“Şüphesiz mescidler, Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin.” (Cin: 18)

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Edirnekapı’da, Ayasofya’ya benzer bir cami açılışı daha yapıldı: Kariye Camii açıldı. Haberlerden öğrendiğimize göre camiden ezan sesleri yükselip semaları çınlattı…

Şu söz insana nasıl da heyecan veriyor:

Ezan sesleri yükselip semaları çınlattı…

Bir feyiz ve mutluluk anaforu içine girerek yüreğimiz titremek, gözlerimiz nemlenmek üzereyken; gerçekler bir tokat gibi bir kere de bu taraftan yüzümüze çarpıyor… O bir anlık feyiz ve mutluluk hali boğazımızı düğümlüyor; bütün heyecanımızı acı bir lokma gibi yutkunmak zorunda kalıyoruz…

Neden mi?

İzah edelim:

Evet, Kariye Camiinin kapıları açıldı açılmasına ama, “camii” adına nispetle “Allah’ın evi” olması gereken bu mekânın, asıl açılması gereken “tevhid kapısı” kapalı kaldı.

Minaresinden göğe yükselen ve “semaları çınlattı” denilen ezan “Allah’tan başka ilah yoktur” dese de; camiinin duvarlarını ve kubbesini dolduran Hıristiyanlığın şirk / teslis sembolleri, “semayı çınlatan” o ezan sesiyle nasıl tenakuz arz ediyor, kimsenin dikkatini çekmemiş (!) anlaşılan…

Teslis, bilindiği üzere “Baba”, “Oğul” ve “Ruhü’l Kudüs”ten oluşan üçlü tanrı inancıdır.

Kariye Camiinin kubbesi ve duvarları, işte bu teslis şirkini yansıtan motiflerle dolu.

Ezan ise imanın da temeli olan kelime-yi şehadet ile, İslam’ın tek hak din olduğunu, Allah’ın bir olup ondan başka ilah olmadığını haykırıyor. Tenakuz yeterince açık değil mi?

Türkiye’de Hıristiyanlık propagandası yapılan en önde gelen sosyal medya hesaplarından biri olan kutsalkitap.org’da, bu mekândan “Kariye Kilisesi” diye bahsedilerek, kubbe ve duvarları dolduran sembollerin Hıristiyan inancında ne manaya geldiği uzun uzun izah edilmektedir. Konumuz açısından dikkat çeken ifadelerden bazıları şöyledir:

“Erken Hristiyanlık ikonografisinde 2 temel ikon vardır. Bunlardan birisi Bakire Meryem’in ve Bebek İsa’yı tuttuğu sahnedir. Bakire Meryem özellikle Ortodoks ve Katolik Kiliseleri’nde “Theotokos” sıfatına sahiptir. Bu “beden almış” Tanrı’nın annesi anlamına gelir.

(…) Sol tarafımıza baktığımızda İsa Mesih figürünü görebilirsiniz. Bu mozaik de aslında her kilisede özellikle kubbede bulunan bir sahnedir. Genelde bu sahnede İsa Mesih evrenin efendisi (tanrı ve kral) olarak tahtında oturur. Sol elinde parşömen ya da kitap bulunur…  Sağ eliyle ise bereket hareketi yapar. Bu figüre “Pantokrator” yani “evrenin” ya da “her şeyin Efendisi” denir.

Dış narteksten iç nartekse girdiğinizde iki kubbe ve bu kubbelerde insan figürleri dikkat çeker. Soldaki kubbenin merkezinde Theotokos (Bakire Meryem ve Bebek İsa) vardır. Sağdaki kubbenin merkezinde ise Pantokrator (evrenin efendisi İsa Mesih) figürler vardır.

(…) Kilisenin girişinden iç narteks kapısı üstünde bir Pantokrator [tanrı İsa] mozaiği vardır. İsa Mesih’in figürünün hemen üstünde Grekçe İsa Mesih Tanrı Oğlu (…) kelimesini görürüz. Burada tam bir cümle vardır (…)  Tüm bu yazılar, yani cümlenin tamamı şu anlama gelir: “İsa Mesih Tanrı Oğlu, yaşam alanı.” Bu mozaiğin kilisenin girişinde yer alması anlamlıdır. Çünkü ibadet için geldiğinizde karşınıza ilk çıkan figür, evrenin efendisi ve yaşam alanı olan İsa Mesih’tir.

