8640 Defa Okundu

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, siz onlara sevgi gösteriyorsunuz… Ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.” (Mümtehine: 1.)

Bu yazımızda, yaklaşan miladi yılbaşını ve bu çerçevede Noel kutlamalarını gündem edeceğiz. Aynı konu çerçevesinde olmaları münasebetiyle bu yazımızla “Milli Beka Meselesi” adlı bir evvelki yazımızı birlikte değerlendirmelerini muhterem okuyucularımıza hassaten tavsiye ederim.

I- TAKVİMLERİN BAŞLANGIÇ TARİHLERİYLE VERDİKLERİ MESAJ

Takvimler, ait oldukları inanç ve kültür sistemi açısından çok önemli gördükleri hadiseleri başlangıç kabul ederler. Yani takvimlerin yıl, ay, gün bildirmenin ötesinde, ait oldukları kültür ve medeniyete dair mesaj verme hususiyetleri de vardır.

Miladi takvimin başlangıç kabul ettiği hadise, batılılara göre Hz. İsa’nın (a.s.) doğumudur. Dolayısıyla bu takvim Hıristiyan batılıların inanç ve kültürlerinin bir tezahürü, hatta alamet-i farikasıdır.

Bununla birlikte Hz. İsa’nın (a.s.) gerçek doğum gününün tam olarak bilinmediği, bunun sadece bir “varsayım” olduğu da açıktır. Bu konuya ilerleyen satırlarda temas edeceğiz.

“Gerçek doğum günü olmasa bile bu şekilde kabul edilmesi ona / Hz. İsa’ya (a.s.) duyulan sadakat ve hürmeti gösterir” denecek olursa, buna da cevabımız şudur:

Hıristiyanlar Hz. İsa’yı (a.s.) ilahlaştırmak suretiyle onun kimlik ve şahsiyetini saptırdıkları için, ona gösterdikleri hürmetin de bir geçerliliği, kıymet-i harbiyesi yoktur.  Yani ortada sadece bir peygamberin batıla alet edilmesi vardır.

Buna mukabil Müslümanların kullandığı kameri takvim de önemli bir hadiseyi başlangıç kabul eder. Bilindiği gibi bu hadise, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin miladi 622’deki Mekke’den Medine’ye hicretidir. İslam’ın yayılması ve hidayetin bütün insanlığa ulaşması bakımından hicretin önemi ortadadır.  

Hal böyleyken Tanzimat’tan itibaren yüzünü batıya dönmüş olan bir millet olarak, hele Osmanlının çöküşünden sonra miladi takvimin tercih edilmesi neticesinde, hicri / kameri takvimi, “kendi takvimimizi” adeta unuttuğumuz; en azından ona gereken önemi vermez hale geldiğimiz, acı bir gerçek olarak ortadadır. Önce bu gerçeğin altını çizelim. Bu husus, neşter vurulması gereken derin yaralarımızdan biridir.

Yılbaşı kutlamalarına gelince:

Bu kutlamalara katılan birçok kişinin “Biz Noel kutlamıyoruz, yeni gelen yılı kutluyoruz” dedikleri bilinen bir gerçektir. Hâlbuki bu muteber bir izah değildir; her ne şekilde olursa olsun bu kutlamaların içinde yer almak, farkında olarak veya olmayarak batı kültürüne ilgi, alaka hatta sempati duymak anlamına gelir. Zira olayları ait oldukları inanç ve kültür bağlamından kopararak algılamak mümkün değildir. O halde insanımızın yapması gereken, işlerini -mecburen- bu takvime göre planlamak, bu takvimin yılbaşına bunun dışında özel hiçbir önem vermemektir.

Halkı bu kutlamalardan uzaklaştırmak adına kimi okumuş yazmış  / hoca kesimin bu gece “geçmiş yılın muhasebesini yapmak” yönündeki tavsiyelerini de isabetli bulmadığımızı ifade etmek isterim. Çünkü bu da bu geceye farklı bir cihetten de olsa önem atfetmek anlamına gelir; hâlbuki bir Müslüman nezdinde bu gecenin bir önceki ve bir sonraki geceden hiçbir farkı olmamalıdır.

