53544 Defa Okundu

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi tarafından 22-25 Ekim 2020 tarihleri arasında bir “Yaratılış Kongresi” düzenlendi. Habere göre bu yılki yapılan dördüncüsüymüş. Programın adına da “4. Uluslararası Bilim Işığında Yaratılış Kongresi” denilmiş.

Yapılan kongre hakkında bir bilgi sahibi olmadan dahi, ister istemez kafamızda bazı soru işaretleri beliriyor. Özellikle programa katılanlar dikkate alındığında ve “uluslararası” dendiğinde. Şöyle ki:

Programın adı, “Yaratılış Kongresi”!..

Yaratılış”, yaratma işi demektir, yaratma da Allah tarafından yoktan var edilme işidir.[1] Arapçada yaratma, noktalı “ha” ile, “ha-le-ka” fiiliyle ifade edilir. Yoktan yaratmak anlamına geldiği için de yaratma fiilinin bir tek Allah’a mahsus olduğu, herkes tarafından bilinir. Dolayısıyla duyarlı çevreler bu eylemi, Allah dışındaki varlıklar için kullanmazlar.[2]

Yaratılış, demek ki yoktan var etmekle ilgili, dolayısıyla da Allah Teala’nın fiili ile ilgili. Çünkü bir tek yaratıcı odur. Ondan başka yaratan da yaşatan da yoktur. O dilediğini yaratır, ol deyince olur, olma derse de o şey hemen mahvolur. Zira Allah her şeye kadirdir, yaptığından sorumlu değildir, onu sorguya çekecek de yoktur.

YARATILIŞ KONUSUNDA İLERİYE GİTMEK!

Yaratılış deyince akla, alem ve alemdeki varlıkların, yerin, göğün, yerle gök arasındaki varlıkların ve insanın yoktan var edilişi, yani bunların yaratılış şekilleri akla gelir. Kur’an-ı Kerim’de yaratılış konularından çokça bahsedilmiştir.[3] Hadisi şeriflerde de bu konuyla ilgili bilgiler mevcuttur.

Şu kadar var ki, yaratılış tamamıyla Allah’a has bir fiil olduğu için, metafizik yönüyle insan, Allah Teala ve Rasulü (a.s.)’nün verdiği bilgi dışında bir bilgi ortaya koyamaz. Ancak, fennin ve bilimin gelişmesi doğrultusunda, nasslarda haber verilen şeyleri, ölçüyü kaçırmadan izah etme yoluna gidebilir. Bu tür açıklamalardan dahi bazen, yeni ortaya konan bilimsel veriler dolayısıyla dönüldüğü görülmektedir.

Demek ki insan, mevcudu, bilimin ışığında izah ederken bile hata yapabiliyor. Sonuç itibariyle, yaratılışın insana kapalı olduğu cihet, adeta tabu bir alandır. Tabu denebilecek alanla ilgili düşünceler ortaya koymak da tehlikeli bir iştir.

Kur’an-ı Kerim’de, yaratılışla ilgili ayetlerden anlamı apaçık olanlarının yanında, hafi, müşkil, mücmel ve mahiyeti bilinemeyen “müteşabih” ayetlerin de olduğu muhakkaktır.  Anlamı açık olan bazı ayetler, bilimsel bir araştırmaya ihtiyaç duymayacak kadar anlaşılır durumdadır. Örneğin, “deveye bakmazlar mı ki nasıl yaratılmış?!” ayeti[4] gibi.

Mahiyeti bilinmeyen ayetlere ise, olduğu gibi inanmaktan başka çare yoktur. “Allah yerleri gökleri altı günde yarattı” ayetinde[5] olduğu gibi. “Göğün duman olduğunu”,[6]cinlerin saf/dumansız ateşten yaratıldığını”,[7] bildiren ayet ve benzerleri hakkında aynı durum söz konusu. Keza, insanın sudan,[8] nutfeden,[9] topraktan[10] ve çamurun (pişmiş, kurumuş, yapışkan gibi) türlü hallerinden[11] yaratıldığını bildiren ayetler hakkında,  bilim ve teknolojinin ışığında bazı yüzeysel açıklamalar yapılabilirse de bunlar izafi olmaktan öte geçmez. Başka bir ifadeyle bu açıklamalar, “bu böyledir” denebilecek kesinlikte değildir. Zira konu, Allah’a iman ve teslimiyetle ilgilidir.