(…) Pantokrator [tanrı İsa] mozaiğinin sol üst köşesinde, İsa Mesih’in Yuhanna Müjdesi’nde yer alan ilk mucizesi olan suyu şaraba çevirme mucizesi vardır.

(…) Bu bölümün (Parekklesion’un) tavan kısmındaki sahnede, son yargı günü vardır. İsa Mesih, evrenin efendisi ve adil yargıcı olarak tahtında oturmuştur... Bu yargıdan sonra iki yol vardır. Aklanmış olanlar için sonsuz yaşam yani cennet; İsa Mesih’i, yaşamı aklanmayı seçmemiş olanlar için ölüm, azap ve cehennem…” [1]

Evet, bir misyoner sitesinde, manaları bu şekilde açıklanan bu sembollerin hepsi de, “camii” olarak hizmete açıldığı iddia edilen Kariye’de halen mevcut. Hiçbirine dokunulmadı, hiçbiri imha edilmedi, kapatılmadı…

(Haşa!) sanki şu ayete meydan okurcasına!

“Şüphesiz mescidler, Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin.” (Cin: 18)

Kubbesinde “tanrı İsa”nın sembolize edildiği bir camii düşünün!

Keza kubbesiyle birlikte bütün duvarlarını  “tanrı anası”, “suyu şarap yapma mucizesi (!)”, “evrenin efendisi, hâkimlerin hâkimi olarak, cennetlik ve cehennemlikleri ayırma yetkisine sahip tanrı kuzusu / oğul tanrı” figürlerinin doldurduğu bir camii!

Ki gülsek mi ağlasak mı bilmiyorum ama, yukarıdaki alıntının son cümlesinde geçtiği gibi, bu “tanrı İsa”, kendisine tapınmayı seçmemiş olanları (yani mesela cami diye bu mekanda namaz kılanları) cehenneme gönderiyor!

Belki şöyle denebilir:

İsa’nın tanrı kabul edilmesi Hıristiyanlığın geçmişinde olan bir şeydi. Bugün İsa’nın tanrısallığını ifade eden semboller sadece kültürel ve sanatsal bir zenginliktir. 

Hayır, İsa’nın tanrısallığı, Hıristiyanlığın amentüsünden / inanç esaslarındandır. Geçmişte olduğu gibi bugün de temel bir kabuldür. Hıristiyanlık, bu kabul üzerine inşa edilmiştir.

Hatırlayalım:

Pandemi döneminde ABD’de bir hastanede, tedavide aciz kalan doktor ve hemşireler bir araya gelerek, tanrı İsa’ya el açıp yalvarmışlardı.  O günlerde bu ayin bütün dünyada gündem olmuştu.

Altını çizerek tekrar edelim:

Hıristiyanlıkta İsa’nın tanrısallığı, geçmişte kalmış, güncelliğini yitirmiş bir kabul değildir; bilakis hala son derece canlı bir inanç esasıdır. 

Gerçekte ise Hz. İsa (a.s.) Kuran’ın beyan ettiği ve biz Müslümanların inandığı gibi, Allah’ın kulu ve rasûlüdür; tanrılaştırılması açık bir şirktir; Allah’a ortak koşmaktır. Bu hususa ilerleyen yazılarımızda Kuran’dan delillerle tekrar temas edeceğiz.

Tekrar Kariye Camiine dönelim:

Kariye’nin minaresinden yükselen ve “semaları inleten” ezan sesi, “Allah’tan başka ilah yoktur” ezelî hakikatini ilan ederken; kubbesi ve duvarları, “tanrı İsa” sembolleriyle, tevhid nurunu şirk perdesiyle zifiri karanlığa boğmak istiyor. 

Böyle bir mekânın kapılarının maddi anlamda açılması, buranın cami olma vasfını ispatlayabilir mi? Hayır, asla!