Bu gecede yılbaşı kutlamalarına tepki olarak, onların zıddı olan hayırlı işlere teşebbüs eden kardeşlerimiz de var. Mesela bir süredir Mekke’nin fethi bu gecede kutlanıyor. Hâlbuki “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” mantığıyla bu da bir nevi yılbaşını kıymetlendirmek anlamına geliyor.  Ama bundan daha da önemlisi şudur:

Mekke’nin fethi kutlanacaksa -ki elbette kutlanmalıdır- bu kutlamanın Müslümanların takvimi olan hicri - kameri takvim esas alınarak yapılması gerekmez mi? 

Hem miladi takvime tepki geliştirmeye çalışıyorsunuz hem de onu esas alarak bir kutlama yapıyorsunuz. Bu bir çelişkidir.

Bu durumda bu kutlama FETÖ’nün Allah Resulünün (s.a.v.) doğumunu Mevlid Kandili yerine miladi takvime sabitleyerek Nisan ayında kutlamasına benzemiş olmuyor mu?

Elbette ki bu organizasyonu yapan kardeşlerimizin niyeti bu değildir. Ama kardeşin kardeşi uyarması babında bu önemli gerçeğin hatırlanmasını istedik.

II- NOEL KUTLAMALARI

1- Noel’in Anlamı

“Noel”, Latincede “Tanrı’nın doğum günü” anlamına gelen ve Hz. İsa’nın (a.s.) doğum günü kutlamasını ifade eden “dies natalis” teriminin Fransızca karşılığıdır. İngilizceye de “christmas” şeklinde geçmiştir.

Hz. İsa’nın (a.s.) doğum günü tam olarak bilinmediği için, önceleri Doğu kilisesince 6 Ocak tarihi benimsenmesine rağmen, daha sonra 25 Aralık tarihi ortaya atılmıştır. Bu tarih, IV. yüzyılın başlarında Bizans İmparatoru Konstantinos’un Hıristiyanlığa girişinin ardından Hz. İsa’nın resmî doğum günü ilân edilmiştir.

Günümüzde Christmas / Noel, Batı Hıristiyanları tarafından 25 Aralık tarihinde kutlanmakta ve Julian takvimine dayanan 1 Ocak’taki yılbaşı eğlenceleriyle de birleştirilmektedir.

“Noel Baba”yla ilgili inanışlar ise miladi 300’lü yıllarda Antalya’nın Derme ilçesinde yaşayan Santa (Aziz) Nikolas adlı bir piskopos etrafında şekillenmiştir.

Noel kutlamasının bir başka temel unsuru olan çam ağacının, Yunan ve Roma pagan kültürlerindeki Attis tanrısına yönelik ayinden kaynaklandığı kabul edilir. Bereket tanrısı Attis’in (!) çam ağacında yeniden vücut bulduğuna inanılmakta, buna bağlı olarak çam ağacına bereket sembolü diye tapınılmaktaydı. Bir başka görüş ise Noel ağacının eski bir İskandinav efsanesine dayandığı yönündedir. Buna göre İskandinav tanrılarından Odin, dünyayı yarattıktan sonra kendini evrenin ağacı denilen ve hiç solmayan bir çam ağacına asmak suretiyle hikmet ve bilgiye dönüşmüştür. Söz konusu efsanede Odin’in kendini feda edişi Hıristiyanlarca İsa’nın çarmıha gerilişine benzetilmiştir.[1]

Bu izahat Noel denen bu kutlamaların safsata ve hurafeler kumkumasından başka bir şey olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Ama burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, içlerinden çıkardıkları, “bilim adamı kisvesine bürünmüş” oryantalistler eliyle, tek hak din olan İslam’ı, bir noktası bile değişmeden Allah’ın indirdiği haliyle muhafaza olunan ve kıyamete kadar da aynı şekilde korunacak olan Kuran’ı akıllarınca “bilimsel (!)” kriterlerle “masaya yatırmaya” kalkan bu güruhun, sıra kendi safsatalarına gelince bunların hiçbirini akla, mantığa, iz’ana vurma ihtiyacı hissetmemeleri, olduğu gibi benimsemeleri ve göğüslerini gere gere de bütün dünyaya mal etmeye çalışmalarıdır. Evet, bu -anlayanlar için- mesajlarla dolu bir çifte standarttır.    

