30408 Defa Okundu

Diyanet işleri reisinin 24 Nisan 2020 günü Ankara Hacı Bayram Camii’nde “temsili” Cuma namazında okuduğu hutbede naklettiği ayetler sebebiyle Türkiye’de bazı kesimler tepki göstererek “Suç duyurusunda” bulundular. 

Bu  “Suç” neydi? 

Ali Erbaş “temsili” Cuma hutbesinde şu ifadeleri kullandı: “Ey insanlar! İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lutiliği, eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir, bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayr-i meşru ve nikâhsız hayatın İslami literatüründeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu hiv virüsüne maruz kalıyor. Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için  birlikte mücadele edelim”. 

Diyanet reisinin bu sözlerine ülkemizde bir kısım çevreler tepki gösterdi bazı çevreler de destek verdi. Tepki gösterenler “itirazlarını” şöyle dile getirdiler: “Diyanet bir devrimle kurulmuştur. Anayasal sınırlar içinde hareket etmek zorundadır. Her konuda şer’an fetva veren bir kurum haline getirilmiştir. Din ve inanç sömürüsünü ileri noktalara taşımakta ve birlikte yaşama ilkesini ihlal etmektedir. Eşcinselleri hedef göstermesi suçtur. Eşcinseller ülkeyi terk mi etsinler?” 

Şimdi tepkileri değerlendirelim: 

Diyanet teşkilatı bir “devrimle” kurulmuştur, doğrudur.  Gerçekten Diyanet teşkilatı 1924 yılında çıkarılan bir kanunla kurulmuştur. Aynı kanunla asırlardır milletimize ve kültürümüze hizmet etmiş olan Osmanlı hanedanı  gece yarısı yurt dışına “sürülmüştür”.  Bu şartlar altında kurulan ve devlet kuruluşları arasında olması kabul edilen Diyanet teşkilatının halkımızın taleplerine ve ihtiyaçlarına ne kadar cevap verebildiği tartışmalıdır. 

Halkımızın ihtiyaçlarına tam olarak cevap verememiş olmalı ki, halkımız tarafından oluşturulan muhtelif vakıf ve dernekler, bu “cevap verilememiş” kısmını  doldurmaya çalışmaktadır. 

Dikkat ederseniz “Diyanet halkımızın beklentilerine/ihtiyaçlarına cevap verememiş” ifadesini kullandım, “vermemiş” ifadesini kullanmadım. 

Niye biliyor musunuz? 

Zira Diyanet teşkilatı kurulurken bir “devrim ile” kurulmuştur da ondan. 

Diyanet teşkilatı, İslamiyet’in hakikatlerini olduğu gibi halkımıza anlatabilir mi/anlatabildi mi?

Ne demek istiyorum?

Demek istiyorum ki, mevzuat buna müsait mi? 

Müsait değildir.  

Merak edenler Diyanetin yayınlarına baksınlar.

Size tuhaf gelecek belki ama yine söyleyeyim: Diyanet teşkilatının kuruluş amacı, devletin dini “kontrol” etmesi gayesiyledir. Yani devlet veya kendini “devlet” zannedenlerin halkımızın inancını “şekillendirme” maksadıyla tesis edilmiştir. Hemen bir örnek vereyim: 1926 yılında Diyanet tarafından  müftülüklere gönderilen bir genelgede; camilerde cemaatin namaz kılarken yeknesaklık sağlamak maksadıyla şapka giymeleri istenmiştir. 

Görüyorsunuz değil mi? 

Namaz kılarken  ne giyeceğinize bile “karar” veriyor. 

Diyanet’in 1930’larda Türkçe ezan ve Türkçe salatü selam genelgesini geçiyorum. 

Ee ne yapalım, diyeceksiniz. 

Diyeceğim şudur ki, Diyanet, yapabildiğini yapmaya çalışacak, yapmak isteyip de “yapamadığını” halkın bağrından çıkan kuruluşlar yapacaklardır/yapmışlardır/yapmaktadırlar. 