Zira her cami, Beytullah’ın / Kâbe’nin manevi bir şubesidir. Bu münasebetle “Allah’ın evi” olma şerefini temsil etmek üzere buralara tevhid ve ihlas hâkim olmalıdır.

Peki, şirk sembolleriyle dolu bir yapıya tevhid ve ihlas mekânı denebilir mi? Hayır, asla!

Ama minareyi çalanın kılıfını hazırlaması misali, kiliseden cami çıkarmak isteyenler de çaresini bulmuşlar!

Neymiş:

Namaz kılan cemaat rahatsızlık duymasın diye, çok büyük bir incelik gösterilerek (!) kıble yönündeki Hıristiyanlık sembollerinin üstüne, istendiğinde kapatılabilecek, panjura benzer iki kapak konmuş…

Ama tabi bu, tercihe bağlı… Yani, cemaat ihtiyaç hissederse / rahatsızlık duyarsa kapatacak bu tanrı İsa resimlerini… Gerek görmezse öyle açıkta duracak…

Heyhat!

Burası Allah’ın evi olan Kâbe’nin şubesi hükmünde bir “cami” mi; yoksa içine eğretiden bir halı serilmiş, köşesine eğretiden bir mihrap konmuş, açık seçik bir “kilise” mi?

Burada Müslümanlara adeta “Sizin, şirk sembolleriyle dolu bir kilisede, halı sererek namaz kılmanız caizdir” denirken; Hıristiyanlara da “Üzülmeyin canım, burasının kilise özelliği bozulmadı; kültürel olarak mekân hala sizin; gelip ziyaret eder, teslis sembollerinizin önünde istediğiniz gibi tapınabilirsiniz” mesajı verilmektedir.

Tıpkı Ayasofya’da olduğu gibi…

Bir Müslüman düşünün. Kariye Camiine gelmiş, namaz kılacak.

Kıble istikametinde, mihrabın sağında ve solundaki şirk sembollerinin üzerini bir kapakla kapatacak, sonra da burada huşû ile (!) namaz kılacak, öyle mi?

İslami literatürde şirk sembollerinin bir diğer adı da “put”tur.

Şu hale bakınız:

Allah’ın evi vasfını taşıyan bir mekânda, putlar kol geziyor. Rahatsızlık duyanlara da, namazını kılana kadar -beş on dakika- üstünü perdeyle kapatabilme izni veriliyor! Medeniyetin şahikası bu olsa gerek!

Düşünelim:

Bir Müslümana “Senin evinde bir köşeye bir iki put koyalım. Ama sen onları görmek istemezsen üstünü bir kapakla kapat” dense,  o Müslüman bunu kabul eder mi? Şirk unsurlarının kapakla kapatılması, onların orada olmadığı manasına gelir mi?

Bunda bir mahzur görmeyen Müslümanın tevhid itikadı yerle yaksan olmaz mı? Olur.

Peki, bir Müslüman kendi evinde puta müsaade etmiyor da, Allah’ın evi olması gereken bir camide -mesela Kariye Camiinde- nasıl edebilir?

Keyfiyet bu iken, yani Kariye Camii her yönüyle kilise atmosferi taşırken, hoparlöründen ezan okunmasının ne kıymeti kalır?

O ezan “semaları çınlatsa” ne fayda? Burnunun dibindeki şirke dokunulmadıktan sonra…

İstanbul’da, Edirnekapı’da, namaz kılmaya cami mi yok?

Niçin kilise görünümünden taviz verilmek istenmeyen bir mekânda ezan okutulup Müslümanların inancı tehlikeye atılıyor?

Burada akıllara “Acaba bir egemenlik sorunu mu var?” diye bir soru geliyor…

Ayasofya açılırken yaptığı manifesto niteliğindeki konuşmada “egemenliğimizi tartıştırmayız” diyen Sayın Cumhurbaşkanı, bu felaketi görmüyor mu?

Mahşerde bunun hesabı verilebilir mi?