İnsanın yaratılış safhasında Allah Teala’nın, ruhundan insana üflemesini bildiren ayetler[12] ve “Meleklerin nurdan yaratıldığı”nı haber veren sahih hadisler[13] hakkında da derine dalma imkânı yoktur. İslam alimleri, ruhun mahiyetiyle ilgili olarak, “latif bir cisimdir” tanımı dışında bir şey söyleyememişlerdir. Nitekim ayeti kerimede, “Sana ruhtan soruyorlar! De ki o rabbimin emrindedir (onun bileceği iştir). Onun hakkında size pek az bilgi verilmiştir” buyurulmaktadır.[14]

Öyleyse bu ve benzeri yönleriyle yaratılış hakkında insana bilgi verilmemiş, sadece ona lazım olduğu kadarıyla sınırlı tutulmuştur. Kur’an-ı Kerim’deki manası bilinmeyen müteşabih ayetler ve manası apaçık olup hükmü kıyamete kadar baki olan “muhkem” ayetler hakkındaki Ali İmran Suresi 7. ayetinde sunulan mesajlar oldukça önemlidir.

Söz konusu ayeti kerimede Cenab-ı Hakk; “müteşâbih ayetlerin manasını Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini; kalplerinde eğrilik olanların, fitne çıkarmak ve olmadık te’viller aramak için ‘müteşâbih’in peşine düşeceklerini; köklü ilme sahip olanların ise, ‘o (müteşabih) ayetlere inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” diyerek, Allah’tan geldiği şekliyle bütün ayetlere inandıklarını,[15]  haber vermektedir.[16]

Görüldüğü gibi ayeti kerime, manası apaçık olan ayetleri bırakıp da “müteşabih”in, yani manası kapalı olan ayetlere takılanların kalplerinde eğrilik olduğunu ve bunların fitne peşinde gezdiklerini apaçık bildirmektedir.

Diğer ayetlerde de Allah’la ve Allah’ın ayetleriyle mücadele edenlerin, yani hakkı kabul etmeyip ayetler hakkında tartışanların; ancak inkârcı kafirler olduğu,[17] kalbi mühürlenmiş mütekebbir zorbalar olduğu,[18] onların cahil,[19] haktan sapan[20] ve Şeytan’a uyan kimseler[21] oldukları, kıyamet gününde de bunların kaçacak yeri olmayan azaba müstahak kimseler[22]  oldukları ayrı ayrı ayetlerle bildirilmiştir. 

Hadisi şeriflerde de Allah’ın zatı hakkında düşünmenin yasaklanmış olması, yaratılış alanında düşünmenin sınırlı sorumlu olduğunun bir işaretidir. Konuyla ilgili olarak Buhari ve Müslim’de Ebu Hüreyre (r.a.)’den gelen bir hadisi şerifte şöyle buyurulur:

وفي حديث أبي هريرة قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: يأتي الشيطان أحدكم فيقول: من خلق كذا؟ من خلق كذا؟ حتى يقول: من خلق ربك؟ فإذا بلغه فليستعذ بالله ولينته. رواه البخاري ومسلم.  

“Sizden birinize Şeytan gelir ve ‘bunu kim yarattı’, ‘bunu kim yarattı’ diye sorar. (Mümin tabii ki “Rabbim!”, diyecektir). Şeytan bu suallerini, ‘Rabbi’ni kim yarattı’ diyene kadar sürdürür. Bu şekilde kendine Şeytan’ın geldiği kimse, hemen Allah’a sığınsın ve (bu duruma) hemen son versin!”[23]

Demek ki, bize açık bilgi verilmeyen yaratılış konularında ileri gitmek, kişiyi istenmeyen zararlı durumlara götürebiliyor. 

SÜREKLİ YARATILIŞ KONUSUNU İŞLEMEK!

Esasen inanan müminleri dinin en çok ilgilendiren yönü, itikadi ve ameli hükümleridir. Ahlak konusu da amelin içerisindedir. Bu konularla ilgili nasslar ya açık lafızlarla gelmiş yahut da kapalı olanları, bir başka nassla iyice açıklanmıştır. İtikadi ve ameli hükümler dışındaki nasslar ise, Müslümanların itikadını diri tutmak ve Allah Teala’nın rahmet ve azametini anlamak açısından önemlidir.

