1864 Defa Okundu

Millet olarak dünyanın en sert milleti olduğumuzu düşünmeye başladım. Bazen kendimde dahi hissediyorum bu sertliği, ve hemen dizginliyorum içimdeki vahşi atları. Biz nasıl bu hale geldik? sorusunu sormanın pek bir alemi yok orayı gayet net biliyoruz. Son yüz yılda bu milletin genleri ile oynadılar demişti bir büyüğümüz, o zamanlar küçüktüm ne demek istediğini anlamamıştım. Şimdi yani 40 lı yaşlardan sonra daha net görüyorum ki,artık bu milletin, o her bahisde geçen, bin yıldır bu topraklarda yaşayan,muhteşem örneklerle anlatılan,millet olmadığını düşünüyorum.

Genlerimiz değişmiş , bülbül dinlemek için boğazdan kayık seferleri yapılan bir dönemden, çocuk sesine dahi tahammül edemediğimiz bir toplum haline dönüşmüşüz, her sokak başında kuş kafesleri, sokak hayvanları için yiyecek içecek kapları, tasarlayan şehir mimarlarıydı dedelerimiz. Kapı tokmaklarındaki cinsiyet ayrımı bile tek başına bir sanat sayılmaz mı ?Sadaka taşları tüm dünyanın tarih kitaplarına mevcut hâlâ , biz de gerçeğini görsek inşaat molozu sanırız, sadaka taşının ne olduğunu anlattığımda, çocuk “nasıl olur, gece birileri gelip çalmıyor mu” diye sormuştu bana, ve derin bir iç çektirmişti mübarek. Bu hale nasıl geldiğimizi  izaha gerek yok dedim ya..bu durumu nasıl düzeltebiliriz ona bakmak lazım.

Bu içimizdeki sinir katsayısı neden yüksek . Zenginden fakire, okumuşundan cahiline, herkes için geçerli bu dediğim. Otobüste, metroda, tramvayda, birisinin ayağına basacakolsanız anında  patlayacak bomba gibiyiz topyekûn. Hele araç kullanırken hiç sabrımız yok, gideceğimiz yerde belki saatlerce oturup bekleyeceğiz, ama giderken sanki acil hasta yetiştirir gibiyiz. Birisine yol vermeyi küçüklük addediyoruz kendimize. Sinyal yakmış bir bayan sürücü eğer aracını azıcık yola çıkarmaz ise inanın saatlerce bekleyebilir. Çünkü kimsenin umurunda değil kenarda bekleyen bir sürücü. Neden bukadar duyarsızız. Hele birisi hatayla bizi sıkıştırdımı of , memleket meselesine döndürüyoruz hemen, acil yetişip bizde onu sıkıştırmalıyız. Yolda yürürken yan baktın kavgalarını haftada en az iki üç kez haberlerde görüyoruz. Yok arsa paylaşma cinayetleri, yok çocuklar kavga ederken büyüklerin karışmasından doğan mahalle kavgaları, miras bölüşememekden dahi dağılan, yok olan aileler bir sürü inanın.Sebebini öğrenince,“bu muydu yani” diyeceğiniz,Ortada hiçbir şey yokken çıkan aile içi şiddetler .Elbebek gülbebek büyüyen kardeşlerin arasının, ceviz kabuğunu doldurmayacak kadar bir sebep den  dolayıbozuk olduğunu duyunca hele içim yanıyor.

Saymakla bitmeyecek kadar örnekleri olan bir sinir toplumu olmuşuz. Neden kimseyi sevemiyoruz. Bırakın hayvanların haklarını, sevgisini, önce insanları bir sevsek olmaz mı, insan olduğu için, azıcık saygı göstersek birbirimize, empati dediğimiz, kendimizi karşımızdakinin yerine koyabilsek azıcık. Herkesin tercihlerine saygı duyabilsek biraz.

Ne olur ne çıkar?

Ne kaybederiz?

Biz sevgi, muhabbet, saygı ile anılan bir millet değil miydik daha yüz yıl evvel. Asırlarca ecnebi ziyaretçilerin ülkemizi ziyaretlerinde kaleme aldıkları notlarda, nasıl asil bir millet olduğumuzu sevginin, saygının topluma bu kadar sinmiş olduğunu yazdıkları yazıları çok kez okudum. -Ben siftah ettim- diyerek müşterisini karşıdaki dükkana gönderen esnaf hikayeleri sadece efsanelerde kaldı. Şimdi arkadaşlarını toplayıp sopalarla karşı dükkanı basan esnaf hikâyelerini okuyoruz gazetelerde.

Neden tahammül katsayımız bu kadar düşük, Affedici olsak birazcık, muhabbet etsek ya yaratılmışlara azıcık. Başka neyimiz kaldı dostlarım. İyi bin insan olmak için neyi bekliyoruz. Geçenlerde bir yazı okudum. İyilik bir tercih dir diyordu, İyi insan olmak kötülük yapmayı bilmemek değil,  sadece yapılan bir tercihtir diyordu. Toplumumuzun bir kısmı en azından iyi insan olmayı tercih etse bakın neler kazanıyoruz.

