3000 Defa Okundu

Var olmak acıtır. Nereden mi biliyorum? Yok olanın acısı da acıyanı da yoktur. Yoklukta kalan biri yokluğuna yanmaz, yokluğunun farkında olamaz. Belli ki şimdi burada yoklukta kalanın yokluğuna yanmayacağını yine var olmak sayesinde anlıyoruz. Varlığımız, yokluğumuzun değil, varlığımızın tercih edildiğinin belgesidir. Varlıkta şenlik de vardır hüzün de: Kanatları kırılır kuşların, gövdeleri sarsılır ağaçların, renkleri solar menekşelerin.  Ama sonuçta kuşların kanatları vardır, sarsılan ağaçlar vardır, menekşeler solana kadar menekşedir, neşedir.

Var olmak acıdır. Niye mi böyle söylüyorum? Yokluğun aksine, kendini fark ettirir var olmak. Var olan kendisiyle bağ kurar önce, sonra başkalarıyla, başka şeylerle. İşin aslı, bağ kurmaktır var olmak. İplerin ucuna asılı olmaktır. Varlığın üstüne bir de can sahibi oldun mu, o ipler daha da gerginleşir. Sinir uçlarını uyarır hale gelir her kıpırtı. Sonra bir de bilinç sahibi olmak da vardır; insan olmak denir buna. Canlı sadece kendi acısını çeker; insan başkalarının acısını da çekmeye başlar. Bağlar çoğalır, ipler çoğalır. İpler çoğaldıkça acımaya aday yanlarımız çeşitlenir.

Bir de sevdiyse insan, ipleri uzar, umulmadık yerlerinden düğümlenir, apansız yerlerden çekilmeye başlar. Elleri ayakları ipe bağlı kuklalar gibi, başkasının parmak uçlarına teslim olur. Sevdiğinin bir nefesiyle fırtınaya tutulur, apansız suskunluğuyla zindana sürülür, kırık bir hecesiyle ateşlere atılır. Sevmek incinmeyi göze almaktır. Sevmezsen, kimse incitemez seni. Kalbini sipere atarsın, savaş meydanından kaçırırsın kırılgan özünü. Sevdiğin her kimse, ona kalbini kırma yetkisi verirsin. Başka kimse kıramaz kalbini. Sadece sevdiğin geçer göğüs kafesini; yaralar, sarsar, incitir, yakar.

Anemon çiçeğinin yazgısına benzer insanın hali. Anemon gündüzleri güneşe kanar, hesapsızca açar yapraklarını. Doyasıya alır ısıyı ışığı rengi. Diğer çiçeklerin ihtiyatlı açılışını anlamaz; sanki ayıplar onları. Derken akşam olur, karanlık çöker, hava soğur. Diğer çiçekler azıcık açtıkları yapraklarını hızla kapatıp soğuktan korunurken, anemon kapatmaya fırsat bulamadığı yapraklarıyla kala kalır. Üşür. İncinir. Ama ertesi sabah yine kaldığı yerden devam eder. Açılır. Doyasıya. Sere serpe. Hesapsız. Ders almaz bir önceki geceden. Unutur çektiğini. Kendini tekrarlar. Acıya acıya içi, anemon çiçeği olur. Ününe ün katar! Bilir ki açılmamak baştan kaybetmeye razı olmaktır. Baştan kaybedeceğine kazanarak sonunda kaybetmeyi göze alır. Kaybetmeyi göze almadan kazanmak mümkün değil. Sonunda kaybeder ama başında kazanır anemon çiçeği.

İnsan, insan olmanın hakkını verdikçe, yaralara açık hale gelir. Kabuğunu kıran tohumlar gibi rüzgâra açık hale gelir. Konfor alanı içinde kalırsa, daha az olacaktır. Daha az risk daha az rızık demektir. Daha az tehlike, daha dar yaşama alanıdır.

En çok da acıyandır insan. Ve en çok acınan. Acı çekmekten kaçınarak, insan olmaktan uzaklaşıyoruz, yaşamaktan sıyrılıyoruz, var olmaktan vazgeçiyoruz. Acıyı göğüslemek, acıyı avuçlamak, acıyı kucaklamak, var olmanın, yaşamanın ve insan olmanın bedelidir vesselam.  

Sordum:

“Coğrafyan iyi mi?”

Şaşırdı. “Sırası mı?” der gibiydi gözleri.

“Çok sevdiğim bir ders değildi. Yine de hatırladığım bi’şeyler var!”

“O halde, ‘ada’ nasıl tarif edilir bilirsin.”

“Kolay! Dört tarafı denizle çevrili kara parçası değil miydi?”

“Doğru, bu ‘ada’ tarifi… Peki ya ‘adam’ı nasıl tarif edersin?”

“Bu coğrafyanın konusu değil ki...”

“Coğrafya dediğin de insan için değil miydi?”

“Galiba!”

“Dört yanı acıyla çevrili yara parçasına 'adam' deniyor değil miydi?”

“…”

 

 

Yorumlar