2240 Defa Okundu

Var olduğu her dönemde yaşadığı gezegenin doğasını değiştiren, kendisinden başka hiçbir şeye yaşam hakkı tanımayan hatta kendi türüne de hayatı zorlaştıran, yere ayak basarak ellerini açıp gökyüzünü seyre çıkan, bulutlara, yıldızlara, aya ve güneşe bakıp düşünmeyen, başkalarının acısıyla yükselen, kıyıya vuranları, köşeye sıkışanları, dara düşenleri, aman dileyenleri göz ardı ederek, Allah’ın arzında Allah’a savaş açan, O hiç yokmuş gibi yaşayıp kibrini büyüten insanoğlu, gözle görülmez, karşısına geçip savaşılmaz bir virüsle cezalandırılıyor mu? Yahut tüm bunlar hızla akan hayatın kalbine darbe vuran bu virüsle savaşırken acizliği açığa çıkan insanoğlu için “Hala ibret almıyor musunuz?” diyen Allah’ın bir uyarısı mıdır?

Felaketlerin bir bela olduğunu söyleyenlere karşı “bu sizler için rahmettir!” diyen Ebu Ubeyde gibi bir teslimiyetle ellerimizi açıp alemlerin rabbine yönelme vakti gelmedi mi? Yoksa hala ibret almayacak mıyız?

Önümüzü aydınlatan Peygamber Efendimizin (s.a.v) ashabının benzer bir veba ile karşı karşıya kaldığında neler yaptığına bakalım. Vebadan kurtulmak için tedbir mi aldılar yoksa kader deyip ölümü mü beklediler?

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Amvas’ta bir veba yayıldı. Binlerce Müslümanın hayatını kaybetmesine sebep olan bu veba şu haykırışa sebep oluyordu. “İşte Kıyamet!”

Hz. Ömer (ra) hastalığın etkili olduğu günlerde Şam bölgesine seyahate çıktı. Başkomutan Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh ile bölgedeki ileri gelen komutanlar kendisini karşılayıp kötü haberi verdiler. Veba hızla yayılıyordu, yola devam etmek, ölüme bir adım daha yaklaşmak anlamına geliyordu.

Hz. Ömer haberi alır almaz Abdullah b. Abbâs’tan ilk muhacirleri toplantıya davet etmesini istedi.

Hangi tedbirleri alması gerektiğini soracak ve bir karara varacaktı. İstişareler sırasında bazıları Hz. Ömer’in ne için yola çıktığını, bölgeye girmeden geri dönmenin uygun olmadığını söyledi. Diğerleri ise vebalı bölgeye girilmemesi gerektiğini savundular.

Hz. Ömer bu istişarenin ardından, Ensâr’ın ileri gelenleriyle de bir toplantı yaptı. Fakat bir sonuca varılamayınca Mekke’nin fethinden sonra hicret eden yaşlıların çağrılmasını istedi. Onlar hep bir ağızdan hastalığın yayıldığı bölgeye girmemesi, hemen geri dönmesi gerektiğini söylediler. Hz. Ömer bunun üzerine “Sabah yola çıkıyorum. Siz de yola çıkmak üzere hazırlıklarınızı yapın” diye emretti.

Ebû Ubeyde, “Ey Müminlerin Emiri! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sitem etti. Hz. Ömer, “Keşke bu sözü sen değil de başkası söyleseydi! Evet, Allah’ın kaderinden, yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz! Bir deve sürün olsa, bir tarafı çorak, bir tarafı verimli bir vadiye götürsen, onları verimli yerde de çorak yerde de otlatsan Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?”

Ebu Ubeyde sessiz kaldı.

O sırada Abdurrahman b. Avf çıkageldi. Aralarındaki konuşmayı duyunca “Ben de bunun cevabı olabilecek bir bilgi var” dedi. “Rasullullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyin. Eğer bulunduğunuz yerde veba ortaya çıkarsa oradan ayrılmayın.’

Hz. Ömer, onun naklettiği hadisi işitince Allah’a hamd ederek oradan ayrıldı (Buhârî, “Tıb”, 30).
Çok geçmeden Medine’ye döndü. Ancak Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh askerlerini bırakıp ayrılmak istemiyordu. Askerlerin arasına dönmesi halinde sonucun ne olacağını herkes gibi tahmin etse de Hz. Ömer’le gitme teklifini reddederek ordugâhta kaldı.

Hz. Ömer’in gönlü onun salgın bölgesinde kalmasına razı değildi. Hastalığın ulaştığı bölgeden çıkmasını sağlamak üzere kendisine gönderdiği mektupta, “Seninle görüşmeye ihtiyaç duyuyorum. Mektubum ulaşır ulaşmaz onu elinden bırakmadan yanıma gelmeni istiyorum” diye yazdı.

Hz. Ömer’in mektubu onu hastalığın yayıldığı bölgeden çıkarmak maksadıyla yazdığını anlayan Ebû Ubeyde, “Allah Müminlerin Emirini bağışlasın!” diyerek şöyle bir cevap yazdı: “Ey Müminlerin Emiri! Senin bana ihtiyacının ne olduğunu anladım. Ben Müslüman askerlerden bir askerim. Kendime onlardan farklı bir muamele yapamam. Yüce Allah ben ve onlar hakkında hükmünü verinceye kadar onlardan ayrılmak istemiyorum. Beni kararından muaf tut. Askerlerimle baş başa bırak!”