Şu kadar var ki, müminin asıl sorumlu olduğu ve dolayısıyla kendisinin doğrudan ilgili olan konuları bırakıp da kendisine kapalı olan ya da tam olarak açıklanmayan konular üzerinde “ahkam kesmesi” ve sürekli bunlarla meşgul olması, zamanının ve enerjisinin tamamını bunlar üzerinde sarf etmesi, insanın hem kendini hem de dinini israf etmesi anlamına gelir. Allah korusun, yanlış tevillerle sapıtmak ve başkalarını saptırmak da işin cabası.

Kur’an-ı Kerim’in yaratışla ilgili bazı konulara dikkat çekerek, “düşünmez misiniz”,[24]akletmez misiniz[25] şeklindeki ikazları, daha ziyade imana yanaşmayan Mekke müşriklerinin ve Ehl-i Kitab’a yöneliktir. Bunda amaç, onların iman etmelerine vesile olabilmektir.

Yoksa Kur’an’ın, düşünmez misiniz”,akletmez misiniz uyarıları, maksatlı birilerinin kıyamete kadar geçerli olan dini ahkamı Müslüman kisvesi altında dejenere etmeleri ya da yaşantılarına uygun sahte bir din üretmek için değildir… Yani, Kur’an-ı Kerim’in bu şekilde sual tevcih ettiği kimseler genelde iman etmeyen kafirlerdir. Nitekim Allah Teala iman etmeyenleri, “akletmeyenler” ve “düşünmeyenler” olarak ilan etmektedir.[26]

İman eden müminlerin imandan sonraki vazifeleri, imanlarını korumak ve “salih amel”e yapışmak vardır. Dini bütün emir ve yasaklara riayet olmadan “salih amel” işlenmiş olmaz. “Salin amel” kavramını, Türkçe’ye “iyi işler” veya “yararlı işler” diye tercüme etmek son derece yanlıştır. İmanla bağdaşmayan, haram ve helalle örtüşmeyen hiçbir eylemin Allah katında, dolayısıyla dinde “salih amel” olması mümkün değildir.

Çünkü “Salih amel”, Allah Tela’yı razı eden söz, fiil, duygu ve düşüncelerdir. İman olmadan da salih amel olmaz. Zira Allah kendine iman etmeyenden razı olmadığı gibi, onların amellerini de boşa çıkaracağını pek çok ayette haber vermiştir. [27]

Unutmayalım ki “salih amel” olmadan, dolayısıyla dini emir ve yasaklara riayet olmadan, dindarlık da Müslümanlık da olmaz. O zaman, sürekli yaratılış konularıyla meşgul olmak yerine, dini yaşayan dindarlar ve salih amel sahipleri olabilmek için, dinin bütün alanlarının öğrenilmesi ve tahsil edilmesi zorunludur.

Buna göre, birilerinin ömür boyu fıtri konularla ve yaratılış ayetleriyle Müslümanları meşgul etmesi, İslam’ın diğer inanç ve ahkamını öğrenmelerine dolaylı olarak da olsa mâni olması anlamına gelmektedir. Dini emir ve yasakları öğrenmeyen bir toplumun, elbette dini yaşama imkanları da olmaz. Öyleyse, sürekli yaratılış konularıyla meşgul olup, dinin öteki alanlarını ihmal etmek, insanın yaratılış gayesi olan “kulluk görevi”[28] ile bağdaşmaz.

Bir başka deyişle Müslüman, ömrünü hep Mekke devri ile geçiremez. Şayet böyle olursa, dinin asıl amacını ihmal etmiş ve imanın gereğini ifa etmemiş olur. Mekke devri, iman içindir, Medine devrine ulaşmak içindir. Medine devri de iman ve teslimiyetin gereği olarak ilahi emir ve yasaklara riayetle, işin meyvesini devşirme dönemidir. Hal böyleyken, “İslam’ın Medine dönemi bize lazım değildir, bizi bağlamaz” diyen sapkın ilahiyatçıların var olduğu günümüzde, bu konunun önemi daha da artmış görünmektedir.

Öte yandan Kur’an-ı Kerim; Mekke müşriklerinin, yerleri gökleri de kendilerini yaratanın da yağmuru yağdıranın da Allah olduğunu kabul ettikleri halde iman etmediklerini haber verir.[29] Demek ki sadece yaratıcıyı bilmek hidayet için yetmediği gibi, sadece bilmek de yalnız başına “iman” olmuyor. 

