264 Defa Okundu

1950’ler ile 1960’lar arasında geçerli olan ekonomik düzeni, dünya düzeyinde temsil eden paradigmanın her zaman aynı olduğu vurgulanmakta. Gelişmekte olan ülkelerin ve pazarlarının gelişmesine bağlı olarak, tüm sistemin merkezi, İkinci Dünya Savaşı’nda galip gelen Amerika Birleşik Devletleri’nden oluşuyordu. Avrupa’dan ve Japonya’dan; 90’ların sonundan bu yana, ABD’nin yanı sıra Avrupa ve Japonya’da merkez ülkeler, özellikle Çin ve Hindistan olmak üzere, Asya pazarları yeni “çevre” haline geldi. İkincisi, ekonomik genişlemelerine, “eski” çevre tarafından kullanılan stratejinin aynısı ile başlandı. Yani, ürünlerini daha ucuz hale getirmek için para birimi devalüasyonuyla desteklenen ihracata dayalı ekonomik büyüme; sermaye kontrolü ve rezerv birikiminin yönetimi için güçlü bir devlet müdahalesi (özellikle uluslararası işlemlerin resmi para birimi olduğu için dolar) piyasalar, merkezi bölgeleri finansal aracılar olarak sömürdü. Ayrıca kendi topraklarında özel kuruluşlar tarafından doğrudan yabancı yatırımlar elde etti. Dünya çapında, üç para birimi bölgesi olarak ayırt edilebilir. Bunlar, ticaret hesabı ülkeleri, sermaye hesabı ülkeleri ve son olarak merkez ülkeleridir. İlki Asya ülkeleridir, zira stratejileri ihracattır, ancak bunu desteklemek adına para birimini devalüe etmeye gereksinim vardır. Bu, devlet ve merkez bankaları tarafından, döviz kurlarının, onları istikrarlı (sabit) yapan bir kontrol yoluyla mümkündür. İkincisi, Avrupa, Kanada ve Avustralya ise tersine, döviz kurlarını piyasaya “serbest” bırakmaktadır. Genellikle ABD doları karşısında dalgalanmaktadır, bu nedenle özel yatırımcılar ve dolayısıyla devletin veya devletin müdahalesi, önemli bir rol oynamaktadır. Bankalar sınırlıdır, bunun yerine ABD merkezidir. Hem genişlemeci tercihleri ​​için ticaret hesapları hem de döviz kurlarını yönetmedikleri ve rezerv biriktirmedikleri adına sermaye hesapları olarak kabul edilir. Bu denli çeşitli senaryoyla karşı karşıya kalan DFG, 10 yıl kadar bir süre içinde Asya ülkelerinin, özellikle de Çin’in çevreden geçiş aşamasını tamamlayacağını, aynı zamanda bir merkez ülke haline geleceğini, eski rolü ise 10 yıla kadar bir süre içerisinde kendilerini ifşa edecekti.

Batı’da tarihin en büyük finansal fenomenlerinden biri hazırlanıyordu. En önemli Amerikan bankalarından birinin, Lehman Brothers’ın batmasıyla, tüm dünyaya yayılan 2008 krizi, 1980’lerden bu yana, yüksek faiz oranları, düşük hammadde maliyetleri ve özel yatırımları çeken, yüksek yenilik düzeyi ile tercih edilen ülkede, artan sermaye dolaşımı nedeniyle, ABD açığı arttı. İkiz Kuleler’e yapılan korkunç saldırı artık yüksek oranlı hammaddeleri ve düşük hammadde maliyetlerini desteklemeyen ABD politikalarının değişmesinde belirleyici bir faktördü. Bu koşulların tüm ekonomik sonuçları göz önüne alındığında, bu siyasi tercihler sonucunda oluşan spekülatif balonun patlamasından birkaç yıl önce, yeni Bretton Woods paradigmasına inanmayan bazı bilim adamları, sistemin başarısızlığına yol açtı. Bu nedenle, Bretton Woods’u eleştirenler, 2000’li yılların başlarında bile ABD açığının devam eden finansmanı ile ülkenin, aldıkları riskleri fark eden