4948 Defa Okundu

Koronavirüs günlerinin “normale” doğru intikal ettiği günlerdeyiz.

Ezanla yoğrulmuş şu ülkemizde ezanların “tangırtılı ve tungurtulu” okunduğu 1930’lu dönemden sonra Cuma’sız geçen günleri yaşamaktayız.

Son iki yüz yıllık “batılılaşma” serencamımızın gereklerinden biri olduğu, bir daha anlaşılan “önce” marketlerin açılması hususunun konuşulduğu günlerdeyiz.

İbadet mekânlarından “önce” marketlerin “öne” çıktığı günlerdeyiz.

Zira kapitalist sistemde usul böyledir.

Şehirler, mahalleler ve yerleşim birimleri marketlerin etrafında “kümelenir”.

Benim buna itirazım var.

Bu itirazımı “üç günlük dünya” anlayışıyla ifade-i meram etmek isterim.

Müslüman toplulukların en önemli özelliği, ferdî seviyedeki sorumluluk anlayışının perde perde yönetici kadrosunda, mevkiine mütenasip olarak mevcudiyetidir. Bu anlayışın temelinde, ‘üç günlük fani dünya’ anlayışı vardır.

Bu anlayış doğru anlaşılmalıdır.

“Üç günlük fani dünya” anlayışı, başı olan ve sonu da olacak şu dünyada, kazanılması gereken kalplerin kırılmaması olarak anlaşılması bizce daha tutarlıdır.

“Üç günlük fani dünya” anlayışı, insanların dünyadan el etek çekmeleri değil, “dünya, ahiretin tarlasıdır” gerçeğinden hareketle, ebedî âlemi kazanmak için bu “tarlada” hasat etmenin gerekliliği şeklinde anlaşılmalıdır.

Bu anlayış, İnsanlardan koparak değil, nerede insan varsa orada ispat-ı vücut ederek, halkın içinde olmaktır.

İçi Hak ve dışı halk ile insanî bir zeminde, dalga dalga çevresine faydalı olmak, Türk milletinin tarihi misyonunda temel düstur olarak yer almıştır.

“Üç günlük fani dünya anlayışı”, sinerji haline gelmesi gereken gücümüzü bölmeden, yıldırımları hava yakalayarak yedi kıtada gönül ve kalpleri ihya eden yüce duyguların paylaşıldığı bir düzlem olarak algılanması daha şıktır.

İşte bu, sorumluluk anlayışının dışa yansımasıdır ve Osmanlı Devleti’nin Cihan hâkimiyeti mefkûresinin özünde bu anlayış bulunmaktadır.  Bundan dolayı Osmanlı Devleti kapitalist bir ekonomi anlayışını benimsememiştir.

Tam bu noktada Osmanlı Devleti “insan insanın kurdudur” prensibini değil “insan insanın kardeşidir” anlayışını benimsemiştir.  Bunun tabii bir sonucu olarak, “Üç günlük fani dünyada” sefalet ile safahatın bir arada olmasına müsaade etmemiştir. Osmanlı yönetim anlayışında, insanlar “tarak dişleri gibi” insanî bir zeminde değerlendirilmiş ve Batılı bir mütefekkirin ifadesiyle Osmanlı ülkesi “Güneş Ülke” şeklinde nitelendirilmiştir. Burada “Güneş Ülke” ifadesiyle, Osmanlı Devleti’nde yaşayan halkın, temel insan hakları konusunda, Avrupa’ya kıyasla ileri derecede uygulamaya sahip olduğu ifade edilmek istenmiştir.

Beşerî sistemler hatadan masun olamaz.

Ehlisünnet itikadına göre kulların masumiyeti düşünülemez. Yönetici kadrolarda bazen sınırları zorlayan fikir veya teşebbüsler mümkün olabilir. Osmanlı sistemi, bu tarz sapmaları frenleyecek müeyyidelere sahip olmuştur. Bu fren görevini ifade eden müeyyideler maddî olduğu gibi, günümüzde anlamakta güçlükler karşılayacağımız şekillerde ince mesajların verildiği tarzlarda da olmuştur. Mesela padişahların Cuma namazına gittiği sırada halkın padişaha hitaben söylediği bir tezahürat vardır: “Gururlanma padişahım senden büyük Allah var”.

Bu sözü söyleyen de muhatap olan da sorumluluk bilincinin zirvesindedir. Padişah, yüklendiği mükellefiyetler bakımından geniş yetkilerle donatılmıştır. Yani çok geniş sorumlulukları olduğu için geniş yetkilerle teçhiz edilmiştir.

Ancak unutulmamalıdır ki, bu yetkiler sınırsız değildir. Bütün padişahlar, insanüstü değil insandır. Ülkemizde bazı çevreler, krallıkla padişahlığı birbirine karıştırmaktadır.

Avrupa tarihinde krallar ve imparatorlar insanüstü olarak değerlendirilmiştir. Türk devlet anlayışında, İslam ile müşerref olduktan sonraki devlet hayatında, hükümdara geniş yetkiler tanınmış, saygıda kusur edilmemiş fakat asla insanüstü olarak değerlendirilmemiştir.

Çünkü bir insanı insanüstü olarak görmek, onu insanlıktan uzaklaştırır.

Koronavirüsün insanlığa “ayar” verdiği şu günlerde fabrika ayarlarımızı  hatırlamakta fayda var dostlar.

Bunlar bizim kıymetlerimizdir.

Kendi kıymetlerimizle ancak “değerlenebiliriz”.

 

Yorumlar