Tekrar tekrar uyarıyoruz:

Memleketin her köşesinde, mantar biter gibi ve tıpkı Ayasofya’da olduğu üzere, “hem cami hem kilise hem müze”, ama aynı zamanda “ne cami, ne kilise ne müze” ucube mekânlar ihdas ediliyor.

Trabzon’daki Ayasofya’dan ve Ortahisar Camiinden, İzmir Alaçatı’daki Pazaryeri Camiinden önceki yazılarımızda “dinlerarası diyalog camileri” nitelemesiyle birçok kere bahsetmiştik.

Keza Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesi, Gümüş kasabasındaki Maden Camii de aynı minval üzere bir başka örnektir.

İhdas edilen bu dinlerarası diyalog camileri için hep aynı teraneler okunuyor:

Barış, hoşgörü, bir arada yaşama kültürü, medeniyet vs…

Hele bir şey daha var ki, sıra ona gelince akan sular duruyor!

“UNESCO dünya kültür mirası!”

Şimdi bir düşünelim:

İki milyarlık Müslüman bir kitle var. Vahiyle sabit tek hak dinin mensubu olan bu kitlenin dünyada izzet ile yaşaması, ahirette de kurtuluşa ermesi, yani korunması; (haşa!) UNESCO’nun kültür mirasının korunması kadar ehemmiyet arz etmiyor mu?

Planlı programlı faaliyetlerle uzun zamandır dinleri hususunda cahil bırakılmış Müslümanlar, şimdi de şirkle tevhidin bir arada olmasını normal kabul etmek üzere batıl bir inanışa sürükleniyor. Hâlbuki “hak gelince batıl zail olur” hükmü ortadadır. (Bak: İsrâ: 81)

Bu hükmün en açık tatbikatı, Mekke’nin fethi gününde Kâbe’de gerçekleşmiştir. Kâbe’deki bütün put ve şirk unsurları, Allah Rasûlünün (s.a.v.) emriyle ve hatta bir kısmı da (İsa - Meryem resimleri, İbrahim figürleri) bizzat kendi mübarek eliyle imha edilmiştir. Çünkü akaid bunu gerektirmektedir ve kıyamete kadar da bu prensip değişmeyecektir.

Gerçek şu ki, bugün Müslümanların gözünün içine baka baka, “dinlerarası diyalog” ve “ılımlı İslam” gibi batı menşeli şirk ve küfür projeleri çerçevesinde yeni ve batıl bir din oluşturulmak isteniyor.

Konumu ne olursa olsun, ben Müslümanım diyen herkes bir nefis muhasebesi yapmaya mecburdur.

Bizim nasıl Müslüman olacağımıza, batılılar ya da UNESCO değil, Allah karar verir. Allah da hükmünü vermiş, Kuran’ı göndermiş, Rasûlüllah (s.a.v.) onu, olduğu gibi insanlara tebliğ etmiştir. Din budur. Aksini iddia edenler “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz?” (Hucurât: 16) tehdidini unutmasınlar.

Şunu aklımızdan hiç çıkarmayalım:

İmanın da; kazanılacak yahut kaybedilecek ahiretin de yedeği yoktur.

Tek fırsat ve tek imtihan söz konusudur. İşin ucunda ebedî hayat meselesi vardır.

Allah (c.c.) istikametimizi muhafaza eylesin. Şu var ki, Allah’ın muhafazası, müminlerin bütün gayretlerini sonuna kadar kullanmalarını gerektirir.

Kariye’deki, Ayasofya’daki ve benzer bütün yapılardaki İslam akaidini ihlal eden uygulamaların bir an evvel kaldırılmasını; bu konuda yetki ve sorumluluk sahibi olan herkesin vazifesini yapmasını kamuoyuyla birlikte biz de bekliyoruz.


[1] https://www.kutsalkitap.org/kariye-camii/?utm_source=google-search-ads&utm_medium=cpc&utm_campaign=Google+Paid+2023+New&gad_source=1&gclid=CjwKCAjw9cCyBhBzEiwAJTUWNXWxXA8i73MyriBrWgfQZJC2ZwujTdTiLlZk5peQdhh0YYLreh0Y6hoC3l0QAvD_BwE