özel ve özel olmayan yatırımcıların getiri gerektirdiği noktaya kadar güvenilirliğini kaybettiğini savundu. Dolayısıyla, modeli eleştiren bu düşünce akımı için, yaklaşmakta olan krizin özellikleri şöyle olmalıydı: ABD’ye sermaye akışının bloke olması, doların devalüasyonu ve ABD’de faiz oranlarının artması; dünya çapında bir çöküşe ve DFG tarafından önerilen paradigmanın sona ermesine neden olacak tüm unsurlardı, ancak bunların hiçbiri olmadı, daha doğrusu 2008 felaket krizi yaşandı. Bu, dünya ekonomisini ilgilendirdi lakin ABD’ye sermaye akışı hiç kesilmedi. Faizler tahminlerin aksine düşmedi, dolar değer kaybetmedi. Tasarruflar daha fakir ülkelerden, daha zengin ülkelere akmaya devam etti. Krizden bir yıl sonra, 2009’da DFG yeni bir makale yayınladı: “Bretton Woods II hala uluslararası para sistemini tanımlıyor”. Bu yayında, sadece krizin nedenlerini belirlemede, Bretton Woods II sistemini eleştirenleri yanıtlamakla kalmıyorlar, aynı zamanda yaratılan finansal “vakumu” tanımlayamamak da dahil olmak üzere, kendi hatalarını da kabul ediyorlar. Aslında, nedenlerin ülkeler arasındaki ticaret dengelerindeki dengesizliklerden ve dolar rezervlerinin birikiminden kaynaklandığına inanıyorlardı ama gerçekte bu unsurlar, olgunun ortaya çıkmasına yalnızca göreceli olarak katkıda bulundu (tabii ki krizle birlikte uluslararası ticaret de azaldı). Bununla birlikte, kilit faktör, ABD’deki büyük borçluluk ve finansal piyasanın kuralsızlaştırılmasıydı. Bu noktada kriz, sadece sıradan insanları, tasarruf sahiplerini değil, büyük şirketleri de vurdu. İlk başlarda, ülke içinde büyük miktarlarda sermaye ve düşük faiz oranlarından yana olan Amerikan bankaları, gayrimenkul alımı için ipotek ve yüksek faizli krediler vermiş, yatırım fonlarını yönettikleri şirketlere tahvil satmışlardır. Bu sayede mülklerin (konut fiyatları gibi), gerçek değerinden çok daha yüksek bir değere sahip olduğuna, insanların ne olduğunu anlamadan giderek daha fazla borçlandırıldıklarına inandırıldı. Bu kredilerin, faiz oranlarında artış olduğu zaman alıcılar, o kadar borç içindeydiler ki, artık parayı geri ödeyemez hale geldiler. Sonuç olarak, daha önce satın aldıkları, ancak değeri yatırım fonları tarafından belirlenenden önemli ölçüde düşük olan mülkleri satmak zorunda kaldılar. Ayrıca, daha fazla satış arzı ile emlak fiyatları düştü. Kısacası kriz, finansal sistemin güçlü bir kuralsızlaştırılmasından ve kök salmış dolandırıcılıklardan kaynaklandı. Hisse fiyatları da sadece ABD’de değil, tüm dünyada homojen bir şekilde düşüşe geçti. Sonuç olarak hem konut hem de stok çöküşlerinden etkilenen Amerikalı tüketiciler, tüketimlerini azalttı. Sırayla şirketler artık eskisi gibi satmıyorlar, finansal durumlar göz önüne alındığında, artık yatırım yapmıyorlardı. Faiz oranlarını sıfıra indiren Fed’in, genişletici maliye politikası uygulayan hükümetin müdahalelerine rağmen, 2008’in son çeyreği ve 2009’un tamamı için talep ve üretim daralmıştır. Krizin bu farklı teşhisleri, aslında hiç gerçekleşmemiş olan yeni Bretton Woods Konferansı’nı, uluslararası para sistemi üzerine basit bir tartışmaya götürdü. Birçok Bretton Woods için krizle sona ermeliydi lakin olmadı.