Hz. Ömer gözyaşları içinde okuduğu mektuba cevaben Ebû Ubeyde’nin salgın bölgesinde kalma isteğine onay verdi. Bunun yanında tavsiyede bulunmayı da ihmal etmedi: “İnsanları rutubetli bir yere yerleştirmişsin. Onları havası temiz yüksek bir yere götür.”

Mektup Ebû Ubeyde’ye ulaşınca Ebû Musa el-Eş’arî’yi yeni yer tespit etmesi için görevlendirdi. Ebû Musa sonraki gelişmeleri şöyle anlatır: “Yola çıkmak üzere evime gittim. Hanımımın vebaya yakalandığını gördüm. Bunun üzerine Ebû Ubeyde’nin yanına dönerek ona, ‘Yemin olsun ki aileme bir şeyler olmuş!’ dedim. Korkuyla ‘Hanımına mı bulaşmış?’ diye sordu. ‘Evet’ dedim. Ebû Ubeyde bineğinin getirilmesini istedi. Ayağını üzengiye koyarken veba ona bulaştı. Bunun üzerine, ‘Allah’a yemin olsun ki bana da bulaştı’ dedi. Sonra insanlarla birlikte Câbiye’ye gitti. Hastalık yayılınca onlara moral vermek amacıyla ayağa kalkarak şöyle bir konuşma yaptı: Ey insanlar! Bu hastalık sizin için rahmettir, Peygamberiniz Muhammed’in duası, sizden önceki salihlerin ölüm sebebidir. Ebû Ubeyde Allah’ın bundan kendisine bir pay ayırmasını diler.”

Ebû Ubeyde’nin hastalığının şiddetlendiği sırada bazıları Muâz’dan, Allah’a üzerlerinden bu belayı kaldırması için dua etmesini istediler. Muâz’ın cevabı dinleyenlerin içini titreten cinstendi:

“Bu bir bela değil, Peygamber’inizin daveti, sizden önceki salih insanların ölümü ve Allah’ın içinizden bazılarına mahsus kıldığı bir şehitliktir. Ey insanlar! Dört şey vardır ki, kim onlardan bir şeyin kendisine isabet etmemesine gücü yetiyorsa o şey ona isabet etmez. Öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda bâtıl hâkim olacak. O zamanda bir kişi sabahleyin bir din üzere olacak, akşama başka bir din üzere olacak. Adam, ‘Allah’a yemin olsun ki, ben ne üzere olduğumu bilmiyorum’ diyecek. Basiret üzere yaşamayacak ve basiret üzere ölmeyecek. Bir kişiye, -Allah’ın kızdığı yalanı söylemesi için- Allah’ın malından verilecek. Allah’ım Muaz ailesine bu rahmetten yeterli nasibi ver.”

Hastalığın bulaştığı insanların sükûnetle ölümü beklemekten başka yapabilecek bir şeyleri yoktu.

Ebû Ubeyde bu veba sebebiyle vefat edince başkomutanlığa Muâz b. Cebel getirildi. Ayağa kalkarak Ebû Ubeyde’nin konuşmasına benzer bir konuşma yaptı.

Hastalık yaygınlaşınca Muâz b. Cebel’in arkadaşları bunun bir bela olduğunu söylemekte ısrar ettiler. Muâz onlara şöyle karşılık verdi: “Allah’ın kullarına acıyıp şefkat ettiği rahmetini, kızdığı bir kavme verdiği azap gibi mi telakki ediyorsunuz? O, Allah’ın size has kıldığı rahmeti ve size mahsus kıldığı şehitliktir. Kimin ölmeye gücü yetiyorsa, fitne gelmeden önce ölsün. Öyle bir fitne ki, kişi Müslüman olduktan sonra küfre girecek veya helal yolla olmaksızın bir kişiyi öldürecek yahut isyankârlara destek verecek ve şöyle diyecek: Ben öldüğüm zaman mı, yoksa yaşadığım zaman mı hak veya batıl üzere olduğumu bilmiyorum.”

Yine rivayete göre Muâz vebaya yakalanan iki oğluna, “Kendinizi nasıl buluyorsunuz?” diye sorunca, “Ey babamız! Rabbinden gelen haktır. Sakın şüpheye düşenlerden olma!” (Yunus, 94) diye karşılık verdiler. Muâz ise “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksınız” (Kasas 28/27) sözleriyle onları temin etti. Bir süre sonra iki hanımı vebaya yakalanıp vefat ettiler. Kendisi de hastalığa başparmağından yakalandı ve şöyle dedi: “Allah’ım! O küçük. Onun hakkında bana hayır ve bereket ver. Çünkü sen küçük şeylere de hayır ve bereket verensin.”

Çok geçmeden o da vefat etti.

Onun ardından komutayı devralan Amr b. el-Âs’ın konuşmasındaki şu ifade dikkat çekiyordu: “Bu hastalık ortaya çıktığında ateş gibi yakar. Ondan korunmak için dağlara çıkın.”

Ardından insanları dağlara çıkararak ayrı bölgelere yerleştirmiş, salgının ulaştığı gruptakiler hayatlarını kaybetse de vebalının olmadığı gruplar kurtulmuştu.

Salgın tedbirlerle böylece sona erdi.

Tedbir kuldan takdir Allah’tandır.

Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaç!

#EvdeHayatVar
#Evdekal

Yorumlar