712 Defa Okundu

Vali Bey’in perşembe günü öğlenden sonra geleceği, cuma günü görevine başlayacağı haberi şehirde büyük bir merak ve heyecan yaratmıştı. Acaba nasıl bir insandı? İnşallah gideni aratmazdı. Öyle ya tayini çıkan vali, doğrusunu söylemek gerekirse epeyce kişinin canını yakmıştı. Neydi o astığım astık, kestiğim kestik halleri… Burnunun dikine gitmeleri… Şehrin eşrafını görmezden gelmeleri… Gerçi yaptıklarının hepsi devletin gücü, varlığı ve saygınlığı içindi ya neyse!

Çevreligillerden Mehmet Emin’in de giden valiyle yıldızı bir türlü barışmamıştı. Konağına olsun, çiftliğine olsun defalarca davet etmesine rağmen vali, bir şekilde geçiştirmiş, gelmemişti. Oysa Mehmet Emin, valinin güç olduğunun, çevresinde olmanın da kendi gücüne güç katacağını, itibarını perçinleyeceğini gayet iyi bilenlerdendi. Yok, yok bu gelen vali ile mutlaka sağlıklı ilişkiler kurmalıydı.

Orta boylu, hafif göbekli, şakaklarından başlayan kırlaşmanın yüzüne biraz daha sevimlilik katan Mehmet Emin, hanımına seslendi.  Sol yanağındaki gamzesi ile dikkatleri yüzüne toplayan, yüksek alnı ve güleç çehresi ile çevresinde hemen bir sevgi halesi oluşturan; Gülsüm Hanım, kısa ve çabuk adımlarla kocasının çömelerek oturduğu sedirin önüne geldi. “Buyur, Ağaam” dedi. Sevim Hanım’ın ağam derken ikinci “a”yı özellikle uzatarak söylemesi oldum olası Emin Halim’in hoşuna giderdi.

Emin Halim, “biliyorsun Hanım, yeni vali bugün geliyor, ben öğlenden sonra gidip karşılayacağım. Eve davet edeceğim. Olur da bu ilk teklifimi geri çevirmez kabul ederse sen ne yapacağını biliyorsun; karşılama olsun, yemek olsun kusur istemiyorum.  Hazırlıklarını bir daha gözden geçir.” 

Yüzüne, gamzesini belirginleştiren tatlı bir tebessüm yayılan Gülsüm Hanım; kocasının endişesine, kılı kırk yaran titizliğine, tedbirine alışıktı. “Gönlünü ferah tut Ağaa’m; hanımın kusur sözünü sözlüğünden atalı çok oldu.” Mehmet Emin, Hanımı’nın bu türden cümlelerine alışıktı ya yine de kurulan cümlenin inceliği karşısında kahkaha atmadan edemedi. “Hadi göreyim seni Gül’üm” , dedi.

Seyis Musa, atları kaşağılamış, tek körüklü faytonu yıkamış, atları faytona koşmuş, konağın kapısının önünde bekliyordu. Konağın cümle kapısı açılınca hemen toparlandı. Faytonun sağ tarafına iki adım attı, bekledi. Emin Halim, bir faytona bir de seyise baktı. “Hazırız değil mi evladım?” “Evet, efenim, emrettiğiniz gibi!”, dedi Seyis Musa. Velinimeti Emin Halim’in ona evladım demesi hoşuna gidiyor, gururunu okşuyordu.

İki doru atın çektiği fayton, Arnavut kaldırımı döşeli sokağı geride bırakı. Şimdi, nalların kaldırım üzerine bıraktığı ritmik şakırtılar yoktu. Şehir geride kalmıştı. Fayton iki yanını kavak ağaçlarının süslediği toprak yolda ilerliyordu. Emin Halim, faytonun arka sağ koltuğunda oturmuş, dalgın bir biçimde gözleri ile ufku tarıyordu. Tanıyanlar bilirlerdi, söyleyeceği sözleri önceden ölçüp tartan, az ve öz konuşan bu adamın gözleri ufukta kaybolmaya başlamışsa muhakkak kafasında yeni bir plan kuruyor demekti.

Kavak ağaçları seyrekleşti. Atların nalları ile faytonun tekerlerinin geride bıraktığı toz bulutu çoğaldı. Fayton, Han Pınarı’na yakın gelince davulun sesi daha da gür duyulmaya başlamıştı. Halk, yeni valiyi karşılamak için adeta seferber olmuştu.

Emin Halim’in geldiğini gören halk, yolun iki tarafına çekildi. Davulcu ile zurnacı yolun ortasında kaldı. Emin Halim, kalabalığa baktı. Valiyi karşılamaya gelenlerin arasında tanıdığı pek çok sima vardı. Yüzünü buruşturdu. Seyis Musa; “hörş” dedi. Atların dizginlerini çekti.

Faytonun durmasına bozulmuştu Emin Halim. Sertçe; “evladım sana dur diyen oldu mu?”, dedi. Seyis; “Ama efendim herkes…” sözü yarım kaldı. Emin Halim; “sür be evladım! Yağcılıkta sınır yoktur. Anlaşılan o ki biz Vali Paşa’mızı Hankendi’nin girişinde karşılayacağız.     

Yorumlar