Dikkat ederseniz “yapmak isteyip de yapamadığı” ifadesini kullandım. 

Diyanet teşkilatı içinde çok sayıda iyi niyetli insanlar vardır, elbette. 

Ama bu iyi niyetli olanlara ne kadar müsaade edildiği çok su götürür, çok. 

Mesela şu temkin meselesi. 

Diyanet’e kim engel olabilir, temkin meselesini tatbik etmesine? 

Kim, soruyorum, kim? 

Ama ısrarla ve inatla 1980’lı yıllara kadar kendi takvimlerinde uygulamakta olduğu “temkin” uygulamasını bu tarihte kaldırdılar.

Ne oldu yani?

1983 yılında Diyanet’e bir “ilham mı” geldi? 

1983 yılından itibaren Diyanet ve Diyanet’i referans alan milyonlarca Müslüman temkinsiz ibadet vakitleriyle ibadet yapıyorlar. 

Bu vebal değil midir?

Şu anda Ramazan ayındayız.  İstanbul için akşam ezanı Diyanet takvimine göre 20.09’da temkinli vakte göre 20.12’de akşam ezanı vakti giriyor (2 Mayıs 2020).  

Ne olur yani, “temkin” vaktine riayet edilse.  

Sahurda  Diyanet takvimine göre imsak 04.14’de gerçekleşiyor, temkinli vakte göre imsak 03.57’de gerçekleşiyor. Arada 17 dakika fark var. 

Bilmem dikkat ediyor musunuz? 

Sahurda “temkinsiz” ezanlar okunuyor sadece. Bu ezanlarla bazıları yemek yemeği kesiyorlar bir kısmı da sabah namazını kılmaya başlıyor. 

 

Demek ki, Diyanet bir yönüyle yapılması gerekeni “imkânı olduğu halde” yapmıyor.  Bir kısmını da “mevzuat” engeline takılarak “yapamıyor”. 

Şimdi diyeceksiniz ki, “ne yapalım yani, Diyanet teşkilatı devletimizin bir kuruluşu değil mi?

Tamam devletimizin bir kuruluş, Diyanet. 

Devasa bütçesi var Diyanet’in. 

Yapılması gereken; mevcut haliyle en rantabl şekilde istifade etmeye çalışmak. 

Böyle yapıldığını söyleyebilir miyiz? 

Maalesef hayır. 

Yukarıda örneklerini verdik. 

Başa dönelim. 

Diyanet işleri reisi “temsili” Cuma hutbesinde “eşcinselliğin lanetlenmiş olduğunu” söylemişti.  Bu ifadeye ülkemizde bazı çevreler tepki göstermişlerdi. 

Ben,  şahsen Diyanet reisinin Kur’an-ı Kerim’den okuduğu bu ifadeye iman ediyorum. Bu yönüyle tepki gösterenlerden değilim. 

Belirtmeliyim ki, “tepki  gösterenler” belli çevrelerdir ve onlardan farklı bir davranış gelmesini beklememek lazım. 

Fakat Diyanet reisini “desteklediklerini” söyleyenlere bakıyorum,  şaşırayım mı yoksa “bunlar bir alay menfaatçi” diyerek bunların ciddiye alınacak tarafları yok mu diyeyim, şaşırdım/şaşırmaktayım.

En tepeden başlayalım. 

Cumhurbaşkanı gördüğümüz kadarıyla Diyanet reisini “destekliyor”. 

Peki şu sözlere ne diyelim: 

2002’de AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan “eşcinsellerin haklarının yasal güvence altına alınması şart. Onların muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyorum” demişti. 

Diyanet reisi ne demişti?  “Eşcinselliği İslam lanetliyor”.  

Nasıl oldu şimdi? 

