20576 Defa Okundu

-ELİT SINIFIN İÇTİMAÎ SORUMLULUĞU-

Allah Teala dünyada insanı başıboş bırakmamış, her devirde gönderdiği peygamberlerinin bildirdiği itikat esaslarına, dini iman emir ve yasaklara göre de insanoğlunun yaşamasını emir buyurmuştur. (Bkz. Hicr, 15/99; Zariyat, 51/56; Mülk, 67/1; vd.).

Hal böyleyken, buyruklarından sapan toplumları çeşitli bela ve musibetlere duçar etmiştir (Bkz. Ankebut, 29/40; vd.). Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz ise, genel kıtlık/açlık, düşmanın basıp toptan ümmeti yok etmesi, toplu olarak suda boğulma ve genel yangın gibi afetlerle ümmetinin toplu helake uğramaması için Rabbi’ne dua etmiş ve Allah Teala onun bu duasını kabul etmiştir. (Bkz. Müslim, Fiten, 19, 20)

İslam tarihinde de Müslümanlar, -Allah korusun- toptan bir felaketle imtihan edilmemişlerdir. (Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, XI/313). Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ümmeti devrinde meydana gelen bazı helak hadiseleri, toptan değil, lokal ve bölgeseldir.

Ayet ve hadisi şeriflerden anlaşıldığına göre, bu ümmetin azması veya sapıtması halinde toplu helak meydana gelmeyecekse de bazı lokal helâkların vuku bulması da mümkündür. Bu bağlamda Cenab-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de, içinde alt sınıfların da bulunduğu bir genel sınıfın sorumluluğunu ve bu sorumluluğun yerine getirilmemesi halinde ortaya çıkacak kötü sonucu şöyle haber vermektedir:

وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا

= “Biz, bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, oranın ‘mütref’ sınıfına (ileri gelenlerine, Allah’a itaati, hakka yönelmeyi ve yöneltmeyi) emrederiz. Onlar ise bunu dinlemez (fısk-ı fücur işlerler). Sonuçta o ülke, helâke müstahak olur da; biz de oranın altını üstüne getiriveririz.” (İsra, 17/16).

Ayet-i kerimede açıkça görüldüğü gibi Allah Teala, toplumda iyiliği emretmeyi kötülüğü önlemeyi, öncelikle toplumun “mütref” sınıfına, yani ileri gerenlerine yüklemektedir. Dolayısıyla, Allah katında toplumda işlenen kötülükten sorumlu ilk tabaka, “mütref” sınıftır. Ferdi planda “emr-i bi’l-maruf” ve “nehy-i ani’l-münker” vazifesi de ayrı bir sorumluluktur. (Bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=74#2018072862 ; https://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=164#203009113 ).

Mütref sınıf”; elit tabaka, varlıklı, toplumda sözü geçen kimseler demektir. Genel olarak bunlar; zenginler, idareciler ve ulema sınıfı olarak zikredilir. (Bkz. Celaleyn, Tefsir, s. 284). Sivil toplum örgütü idarecileri ve kanaat önderleriyle aklı selim sahibi yazar çizer ve diğer aydınlar da “mütref” sınıfına dahildir.

Müslüman toplumun en önemli dinamikleri, “ulemâ” (âlimler), “ümerâ” (yöneticiler) ve “ağniyâ” (zenginler) dan oluşmaktadır. Toplumun huzur ve saadete kavuşması, düzen ve intizamın tesis edilebilmesi, bu üçlü gruptan her birinin görevini bihakkın yerine getirebilmesine bağlıdır. Bu dinamiklerden herhangi biri, üzerine terettüp eden sorumlulukları ihmal ederse, o toplumda düzen ve asayiş sarsılır.

Nitekim, yöneticilerin ve zenginlerin sorumluluğunun önemine işaret eden bir hadisi şerifte şöyle buyurulmaktadır:

“Yöneticileriniz en hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ve işleriniz de ‘şûrâ’ ile olursa, yerin üstü size yerin altından daha hayırlıdır. Ancak, yöneticileriniz en şerlileriniz, zenginleriniz cimrileriniz ve işleriniz de nisa’nıza kaldığı zaman, o takdirde yerin altı size yerin üstünden daha hayırlıdır.”[1] (Tirmizi, Fiten, 78).

Kıyamet günü hesabı ilk görülecek üç zümre içerisinde, ilim öğrenen kimse (alim) ve infak eden kimsenin (zenginin) zikredilmesi de, hadisin ana konusu dışında, ulema ve zenginlerin sorumluluğunun önemine de işaret etmektedir.  (Bkz. Müslim, İmare, 152).

Yukarıdaki ayeti kerimeden anlaşıldığına göre, “mütref” sınıf vazifesini yapmayıp Allah’ın emir ve yasakları dışına çıktığı zaman; ya da bu cürmü işleyenleri seyrettiği zaman, “fısk” işlemiş olacaktır. “Fısk” ise, aynı ayette açıkça belirtildiği üzere, içtimai belâ ve musibetlere sebep olacaktır. (Bkz. İbn Kesir, Tefsir, III/32, 33).