Biz biliyoruz ki, son yarım asırda birileri milleti hep yaratılış konularıyla, “Sâni’” ve “masnû” ile, “eser” ve “müessir” ile meşgul ettiler. Haddi zatında bu konular da kesinlikle küçümsenemez. Zira bu konular da Kur’an-ı Kerim’de çokça anlatılan hususlardır. Başlangıç olarak bu güzeldir ancak, “Sâni’”yi bulduktan sonra işin başka gerekleriyle yola devam edilmelidir. Nitekim “Masnû”dan (yaratılandan) hareketle “Sâni’”ı (Yaratan’ı) bulduktan sonra, “Sâni’”nin emir ve yasaklarına göre yaşamak da yine “Sâni’”ye iman etmenin gereğidir.

Zira dinin amacı, inananı hep yaratılış konularıyla meşgul etmek değildir. Bu ve benzeri konular, sadece inanmaya ve teslimiyete bir araçtır. Amacı göz ardı edip de hep araçla uğraşmak ne rantabldır ne de akıl kârıdır!.. Aksi halde başka amaçlar (!) devreye girmiş demektir…

Yaratılıştan öte geçemezseniz şayet, arabayı patinaja kaptırırsınız… En sonunda da dinin asıl gayesinin ve özünün unutulduğu bir dünyaya insanları alıştırmış olursunuz. Kışın pistonlar zarar görmesin diye arabayı ısıtıp da yola koyuluruz. Ama, motoru çalıştırıp da “iyi gelir” diye sabahtan akşama kadar ısıtırsanız, bu kez boşa yakıt harcadığınız gibi hem yoldan kalır işinizden olursunuz hem de arabayı hararete sokarsınız…

HİKAYECİLİK HASTALIĞI VE EKRANLARDAKİ REZİLLİK!

Dinin, Müslümanları asıl ilgilendiren yönünü ihmal etmemekten söz açılmışken, son devirde ekranları işgal altına alan “hikayecilik” hastalığından da söz etmek gerekir. Müslümanların İslam tarihindeki aslı olan veya olmayan hikayelerle sürekli meşgul edilip onların adeta uyutulması ise, “Sâni” ve “masnu” ile meşgul etmekten daha beter bir durumdur… Hele bir de bir bay hocanın, bayanlar topluluğunu ekranlar önünde karşısına alıp “din” anlatması… Kelli felli, saçlı sakallı bir hoca efendinin, örtülü olsun açık olsun artist bir sunucu bayanla baş başa “dini program” yapması, akıllara durgunluk verecek kıyamet alametinden başka bir şey değildir.

Zira, o manzara içerisinde hoca efendi hazretleri (!), ihtilatın ve Müslüman bir bayanın o şekildeki giyiniş tarzının yahut bir bayla bir bayanın baş başa muhabbetinin caiz olduğunu kamuoyuna, “hâl dili” yle anlatmış olmaktadır… Malum ki, “hâl dili”, her zaman “kâl dili”nden (sözel anlatımdan) daha etkilidir. Birileri çıkıp da “Aaa canım, ne var bunda da! diyecekse, bu da izahı kabil olmayan bir kıyamet alameti olur… Müslüman toplum bu hale geldi ya da getirildiyse, bu toplumun içerisindeki hocası da “bu çeşit hoca” olduysa, “innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” demekten ve gemimizi kurtarmaktan başka bir çaremiz kalmamış demektir…

Evet! Hikaye ile meşguliyetin, dünyaca riskinin bulunmaması ve halk düzeyi dinleyici nezdinde ilgi çekici olması, topluma asıl lazım olan dini konuların anlatılmasını arka plana itiyor. Bunun yanında, dini bir hikâyeyi alim de anlatabiliyor, işin sorumluluğunu ve hikayeden çıkan anlamların hangi dini cinayetleri işlediğini fark etmeyen cahil de anlatabiliyor. Hikayecilik şöhretin de kolay yolu… Yani hikayecilik, dünya yönüyle her bakımdan ucuz ve rantabl bir iş!.. Kur’an-ı Kerim’de ve sahih hadislerde olsun, “selefi salihin”in yaşadığı gerçek olaylar, kastettiğimiz hikayeciliğin dışındadır.

