1636 Defa Okundu

İnsanoğlunun tarih boyunca yakalandığı hastalıklarının sebeplerinden en önemlisi psikolojik nedenler olmuştur. Psikolojik bozukluklar, zihinsel saplantılar, ya da dışarıdan gelen bazı psikolojik baskılar bir müddet sonra fiziksel hastalığa dönüşmektedir. Dolayısı ile bir hastanın, hastalığının tedavisindeki en önemli argüman, hasta olan insanın psikolojisidir. Hatta psikolojisi iyi olan hastaların hastalığının tedavi süreçleri çok kolay basit yöntemlerle yapılabilir. Bunun ilk şartı da elbette hasta olan insanın tedaviyi kabul etmesi olacaktır. Hatta ilk önce hastalığı kabul edip daha sonra tedavisini kabul etmesi gerekir.

Bir hastanın hasta olduğunu kabul etmemesi, Hastalığının tedavisini oldukça güçleştirecek ve zoraki bir tedaviye vücudu asla izin vermeyecektir. Yani hastalığın sebebi nasıl zihnen başlıyorsa tedavinin süreci de ilk önce orada başlamaktadır.

Demem o ki hasta ilk önce hasta olduğunu kabul edecek ve arkasından tedavi olmayı kabul edecektir ki vücut hızlı bir şekilde tedaviye izin versin.

Şimdi bunların ekonomi ile ne alakası var diyebilirsiniz.

Herhalde malumunuzdur ki Ülkemizin ekonomisi hiç de iyiye doğru gitmiyor. Pandemi’nin başından beri, bu kadar panik yapılmamasını savunmamın bir sebebi de ülkedeki zaten az olan üretim sanayinin durması ve dolayısı ile halka arzın azalması sebebi ile haliyle fiyatların artması, beraberinde de enflasyonun artmasını öngörmemizdi.

Aynen de öyle oldu …

Hatta tüm dünyada birkaç ay üretim durdu ve bu küresel bir ekonomik kriz haline geldi.

Peki, bu olağan üstü durumda ülke ekonomimizi düzeltmek için nasıl adımlar atılmalı idi, ne gibi tedbirler alınmalı idi, acaba kriz yönetim toplantılarında devlet ricalimiz alınacak tedbirleri nasıl masaya yatırdılar, açıklanan ekonomik tedbirler ekonomiyi kurtarmaya yeterli miydi?

Evet, tedaviyi şimdi Ekonomik olarak düşünecek olursak, ülkemizin ekonomisinin düzelmesinin ilk şartı yöneticilerimizin, ekonomimizin kötü olduğunun kabul edilmesi olacaktır.

Ülkemizin tedaviyi kabul etmesi için ilk şart hastalığın kabul edilmesidir.

Ancak ekonomimizin başında hala dövizin hayatımıza ne kadar entegre olduğunu, günlük yaşantımızın dövizle ne kadar iç içe olduğunu, ekmekten tutunda toplu taşımaya kadar her şeyin Dolar’a ve Euro’ya bağlı olduğunu kabul etmeye yanaşmayan bir yönetim erkânı vardır.

Ekonomi dairesinde pazar akşamı bir görevden alma ve istifa furyası ile başlayıp pazartesi öğleden sonraya kadar herhangi bir açıklama yapılmaması bir kriz olduğunu açıkça göstermektedir.Ekonomi bakanlığına yeni atanan bakan beyinde elinde sihirbaz değneği yok sonuçta.

Ayrıca bakanın kim olduğu ekonominin gidişatını pek değiştirmeyeceğini düşünüyorum. Yani bir kişiye ya da ekibe bağlı olmadan çok farklı donelere bağlı bir küresel ekonomik sistemde yaşıyoruz.

Eski Bakanın kendisine dövizle ilgili soru soran gazetecinin maaşının dolar mı olduğunu soracak kadar kendisini komik duruma düşürmesi, Ekonomik olarak vereceği bir cevabının kalmadığı ve ne kadar aciz duruma düştüğünü göstermektedir. Herhalde istifalar,belirsizlikler ve atamalar da gerçekten ekonomimizin içinden çıkılmaz bir durumda olduğunu düşündürüyor bize.

Neyse Tamam, belki ekranlarda ekonominin iyiye gitmediğinin söylenmesi doğru bir yöntem olmayabilir, zira panik havası oluşturacak bir adım atılmaması, her yönetim için geçerli genel bir kuraldır, güzel pembe tablolar gösterilmesi, sürekli daha iyiye doğru gittiğimizin söylenmesi, toplum psikolojisinin üst seviyede tutulması, bir nebze toplumumuza iyi gelebilir.