Fısk”, Allah’a itaatten çıkmak, onun emir yasaklarını dinlememek anlamına gelir. Allah’ın emirlerini yerine getirmemek veya onun yasaklarını çiğnemenin diğer adı “günah-ı kebire”, yani büyük günah işlemektir (Tahânevi, Keşşâfu Istılahati’l-Fünun, III/446).

Büyük günahlar, Kur’an ve Sünnet’de açıkça bildirilmiş, kıyamete kadar geçerli, iman edilmesi zorunlu hükümlerdir. (Bkz. İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zevacir). Büyük günahların ya da dini emirlerin, bazı yerli oryantalist ağızların söylediği gibi, zamanımıza göre yeniden düzenlenmesi teklifi, Allah’ın hükümlerini kabul etmemek anlamına, İslam itikadına göre “küfür” olan bir davranış olur. (Geniş bilgi için bkz. https://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=35#2030097105 ).

Ferdi planda musibetin, sırf imtihan, Allah katında derecenin yükselmesi ve işlenen günahlara kefaret olması gibi başka sebepleri de olabilir. Bu hususlar, buradaki konumuzun dışındadır. (Bilgi için bkz. https://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=227#20300952;  ).

Öyleyse, elindeki çeşitli menfeaatlerinin kaybolması ya da beklenen muhtemel menfeaatlere nail olamama endişesiyle, “idare bunları yapmak zorunda kalıyor efendim, halk veya sıradan Müslümanlar çalışıp kötülüğe tepki göstersinler” demek, cehalet, fitne ve nifaktan başka bir şey olamaz.

Nitekim Cenab-ı Hakk, diğer bir ayeti kerimede de “yeryüzüne yerleştirip imkân ve iktidar verdiği müminlere, namazı kılıp zekâtı vermelerinin yanı sıra, emr-i bi’l-maruf’u (iyiliği emretmeyi) ve nehy-i ani’l-münker’i (kötülükten men etmeyi)” emretmektedir. (Hac, 22/41. Bkz. Celaleyn, Tefsir, s. 327; İbn Kesir, Tefsir, III/226).

Aşağıdaki hadisi şerifte de aynı konuya temas edilerek şöyle buyurulmaktadır:

Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, ya mutlaka iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız yahut da Allah Teala size tez zamanda bir ceza (musibet) gönderir. Ondan sonra, Allah’a (o cezayı gidermesi için) dua edersiniz fakat, Allah bu yakarışınızı kabul etmez.” (Ebu Davud, Melahim, 16; Tirmizi, Fiten, 9; Ahmed, V/388, 390, 391).

Tebarani, Bezzar, Beyhaki ve İbn Merduye’nin rivayetlerinde gelen hadiste ise, “emr-i bi’l-maruf ve “nehy-i ani’l-münker”i terk etmenin cezası olarak, “şerli insanların topluma musallat edilmesi” de zikredilmektedir.  (Bkz. Ebu Abdillah Muhammed b. Mahmud el-Haddâd, Tahrîcü Ehâdîsi İhyâ, II/379).

Maruf”, dinin emrettiği, dinde açık olmayan konularda ise hakk’ın bakış açısına sahip “akl-ı selim”in iyi gördüğü şeylerdir. (Bkz. Rağıb, Müfredat, s. 331).

“Münker” ise, dinin yasakladığı, dinde açık olmayan konularda ise hakk’ın bakış açısına sahip aklı selimin kötü gördüğü şeylerdir. (Bkz. Rağıb, Müfredat, s. 505).

O halde, başımıza gelen afetlerin sebeplerini biraz da bu yönüyle değerlendirmemiz, icap etmez mi?...

Rabbimiz, bizleri sorumluluğunu idrak edip ona göre yaşayanlardan eylesin!

 

[1] Tirmizi, hadisin “garib” olduğunu belirtmiştir. Garib hadis, herhangi bir tabaka da hadisin tek bir ravi tarafından rivayet edildiği hadistir. Tirmizi ayrıca; İsnatta yer alan Salih Müriyy’nin “sâlih” olduğunu ve kendi tabakasındaki rivayette tek kaldığını bildirmiştir. (Sünen-i Tirmizi, Çağrı Yayınları Kütüb-i Tisa Baskısı, XIV/530).

Hadiste ta’dil kavramlarından “salih” sıfatıyla nitelenen bir ravi’nin rivayet ettiği hadis, “az zayıf” olup, fezail-i a’mâl ile, tergib ve teşvikte kullanılmaya elverişlidir. (Bkz. Abdullah Sirâcüddîn, Şerhu'l-Manzûmeti'l-Beykûniyye, s. 63-65).

 Bu yazı www.ahmetgelisgen.com sitesinden alınmıştır.

Yorumlar