Şimdi Cumhurbaşkanı  ve AKP genel başkanı olan 2002’de  sadece AKP genel başkanı olan Erdoğan  “Diyanet işleri başkanına yapılan saldırı devlete yapılan saldırıdır” diyor. 

Yani 2002’de “Eşcinsellerin hakları yasal güvenceye alınmalıdır” diyen Erdoğan 2020’de “eşcinselliğe karşıymış” gibi davranıyor. 

Diyelim ki Cumhurbaşkanı bunları “siyaseten” söyledi.  

Peki, "İslam’ı 14 asır, 15 asır öncesi hükümlerle uygulayamazsınız” sözlerinin sahibi Erdoğan değil mi?

Nasıl yorumlayalım bu sözleri?

Dahası var. 

2002’de Erdoğan “Eşcinsellerin haklarının yasal güvenceye kavuşturulması gerekir” demekle kalmadı. 2011’de AKP’nin gayretleriyle İstanbul Sözleşmesi imzalandı. Daha sonra bu sözleşme tatbik edilmeye başlandı. 

Diyanete ilk defa kadın Başkan yardımcısı tayin edildi. 

KADEM adında bir “kurum” var ki, İstanbul Sözleşmesinin yılmaz savunucusu ve Cumhurbaşkanının “yakınları” tarafından idare ediliyor. 

Şimdi tekrar soruyorum; 

Diyanet reisinin “eşcinsellik İslam tarafından lanetlenmiştir” ifadesini Cumhurbaşkanı “destekliyor” öyle mi? 

Cumhurbaşkanının “eşcinselliğin İslam tarafından lanetlendiğini” destekliyor mu yoksa karşı çıkıyor mu bilemem ama bildiğim bir şey varsa, herkesin gözü önünde cereyan eden gelişmelerdir. 

Yukarıdakilere ilaveten şunları da ifade edeyim: 

Cumhurbaşkanının veya AKP iktidarının “eşcinsellik” meselesine nasıl “destek” verdiğine örnek olsun. 

AKP’nin meşhur bakanlarından Egemen Bağış “Ben homoseksüelliği bir hastalık olarak görmüyorum” demedi mi? “Bakara-makara” şeklinde Ayet-i kerime ile  alay eden de bu bakan değil miydi? Şu anda bu sabık bakan büyükelçi olarak ülkemizi dışarda temsil etmiyor mu? 

Bir dönemin Aile Bakanı Fatma Şahin “eşcinsel hakların anayasaya alınmasına pozitif bakıyorum” diyerek Tayyip Erdoğan ile “paralel” olan siyasetçi değil miydi?

Kadını “güçlendirerek” erkeğin ezilmesini sağlayan bu sözde muhafazakâr iktidar değil mi?  

Öyleyse Cumhurbaşkanının “eşcinsellik hastalıktır” diyen Diyanet reisine “sahip” çıktığına nasıl “inanacağız?”

İstanbul sözleşmesi yerli yerinde “duruyor”. KADEM tarafından “güçlü” şekilde korunmaya berdevam. 

Şimdi ben AKP iktidarına nasıl güveneyim? 

Sonuç olarak halkımızın dinî hassasiyetinin çok berbat şekilde istismar edildiğini görmekteyiz.  Bu berbat istismar fark edilmelidir. 

Bu ülkede Kur’an ve sünnete kimlerin karşı olduğu belli. Kimlerin eşcinsellik taraftarı olduğu da açık ve seçik. 

Ama tuhaf olan şudur ki, Osmanlı ve Sultan Abdülhamid” gibi tarihi ve kültürel değerlerimizin mebzul şekilde istismar edilmesine göz yumulmamalıdır. 

Milletimiz sırf “particilik” saikiyle şu veya bu partinin uydusu haline gelmemelidir. 

Siyasi partiler milletimizin değerlerine göre vaziyet almalıdır.  

Milletimiz, yüce dinimizi kendi süfli menfaatlerine alet edenleri tanımalıdır... 

Vesselam.

 

Yorumlar