Ancak hayat ekranlarda yaşanmıyor, Pembe Tablolarla faturalar ödenmiyor.

Acaba bu bakanlar, vekiller, halkın içine girip bir Pazar alışverişi yapıyorlar mı, market fiyatlarına, elektrik ya da doğalgaz faturasına ne zaman baktılar acaba en son, kahve ziyaretleri sadece muhalefete mi kesimli yani, önceden taksi durağı ziyaretleri yaparlardı zatı alileri, son dönemde hiç görmüyoruz hükumetten, halkın içinde görüntüler,

Acaba tepki ya da protestolardan mı korkuyorlar?

Ne düşünüyorlar acaba çok merak ediyorum?

Yüzde 50 devalüasyon ve yüzde 50 nin üzerinde bir açıklanmayan enflasyon olduğunu, halk pazarda markette her yerde görüp yaşarken, ekranlarda hala ekonomik hiçbir tedbirden bahsetmeyen değerli ipin ucunu ellerinde tutanlar, gündem değiştirmeye odaklanarak kontrollerindeki medya grupları ile her şeyin güllük gülistanlık olduğunu göstererek, yazarak, çizerek, nereye kadar gidebilmeyi umuyorlar?

Yoksa döviz iyice artsın bir sıfır daha atarız hepsini ucuzlatırız mı diyorlar? Latife bir yana;

Neden kabul etmiyorlar hala bir ekonomik hastalığın içinde olduğumuzu?

Yoksa kabul ediyorlar ve farkındalar da bize mi söylemiyorlar.

Gece yarısı merkez bankası başkanı değişikliği ve ertesi gün ekonomi bakanının istifa etmesi,Yönetim kadrosunda da bir sıkıntı olduğunu ve kapalı kapılar ardından bir şeyler yapıldığını gösteriyor.

Evet demek ki ekonominin iyi gitmediği onlarda biliyorlar diye düşünmek istiyorum.

Peki, şimdi ekonomimiz nasıl tedavi olacak sizce?

Tuzu kuru olanın hissetmediği ama geçim derdi olan toplumun büyük kesiminin damarlarına kadar hissettiği bu ekonomik krizden nasıl çıkacağız?

Vergi oranları ile domino taşı gibi iki ayda bir oynayarak vergi kanunlarını da artık şirazesinden çıkarttılar. Tamamen vergiyle geçinen bir ülke ekonomisine döndük. Tabiri caizse her esnafın sanayicinin devlete haraç misali vergi ödemekten bıkmış olması en büyük bir sorun aslında.

Devlet harcamalarının, lüks makam arabalarının, belediye harcamalarının hiç kısılmadığını gören vergi mükellefleri ödedikleri verginin nasıl çarçur edildiğini görünce böyle düşünmekte haksız mı sizce?

Eskiden verginin kutsal olduğunu söyleyen çok yakın tanıdıklarımın bile artık vergi vermenin aptallık olduğunu söylediklerine şahit oldum şu geçtiğimiz birkaç ay içinde.

Akaryakıtın pahalılığı sorulduğunda Avrupa ülkeleri düzeyinde fiyatlandırıldığını söylerken neden kimse, ama asgari ücretin Avrupa düzeyinde olmadığını sormuyor.

Otoyol ücretlerinin savunmasını yaparken de aynı argümanı kullanıyorlar. Neymiş, Avrupa da otoyollar daha pahalı imiş. İyide Avrupa da en az maaş kaç bin Euro diye niye soran yok?

Vergilere, zamlara, pahalılığa gelince kendimize Avrupa’yı örnek alalım. Ama ücretlendirmeye, ödemeye gelince 3. Dünya ülkelerini baz alalım.

Çok affedersiniz ama bu halkı aptal yerine koymak değil de nedir sizce?

Evet, biraz aptal olduğumuzu filan söyleyen bazı insanlar olmuştu geçmişte.

Birçok kişi büyük tepki vermişti hatta o zaman.

Ancak bize ağır gelen şey aptal olmak değil aptal yerine konulmaktır.

Bu milleti kandırmak, milletin hiçbir şeyden anlamadığını zannetmek, tabiri caizse milleti aptal yerine koymak, çok yakında kandıranlara ödenmesi çok güç, ağır bedeller olarak geri dönecektir.

Haberiniz olsun.

Saygılarımla.

 

İsmail Hakkı PAMUKOĞLU

 

 

 

 

Yorumlar