Neden bu itikâdî sapkınlığı kabul etmediğini beyan etmiyor?

Bu kesimi teşkil edenler, bu halleriyle “kendine, nefsine zulmedenler” grubundan da olsa, Kitaba vâris ümmet içinde yer almayı, yani ümmet-i Muhammed’den olmayı nasıl garanti edebilirler? Mahşere büyük günahlarla ve fakat şirke düşmeden gelecek olanlar, şirk karşısında sessiz kalabilirler mi?

Demek istiyoruz ki, hatalı ve günahkâr da olsa, ben müminim diyen bütün herkesin, itikâdî yanlışlar karşısında hassasiyet gösterip tavır koyma mecburiyeti vardır.

Ümmet-i Muhammed’in ikinci tabakasını oluşturan “orta yolu takip eden grup” ise, zaten İslam’ı yaşayan, ufak tefek noksanlarına rağmen inancının şuurunu büyük ölçüde taşıyan kimselerdir. Bunların, imanlarının gereği olarak böyle bir mekânda hak ve batılın birbirine karışmasına muhalefet etmeleri zaruri ve elzemdir. Aksi düşünülemez bile…

Üçüncü grup olan “hayırda yarışanlar”a gelince; bunlar zaten Allah’ın lütuf ve keremiyle ümmetin önündedirler. Diğer herkesten önce bunların bu büyük yanlışa, bu akaid ihlaline şiddetle karşı çıkmaları beklenir.

Ama üzülerek görüyoruz ki, içlerinde “ilim adamı”, “hoca” ve “araştırmacı” konumunda birçok abi, arkadaş ve kardeşimizin bulunduğu bu gruptan da bir ses çıkmıyor…

Bir evvelki yazımızda da belirttiğimiz gibi; böyle açık bir itikad ihlali karşısında, böyle kesif bir sessizlik ve kabulleniş içinde olmanın, milletimizi toptan helake sürükleyecek bir kırılma noktası olmasından ciddi manada endişe etmekteyiz.

Çünkü tevhidi esas alan akaid kitaplarımızdaki en temel prensiplerden biri şudur:

“Küfre rıza küfür, zulme rıza zulümdür.”

Keza Ebû Saîd el-Hudrî’nin (r.a.) rivayet ettiği şu hadis de, bu manzara karşısında sessiz kalmayı imkânsız kılmaktadır:

“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” [3]

Bir şirk uygulamasına, mevcut şartlar doğrultusunda suç işlemeden, yani bize dokunacak en küçük bir tehlike, uğrayacağımız en küçük bir risk söz konusu olmadan; uluslararası hukukta teminat altına alınmış “din emniyeti” veyahut “din ve vicdan hürriyeti”ni muhafaza adına, “hayır” diyemeyecek isek, “Kitabullah’a/ Allah’ın Kitabına vâris olmanın” ne manası kalır?

Ki bu topraklar üzerinde yaşayan inanmış bir kimsenin “inanç hürriyeti” başta olmak üzere, sahip olduğu hak ve hürriyetleri kullanmasına hiç kimse müdahale edemez, bir sınırlama getiremez.

Sonuç olarak, hiçbir riski olmayan bir vasatta (ki mümin, kısmen zarar görecek olsa bile dininden taviz veremez!) dinimiz İslam’ın tevhid akaidinde yer alan bir gerçeği beyan etmekle mükellef olduğumuz halde, bu kadar vurdumduymaz davranırsak; ümmet-i Muhammed’den ve Kitabın vârislerinden olduğumuzu nasıl ispatlayabiliriz?

Allah muhafaza, burada bir “istikamet kayması” tehlikesinden korkulur.

Bu meyanda şu ayet-i kerimeyi dikkatle okuyup tefsirler eşliğinde üzerinde tefekküre dalmamız, ahiretimizi kurtarma meyanında büyük önem taşımaktadır diye düşünüyoruz:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Mâide: 54)

Gelecek yazımızda aynı konunun devamı niteliğinde ümmetin (tabiatıyla da Müslüman Türk milletinin) Kitaba vâris kılınma sebepleri üzerinde duracağız.


[1] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri c. 10, s. 350-351.

[2] A.g.e., s. 353.

[3] Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17.