2- “Noel Baba” Tabirinin Çağrıştırdıkları

Aziz Nikolas’ın “Noel Baba” olarak adlandırılması, Hıristiyanlıkta “baba” kelimesinin ne anlam taşıdığını gündem etmeyi gerektirir.

Hıristiyanlığın teslis akidesine göre tanrı üçtür: “Baba Rab”, “Oğul Rab” ve “Ruhu’l Kudüs”. Nitekim “Noel”in “tanrının doğum günü” anlamına geldiği ve bu tanrının da “İsa” olduğu yukarıda ifade edilmişti.

Bilindiği gibi bu inanışın İslam akaidindeki adı “şirk”tir:

Hıristiyanlıktaki bu şirk telakkisi Kuran’da birçok ayetle cevaplandırılır. Bu telakkiyi en öz ve vurucu olarak çürüten ayetler ise İhlas Suresidir. Sure mealen şöyledir:

“De ki: O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samed’dir (Her şey ona muhtaçtır, o hiçbir şeye muhtaç değildir. Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (Kimsenin çocuğu değildir). Hiçbir şey ona denk ve benzer değildir.”

Hıristiyanlıkta böyle üçlü bir tanrı anlayışı olunca, haliyle tanrı da insan suretinde ve erkek olarak tasavvur edilir. Hâlbuki yukarıdaki mealde de geçtiği gibi İslam’ın tevhid akidesinde Allah yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemez. Yine bir başka ayette de mealen “Hiçbir şey onun benzeri / misli / dengi değildir.” (Şûrâ: 11) buyrulmuştur.

Tanrı, insan nev’inden ve erkek olunca, çoğalması da (!) kaçınılmazdır; bunun için onlar nezdinde Hz. İsa (a.s.) gerçek hüviyetinde olduğu gibi bir “peygamber” değil, “oğul tanrı”dır. Bugün Türkiye’de açıktan ve Türkçe olarak misyonerlik faaliyeti yürüten birçok kişinin konuşmalarında “İsa sizi duyuyor”, “İsa dualarınızı kabul edecek” gibi cümlelere sık sık rastlamak mümkündür. Keza geçtiğimiz yıl pandeminin en yoğun olduğu aylarda, ABD’de bir hastanede, doktor ve hemşirelerin toplu olarak “tanrı İsa’ya” nasıl dua ettiklerini birçok haber bülteninde izlemiştik. Yani bu saklı gizli bir şey yahut bir itham ve iftira değildir.

Hz. İsa hakkındaki bu telakki Kuran’da birçok ayetle reddedilir. Mealen birkaçına yer verelim:

“Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldular. De ki: “Şayet Allah, Meryem oğlu Mesih’i, onun anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek istese, Allah’a karşı kim ne yapabilir? Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Maide: 17)

“Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldu. Oysa Mesih şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” (Maide: 72)

“Andolsun, “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldu. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır.” (Maide: 73)

“Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!” (Tevbe: 30)

Hz. İsa (a.s.) amentümüzün gereği olarak Allah’ın kulu ve Resulüdür; ulu’l- azim peygamberlerdendir. Hz. Peygamber hadis-i şerifinde onu “Kardeşim İsa” diye anmaktadır. (Müsned, 4/127, 128, 5/262; Hâkim, el-Müstedrek, 2/656)

Yani Hz. İsa (a.s.) Hıristiyanlığa değil, bizim inanç ve kültürümüze aittir. Bu yüce şahsiyet Hıristiyanlarca istismar edilerek, “ilahlaştırarak yüceltme” görüntüsü altında bilakis itibarsızlaştırılmaktadır.  Bu durum onun aziz ruhunu muazzep etmektedir. Bu husus Kuran’da şöyle anlatılır:

“Allah kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara ‘Allah’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin’ dedin?” İsa da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin.” (Maide: 116.)

Buradan tekrar Noel Baba kavramına dönecek olursak; diyebiliriz ki Noel Baba, Hıristiyanlardaki teslis inancının tezahürü olarak, bir nevi Baba Rab kavramının müşahhaslaşmış bir figürü şeklinde tecessüm etmektedir. Yıllar önce yolum Demre’ye düştüğünde asıl adı Aziz Nikolas olan bu şahsın mezarının turistlerce nasıl ziyaretçi akınına uğradığını ben de görmüştüm.