SONUÇ

Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde yaratılış konuları, olanca açıklığıyla bildirilmemiştir. Nasslarda bildirilenin dışındaki bir bilgi de Müslümanları ilgilendirmemektedir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Müslümandan istenen, iman ve teslimiyettir. Yaratılış konularında verilen mevcut bilgilerden de mümin ibret ve öğüt alarak imanını diri tutar, kulluk görevini daha da bilinçli olarak yerine getirir.

Mümini ilgilendirmediği boyutta yaratılış konularının sürekli gündem yapılması ve bu konu üzerinde asıllı veya asılsız halde haddi aşan açıklamalar yapmak, zihinleri karıştıracağı gibi, Müslümanları da asıl bilmeleri gereken konulardan uzaklaştırır.

Sürekli “yaratılış” konularıyla veya hikaye ile meşgul olan ya da bu konuları rayından saptıran bir “dindarlık”, ancak yalancı dindarlık olur, aldatmaca bir dindarlık olur. Ne yazık ki o yalancı dindarlıklar bu ülkeye pahalıya mal oldu ve en sonunda “15 Temmuzları” da başımıza musallat etti…

Şimdilerde ne dersiniz, birileri, “Din”in asıl mana ve maksadından Türk Milleti’ni uzaklaştırmak için bu orta oyununu yeniden başka yol ve yöntemlerle devreye sürmüş olabilir mi?!.. Bu konu üzerinde düşünüp ona göre davranmak, bizi, yılanın ya da yılanların deliğinden tekrar tekrar ısırılmaktan koruyabilir…

Dolayısıyla bu günlerde yine, “yaratılış” nakaratlarının, resmi kurum ve erkanın da katılım ve katkılarıyla tekrar edilmesinden ve kitlelerin dikkatinin sadece bu yöne çekilmek suretiyle İslam’ın hükümlerinin arka plana atılmasından endişe etmiyor değiliz… Bu yöntem de “ılımlı İslam”a aralanan kapılardan birisi olabilir…

Çünkü biz bu filmi, sızıntısıyla kazıntısıyla önceden izlemiştik… Eski “Abant Toplantıları” ve “Türkçe Olimpiyatları” da hep devlete millete mal ediliyor, devlet bütün varlığıyla benliğiyle içinde yer alıyor, valilikler halka hizmet için ayrılan milyonlarca lirayı istese de istemese de buralara harcıyordu…. Davete icabet etmeyen ya da bu faaliyetlerdeki sakatlığı görüp de eleştirenler ise, adeta anarşist olarak görülüp aforoz ediliyordu… 

Özellikle, Kur’an’da anlatılan yaratılışın “evrim teorisi”ne uyduğunu ve bu küfür teoriye inandığını söyleyecek kadar saplantıya düşen akademisyen ve ilahiyatçıların bulunduğu bir dünyada, her yıl art arda seri halde “yaratılış kongreleri”nin düzenlenmesinin bir daha düşünülmesi ve gözden geçirilmesi, din, devlet ve millet yararı için elzem olabilir!.. Bu işin sonunda da yine “Aldandık” dememek için!..

Kongreye katılanlardan bazılarının fikirlerine, hayatta kimlerle beraber olduklarına, geçmişte nerelerde bulunduklarına ve neler yazıp çizdiklerine, gizlide kimlerle buluştuklarına ve gizli veya açık “diyalog” ve “ılımlı İslam” toplantılarına katılıp katılmadıklarına bir bakmak yararlı olabilir!..

Söz konusu “Yaratılış Kongresi”nde işin bir de “uluslararası” boyut var!.. Sütten ağzımız yandığından mıdır bilinmez, dini ve kültürel bir konuda “uluslararası” dendiğinde ürker hale geldik… Uluslararası arenada oynayanların da Batılılar olduğu malumdur. Batı’nın bize bakış açısını, elinden gelse bir kaşık suda boğmak istediğini, özellikle günümüz gerçekleri içerisinde, söylemeye bile hacet yoktur. Durum ayan beyan ortadadır. Bunun için ister Akdeniz’e bakın ister Ege Denizi’ne, isterse Orta Doğu ve Arap coğrafyasına!..

Dini” veya “kültürel” bir konu, kurum veya etkinliğe, “uluslararası” deniyorsa, o işin içinde “bir bit yeniği var mı” diye, mutlaka bir bakın, deriz!.. Mutlaka vardır, demediğimize de lütfen dikkat edin!..