2003 yılında önerilen Bretton Woods paradigmasının, uluslararası finans sistemini anlamak asına hala yararlı bir yöntem olduğu, her şeyin beklendiği gibi geliştiği tartışılmaktadır. Çin, çevre ülkeden, merkeze yönlendiren bir geçiş aşamasındadır ve bu yeni gelişen Pazar, Hindistan olacaktır. Bu noktada yazımda, başta ülkeyi, sistemin merkezine taşıyacak olan Çin reformları olmak üzere, iki ana Doğu ülkesinin izlediği yolun ne olduğu ve ne olacağı üzerinde durulacaktır. Çin, ihracat stratejisinin tüketime dayalı bir ekonomi politikasına dönüştürüleceğini (Çin genişlemesinin sona ermesi), bunun iç mali piyasanın liberalleşmesine ve dış mali piyasalara erişime yol açacağını, böylece daha serbest bırakılacağını nitelendiriyor. Döviz kuru, yanlış yatırımlar ve dolayısıyla müteakip finansal krizler olasılığını göz ardı etmeden, ülkenin her yıl istihdam etmek zorunda olduğu muazzam miktardaki belirleyici unsur, şüphesiz ki işgücüydü. Tıpkı 1958-1971’deki “eski” banliyölerde olduğu gibi, her şeyin yaklaşık 10 yıl içinde gerçekleşeceğini ortaya koydu. Bu nedenle, Bretton Woods II içinde, yüzyılın sonu ile yeni yılın başlangıcı arasında gösterilen gelişme potansiyeli göz önüne alındığında, Çin’in sözde “Çin evresi”nden bahsedebilinir. Ülkenin temel amacı istihdamdı. İşgücü piyasasında, 200 milyon işçiye ihtiyaç vardı. Bu nedenle, bunların önemli bir kısmı, Çin’in genişleme çağında temel olan ihracat sektörü tarafından emildi. Sadece mallar ihraç edilmedi, aynı zamanda her şeyden önce tasarruflar (menkul kıymetler ve dolayısıyla sermaye) önemli bir rol oynadı. İhracat yeteneği, her şeyden önce, devalüe edilmiş bir para birimine sahip olmak için, düşük bir döviz kurunu koruma yeteneğine, aynı zamanda dünya pazarlarında herhangi bir satın alma için sürekli dolar rezervine, uluslararası varlık birikimine bağlıydı. Çin, bir devlet komünist rejimi olduğundan, oranların yönetimi, oranları düşük seviyelerde tutmak adına sözde mali kontrol veya baskı uygulayarak, müdahale eden devlet merkez bankaları aracılığıyla gerçekleşir. Bununla birlikte Çin, yayılmacılığının ana hatlarını belirleyen, bu tür bir strateji dolaşımda daha fazla miktarda para bulunduğundan, diğer tüm sanayileşmiş ülkelerde oranların düşürülmesine neden olur. Dolaysıyla uluslararası sistemin rolü, Çin tasarruflarının ihracatını, yatırımları, dünya çapında dağıtmak ve yönetmek için mümkün olan en iyi şekilde tahsis etmek olacaktır. Bu arada diğer ülkeler, kendilerini bu “genişlemeden” korumak adına, bazı korumacı biçimlerle kendilerini korumaya çalışmışlardı. Ancak bu, Çin gücünün rezerv birikimiyle finanse edilen doğrudan yabancı yatırımların yeniliği yoluyla üstesinden gelinebilecekti. Yabancı yatırımcılar, piyasadaki üretim için güncel teknikler, daha sofistike ürünler veya platformlar öğretmek karşılığında düşük hammadde maliyetinden, hepsinden önemlisi işgücünden yararlanarak, Çin’de yatırım ve üretim yapabilirler. Daha önce “Çin evresi” olarak tanımlanan ve gelişmekte olan en büyük pazarlardan birinin genişlemesini gören bu dönemde, ülkeyi uluslararası sistemin merkezine çekecek, ihracat stratejisini tüketime dayalı bir stratejiye dönüştürecek ve geride bırakacaktı. Bu nedenle, çok yakın zamanlarda, 2013’te Çin hükümeti ihracata dayalı stratejinin sona ermesi de dahil olmak üzere, gelişimini karakterize eden önceki tüm siyasi tercihleri ​​baltalayarak, üçüncü planlama çalışmasının başlatılmasını destekledi. Ayrıca, mali piyasa ve işgücü piyasası reformları başlatılmıştır. İlk durumda, banka mevduat oranını yükseltmek için bir girişimde bulunuldu. Böylece bankalar hala onu kontrol edebiliyordu. Aynı zamanda alanı özel kişilerle sınırlandırarak, egemen ideali hakim kılıyordu. İkinci durumda, tarım belediyelerinin ortadan kaldırılması, işçileri kırsal kesimden şehirlere, mal ve hizmetlere olan talebi artıracak, tüketim stratejisini destekleyecek şekilde teşvik etmek için desteklendi. Bu işgücü fazlasını absorbe etmek için iki yol denenmiştir: şehirlere göç olgusunun ardından artan hizmet talebini desteklemek için kullanmak ya da eski Çin stratejisini yeniden kurarak ihracat sektöründe çok düşük ücretlerle kullanmak. BW sisteminde ülke, yılda yaklaşık 10-20 milyon yeni vasıfsız işçi istihdam edebildi. Çin’de yatırım ve üretim yapmayı tercih eden, üretim maliyetlerini düşüren, daha yüksek kar elde eden büyük şirketler için düşük işçilik maliyeti, belirleyici bir faktör olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Ayrıca ücret açısından bakıldığında, kırsal işgücünün, sanayi ve hizmetler sektörü tarafından emilmesi gerçeği, reel ücretleri artırmış, 2001’den bu yana kabaca üç katına çıkmış, ancak yine de diğer sanayileşmiş ülkeler için ortalama eşiğin altında kalmıştır. Bu nedenle Çin pazarı, düşük işçilik maliyetlerinin can alıcı yönü ile artık ABD ile birlikte dünyanın en önemli pazarlarından biri olarak kabul edilebilir.

Yorumlar