Bütün bu hurafeler Yahudi kökenli Aziz Pavlus’un Hz. İsa’nın (a.s.) getirmiş olduğu tevhid inancını ondan kısa bir süre sonra şirke bulamasıyla başlamıştı.

İşte yüzyıllardan beri, batı toplumu başta olmak üzere milyarlarca insan böyle bir şirk bataklığında boğulmaktadır. Bilindiği gibi İslam akaidine göre şirk, affı mümkün olmayan bir suçun irtikâp edilmesinden başka bir şey değildir:

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, muhakkak ki derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa: 116)

3- Biz Din ve Vicdan Hürriyetine Müdahale Etmeyiz, Ancak…

Bunları yazarken kimsenin inancına müdahale etmek niyetinde değiliz. Zaten yüce dinimiz bunu yasaklamaktadır. “Dinde zorlama yoktur” (Bakara: 256)  hükmü bunu anlatır. Bu ayetle ilgili Kurtubi Tefsirinde şöyle denmektedir:

“Bu ayet-i kerime özel olarak kitap ehli hakkında nazil olmuştur. Cizyeyi ödedikleri takdirde İslam’a girmek üzere zorlanamayacaklarını ifade ediyor…” (c: 3, s: 492.)

Bu husus günümüzde din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde mülahaza edilir.

Bizim karşı çıktığımız şey, Noel etkinlikleri üzerinden direkt veya dolaylı yollardan inancımıza yöneltilen saldırılardır.

Bunu şöyle açmak isteriz:

Son dönemlerde “dinlerarası diyalog”, “hoşgörü”, “barış” “uzlaşı” gibi kavramlar arkasına sığınan çevreler tarafından bir kültür ve akaid tahribatına maruz bırakılmış bulunmaktayız.

Günümüzde, mahiyeti yukarıda ortaya konmuş olan Hıristiyanlık inancını hidayet bahşeden bir din gibi takdim eden akademisyenler / yazar çizerler hiç de az değildir. Bâtılı hak göstermek suretiyle tevhid inancımıza darbe vurulmaktadır. Bizi rahatsız eden ve gerçekleri söylememize sebep olan ana husus budur.

İçimizdeki bu kimseler Hıristiyanları aklamanın, (haşa) şirk ve küfürleriyle cennete sokmanın gayretinde iken, onların İslam’a ve Müslümanlara bakışı, hem Kuran ve Sünnet ölçüleriyle hem de yaşanan bir vakıa olarak ortadadır.

Mealini vereceğimiz şu ayetler, meseleyi hem Yahudi ve Hıristiyanlar hem de diğer müşrik gruplar bağlamında gayet açık bir şekilde ortaya koyacaktır:

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.” (Âl-i İmran: 100)

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, siz onlara sevgi gösteriyorsunuz… Ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar ve inkâr etmenizi arzu ederler.” (Mümtehine: 1 – 2)

Ayet-i kerimelerin de işaret ettiği gibi, biz her ne kadar meseleye din ve vicdan hürriyeti ölçüsüyle yaklaşsak da, gayrimüslimler yüce dinimize ve biz Müslümanlara düşmanca bakmakta ve imkân bulduklarında ellerinden gelen her kötülüğü yapmaktan geri durmamaktadırlar.

Son olarak bunu anlatan iki ayet meali daha verelim:

“Ey iman edenler! Sizden olmayanları dost edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların ağızlarından nefret taşmaktadır; kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyorsanız!” (Âl-i İmran: 118.)

“Size bir iyilik gelirse bu onları üzer, ama başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler. Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların tuzağı size hiçbir zarar vermez. Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmran: 120.)

İşte bizi batıya ve bize kurdukları maddi manevi bütün tuzaklara karşı uyanık olup tedbir almamız gerektiğini bu kadar sık gündem etmeye sevk eden sebep budur.

Yazımızın tarih boyunca ve günümüzde İslam’a ve Müslümanlara yapılan düşmanlıkları ve Noel kutlamalarının bunlarla alakasını anlattığımız bundan sonraki kısmını, siz kıymetli okuyucularımızı daha fazla yormamak adına iki gün sonra paylaşacağız inşallah. 

 

[1] https://islamansiklopedisi.org.tr/noel

 

Yorumlar