Ele avuca hiç sığmadı. Kimse onu bir yerde sabit tutamadı. Ağaçların tepelerinde, damların üstünde birinden diğerine sekme, minarede riskli hareketler yapma, kimsenin gidip dönemediği uzak yerlere hiçbir çekince ve yorgunluk emaresi göstermeden gidip dönebilme gibi özellikleriyle tanındı.

İlk zamanlar yaramaz bu diyenler oldu. Bu yargıyı ağır bulanlar oldu elbette onlar da haşarı dediler. Buna da razı olmayanlar atom karınca diyerek olumladılar.

Şimdilerde hiperaktif denilen duruma geçmiş zamanlarda herkes kendince açılımlar getiriyordu.

Meraklı demek sanırım en yakışanıydı. Bu yanı gölgede kalmıştı.

Her şeyi merak ederdi. Her taşı kaldırır altına bakardı.

Ağacı örneğin. Her birinin özelliklerini, ana vatanını, iklim şartlarını, nasıl bakım verilmesi gerektiği gibi hususları ömrünü o köyde geçiren ve bu işlerle uğraşan yaşlılardan daha iyi bilir ve nefes almamacasına yüksek sesle sayıverirdi.

Bunları o küçük yaşta nereden ve nasıl öğrendiği ise çoğuna hep muamma kaldı.

Takvim yaprakları âlimi denebilirdi boyuna bakılmazsa.

Üzerinde âyet ve hadis yazılı olduğundan dedesinin okuduktan sonra atmayıp sakladığı kaç yılın takvim yapraklarını büyük bir merakla kim bilir kaç kez hatmeder gibi okumuştu.

Evvela tabiata dair metinlere merak salıp onları öğrenmişti.

Ezberlediği bu bilgileri aktardığında etrafta oluşan ilgi ve takdir duygularını görünce azmi ateşlendi.

Merakı kanatlandı. Bilgiye olan açlığı derinleşti.

Ve giderek neredeyse toprağın bilgesi olma yolunda mesafe almaya başladı.

Zamanla bitmeyen merakı ateşli zekasının yönlendirmesiyle farklı alanlara kaydı.

Buralarda da benzer durumlar yaşandı. Yürüyen ansiklopedi şeklinde dolandı durdu.

Onun bulunduğu yerde başkasının konuşması, fikir açıklaması, görüş bildirmesi, itiraza yeltenmesi söz konusu bile olamazdı. O derece aktif ve baskındı.

İnsanları üzdüğü, canlarını yaktığı, küçük düşürerek toplumdan uzaklaştırdığı kişi sayısı hiç azımsanacak seviyelerde değildi.

Ancak o bunları evvela görmemezlikten geliyordu. Görmek zorunda kalırsa da önemsemiyordu.

Buna kendisinin hakkı olduğuna inanıyordu. Bu nedenle kırıp dökmeyi normal olarak görüyordu.

Günler ardı ardına devrildi. Her batan gün güneşle yenilendi ve yaş kemale erdi.

Yoruldu da… Eski cevvalliği gitmişti. Geriye yürüyen birazca şişman bir çuval kalmıştı sanki.

Vaktiyle devirdiği çamların hesaplarını ödemek zorunda kalmıştı ki, bundan hiç hoşnut değildi.

Kendisiyle hesaplaşmaya çalıştığı, çevresine hissettirmese bile içsel bir dönüşüm geçirdiği insanları uzun dinlemesinden anlaşılıyordu. Belki de başka türlü iki çift laf edecek, çene çalacak insan bulamıyordu bu nedenle bir kamuflaj durumuydu görünen… Bilemiyorum.

Onun bulunduğu bir mecliste ilimden bahis açmış epeyce kelime savurmuş ve esip gürlemiştim.

Gözlerinin dalgınlığından geçmiş vakitlerin dehlizlerinde dolaştığı anlaşılıyordu.

Söz kesmedi. Epeyce dinledi. Kelimeler kendini çekip etraf sessizliğe erişince epeyce bir düşündükten sonra gözlerime bakarak; “İnsan öğrenmeli, bilmeli. İlim sahibi olmalı” dedi.

Yutkundu ve duraladı. Hüküm cümlesini geride tutuyor ve söyleyip söylememekte kararsız kalıyordu.

Devam etti. “Ama evvela başa ‘Kıymet bilme ilmini’ koymalı.”

Kıymet bilme ilmi diye bir ilim mi vardı ki? Demek ki varmış ve kendi ana eksiğinin bu olduğunu bunca yaşanmışlık sonrasında idrak etmişti.  Ve bize bunu miras bırakıyordu.

İçimizde harekete geçen ve bizi hakikate sevk edecek olan dinamiklerin kıymetini bilmek acaba o ilmin sahasına giriyor mu?

Sorgulamak, sormak, farkında olmak, kabule erişmek ve şükretmek yine kıymeti bilinmesi gerekenler arasında mı?

Kâinatın kıymetini bilmeyi buna dahil edecek miyiz örneğin? Beyana itibar etmeyi, insana güvenmeyi…

Değerleri yüceltmeyi, vefayı, sınırlarını aşmamayı, haddini taşmamayı, güzel ahlak ve davranışı kıymet bilme ilminin kapsamına alabiliyor muyuz?

Annenin, babanın, kardeşin, sevgilinin, çocukların yeri var mı bu ilmin içinde?

Alimlerin, hocaların, irfaniyetin, yârin, yarânın, muhibbanın, dostun, arkadaşın…

Varlık, kıymet bilmediğimiz vakit ne kaybettirdi bize?

Yokluk, kıymet bildiğimizde ruhumuza, gönlümüze ne kazandırdı?

Sağlıklı oluşumuz neleri görmemizi engelledi? Hastalık nelerin farkına varmamızı sağladı?

Kötülüğün, çok bilmişliğin, hoyratlığın, vefasızlığın, öfkenin, hazımsızlığın, kıskançlığın kıskacından kurtulup taşıyıcı anneliğini bırakmamız için kıymet bilme ilmi konusunda biraz düşünsek mi acaba?

Ya Selam!