Onun içindir ki, “Durun kalabalıklar, burası çıkmaz sokak” diyene de bazen, “kral çıplak” diyene de hemen kızmayın, hemen yaftalamayın, birazcık düşünün!.. Bunları söyleyen, belki (!) (değil, mutlaka) sizi sevdiği için uyarıyordur!..

Mevla bizleri, Hakk’ı bulanlardan ve Hakk’a hizmet edenlerden eylesin!

 
[1] İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, V/831; TDK sözlüğü, s. 2534.

[2] Geniş bilgi için bkz. İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, V/831 vd.

[3] Bakara, 2/29; Ali İmran, 3/47, 59, 191; Maide, 5/17; En’am, 6/2; Araf, 7/11, 12, 185, 189; Hud, 11/7; Hicr, 15/33; Taha, 20/55; Furkan, 25/2; Şuara, 26/184; Fatır, 35/11; Ankebut, 29/44; Saffât, 37/96; Gafir, 40/67; Fussilet, 41/15, 21, 38; Zümer, 39/6; Zariyat, 51/49; Necm, 53/45; Tegabun, 64/2; Mürselat, 77/20; Leyl, 92/3; vd.

[4] Ğâşiye, 88/17.

[5] Araf, 7/185; Hud, 11/7; Furkan, 25/59; Hadid, 57/4.

[6] Fussilet, 41/11.

[7] Hicr, 15/27; Rahman, 55/15.

[8] Beşerin ve canlıların, sudan yaratıldığına dair ayetler: Enbiya, 21/30; Nur, 24/45; Furkan, 25/54.

[9] Hac, 22/5; Müminun, 23/14; Secde, 32/8; Faatır, 35/11; Yasin, 36/72; Gafir, 40/67; İnsan, 76/2; Tarık, 86/6.

[10] Ali İmran, 3/59; Taha, 20/55; Hac, 22/5; Fatır, 35/11; Gafir, 40/67; vd.

[11] Hicr, 15/26; Müminun, 23/12; Saffât, 37/11; Sâd, 38/76; Rahman, 55/14. Bkz. Müslim, Zühd, 60 (H. No: 2996).

[12] Hicr, 15/29; Secde, 32/9.

[13] Müslim, Zühd, 60 (H. No: 2996); Ahmed, VI/153.

[14] İsra, 17/85.

[15] Ali-İmran, 3/7.

[16]Ayetteki lafzatullah üzerinde vakfedildiğinde, alimlerin müteşabih ayetleri bilemeyecekleri ve yukarıda belirtilen tavrı sergileyecekleri anlamı çıkmaktadır. Çoğunluk alimler, “Lafzatullah” üzerinde kesinlikle durulması görüşünde olduğundan, buraya “mim” durağı (vakf-ı lâzım) konmuştur. Çoğunluk sahabe ve alimleri oluşturan alimlerin görüşü bu şekildedir. Çoğunluğu oluşturan bu görüş sahiplerine göre, namazda kıraat ederken “mim” duraklarında kasden geçilecek olursa, mana tersine döneceğinden, namaz da bozulur. Sehven geçilir veya seri hatim okuyuşu dolayısıyla olursa, bir şey lazım gelmez. (Geniş bilgi için bkz. İbn Kesir, Tefsir, I/244-247; Abdurrahman Çetin, Kur’an İlimleri ve Kur’an Tarihi, s. 342; Demirhan Ünlü, Kur’an-ı Kerim’in Tecvidi, s. 164).

[17] Rad, 13/13; Gafir, 40/4.

[18] Gafir, 40/35, 56.

[19] Hac, 22/8; Gafir, 40/35.

[20] Gafir, 40/69.

[21] Hac, 22/3.

[22] Şura, 42/35.

[23] Buhari, Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, İman, 214. Bkz. Araf, 7/200.

[24] En’am, 6/50; Araf, 7/184; Yunus, 10/3; Rum, 30/8.

[25] Bakara, 2/44, 73; Enbiya, 21/17; Yasin, 36/68; Saffât, 37/138; Zümer, 39/43; vd.

[26] Maide, 5/58; Enfal, 8/22; Yunus, 10/42; Hac, 22/46; Ankebut, 29/63.

[27]  Bkz. Hud, 11/16; vd.

[28] Zariyat, 51/56.

[29] Ankebut, 29/61, 63; Lokman, 31/25; Zümer, 39/38; Zuhruf, 43/9, 87.

Yorumlar