Kendimizi “ben bugün mutlaka bir kişiye iyilik yapacağım” diye şartlandıralım bakın nasıl kapılar açılıyor önümüz de, dünyalık hak nedir ki, mal mülk mü her şey . Ölüm bize bir an dan daha yakın değil mi. Ölünce bin pişman olacağımız küçücük mevzulardan dolayı bir insanı kırmaya üzmeye değer mi hiç, hele de o en yakınlarımızdaki biriyse. Ha bu arada, Türk milletinin imâsı, kinayesi de pek meşhurdur söyleyeyim. Ailemizin içinde bile küçücük çocuğumuza kinaye ile yapmasını istemediğimiz bir şey için “hımm sen hep şunu yap olurmu” diye hiddetle sinirle yaklaşınca çocuğun onun yapması gereken bir talimat olarak anlaması gayet mümkün.Yada annemize, babamıza, eşimize, “bana şöyle der gibi baktı” diye kırıldığımız hepimizin olmuştur. Aslında  niyeti bambaşkadır, neden sormadık, neden kastı, niyeti , söylemek istediği, bambaşka olabilir diye düşünmedik değil mi ? Anamız, babamız, eşimiz, çocuğumuz, aslında hepsi bize emanet değil mi ? Her an kaybedebileceğimiz kutsal emanetlerimiz onlar. Konuşmak, ardı ardına  anlayamadığımızı sormak lütfen bize zor gelmesin.

Tasavvuf da kemâlâta ermenin kurallarının başında ” Kimseyi kırmamak zaten yapılması gereken,  Ancak daha zor olanı kimseye kırılmamak.” Olduğu yazılır. Allah’a gerçek anlamda iman etmiş birisi kendisi için belayı, cefayı yada mükafatı,  zaten yüce Allah’ın gönderdiği bilir, bundan dolayı bir mahluka kırılmak, haşa Allah’a kırılmak olur.

İnsanoğlu yaradılışı gereği her nimeti kaybettiği zaman anlayıp kıymetini bilmektedir. Azıcık sahip olduğumuz nimetlerin farkına varmaya çalışsak toplum olarak ne güzel olur. Evlenme hasretiyle yanan Bekar bir insanın her şeyini kabul edeceği bir kadınla beraber yaşamak istemesini düşünün ve zorunda olmadığı halde her gün kendisine yemek pişiren, çamaşırlarını yıkayan bir karısı olan bir adamın memnuniyetsizliği ni, hangisini tercih ederdiniz. Elbette beraber yaşayacak bir kadını olan adam şanslı değil midir.  Bu gibi örnekleri çoğaltabiliriz. Arzu ettiğim şey, her ne halde olursak olalım, kıymet bilmemiz lazım gerektiği kardeşlerim. Sahip  olduğumuz herşeyin Yüce Allah’ın verdiği bir nimet olarak bilip kıymetini bilmemiz gerekiyor. Hiçbir şeye sahip olmadığını düşüne varsa şu anda bu yazıları okuyan, Okumak için gözleri olduğunu unutmasın. O ne büyük bir nimetdir değil mi?

Millet olarak yüz yıl önce yaptığımız dünya savaşında hep gururla anlattığımız tüm Türkiye halklarının beraber aynı safta savaştığı hikaye varyahani, tarih boyunca çok az millete nasip olmuş bir olaydır biliyor musunuz. Çerkezin den,arabına,lazın dan, kürtüne, mezhebi ne olursa olsun dini ne olursa olsun bu toprakları savunmak için hepimizin dedeleri yan yana savaşmamış mı . Yani şimdi bir birimizi sevmemiz, saymamız için illa savaş mı çıkması lazım. İlla Ecnebilerin yurdumuza topla tüfekle mi saldırmasını bekliyoruz aynı safta durmak için.

Şu anda zaten savaştığımızı neden göremiyoruz. Top tüfek yok meydanda ama başka savaş araçları ile saldırı altındayız. Öyle gizli filan da değil yani düşmanlarımızı acıka bunu dile getiriyorlar. Peki ne bekliyoruz biz, ne zaman birbirimizi seveceğiz, sayacağız, empati kuracağız.  Birbirimizi yada vatanımızı kaybetmeden, sahip olduğumuz tüm nimetlerin  kıymetini hemen şu anda bilmemiz gerekmez mi ?

Yarın belkide çok geç olacak.

Yarın belki de hakkın rahmetine kavuşacağız, şairin dediği gibi dün geçti cancağızım Bugün bir şeyler söylemek lazım…

Hemen  şu anda en sevdiklerinizi arayıp onların gönüllerini hoşnut ediniz lütfen. Sonrada ilk karşılaştığınız insana muhabbetle gülümseyiniz. Çünkü onu Allah yarattı…

Saygılarımla

İsmail hakkı Pamukoğlu

 

Yorumlar