840 Defa Okundu

Türk Müslümanlığının istinat ettiği sac ayaklarının Hanefilik, Maturidilik ve Yesevilik olarak  gerçekleşmesi tesadüf olmadığı gibi; bunlar Türk Müslümanlığının karakterini belirlemek bakımından da çok büyük bir müessiriyete sahiptirler. Daha açık bir ifadeyle; Türk Müslümanlığının Ehli-i Sünnet bir karakter göstermesinde, İslam’ın bu üç kaynağının tarihi-kronolojik sıralama olarak önce Fıkıh, sonra Kelam ve en sona da Tasavvuf şeklinde gelişmesinin çok büyük bir önemi vardır.

Zira, İslam’ın yorumlanmasında, dinin temel kaynaklarından tavizsiz hareket etme bakımından bu üç kaynağın sıralanışı,tarihi gelişime uygun olarak, Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf yani Türkler için, Hanefilik, Maturidilik ve Yesevilik şeklinde gerçekleşir. Dolayısıyla bu kademeli geçişin bir sonucu olarak, Türk ülkelerindeki Türk kütlelerini teşkil eden şehirli, köylü ve ekseriyeti itibariyle konar-göçer Türkler, İslam’ı Hanefilik Fıkıh ekolü sayesinde Peygamberin uyguladığı şekliyle, orijinal biçimi ile öğrenme; Maturidilik Kelam ekolü sayesinde bu biçimi aklın da aktif katkısıyla teoride geliştirme ve son olarak; Yesevilik Tasavvuf ekolü sayesinde de bütün bunları engin bir Peygamber hoşgörüsü ve kültürel şartlarla da kaynaştırarak tatbik ve pratik etme imkanı bulmuşlardır. Son tahlilde, Yesevilik, kültürün yaşadığı ortam itibariyle Arabistan’dan  çok farklı olan Orta Asya’da, tarihi olarak kedinden önce olduğu kadar, keyfiyetçe de ondan daha titiz olmak durumunda olan bu fıkıh ve kelam ekollerinden Hanefilik ve Maturidiliğin altyapısını oluşturduğu sağlam bir zemin üzerinde İslam’ı kitlelere yaymış ve yaşatmıştır. İşte Ehl-i Sünnet Türk Müslümanlığı da bu düzenli-kademeli sürecin nihai sonuç ve karakteridir. Daha açık bir ifadeyle, bütün Türk ülkelerini saran Yeseviliğin kurucusu Ahmed Yeseviye gelene kadar, anlata geldiğimiz bu sürece uygun olarak,Tekke ve zaviyelerden önce fıkhi ve itikadi bilgilerin öğretildiği medreselerin ilk ve en çok olarak Türk ülkelerinde kurumlaşmaya başlamış olması, Türk Müslümanlığının söz konusu Ehl-i Sünnet karakterini takviye eden en önemli gelişme olmuştur. Zira Medreselerdeki İslami yorum ve anlayışa nisbetle, tekke ve zaviyelerdeki İslami yorum ve anlayışın zaman zaman ortaya büyük farklar koyabildiği malumdur. Dolayısıyla Orta Asya’da köklü bir şekilde kurumlaşan erken medreseler, daha sonra bunları takip eden tekke ve zaviyelerin de önemli katkısı ile İslam’ı şehirlerden köylere ve konar-göçerlerin arasına kadar sağlıklı bir şekilde ancak bu erken rol alma sayesinde götürebilmişlerdir.

Sık sık vurgulandığı üzere, Türk ülkelerinde, Onların İslam’ı öğrendikleri dini kaynaklardan, metotları gereği; Hanefilik, Maturidilik ve Yesevilik başarılı olmuştur. Türk Müslümanlığının dayandığı bu dinamiklerden üçünün kurucusunun da Türk ülkelerinden veya buraların kültürünü bilen, bu coğrafya menşeli kişiler olması bir rastlantı eseri değildir. Söz konusu dinamiklerden ve ameli mezhebimiz olan Hanefiliğin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin, Türk olması zayıf bir ihtimal bile olsa, Dedesi zamanında Afganistan’ın Kabil şehrinden, Irak’ın Kufe şehrine göçmüş olan bir ailenin çocuğu olarak,Aşağı Türkistan ve Horasan insanına, onların kültürüne yabancı birisi değildi. Bundan da önemlisi, Ebu Hanife’den sonra Hanefiliğin Abbasi devletinde resmi mezhep olması dolayısıyla, Hanefi fıkıhçıları kadı olarak İslam devletinin diğer coğrafyalarına olduğu gibi, Türkistan’a da gönderildiler. Bunlar ise, Hanefi fıkhının bir gereği olarak, kadılık yaptıkları Türkistan’ın örflerini bilen kişiler arasından seçildiler. Buralı olmasalar bile, buraların örflerini, adet ve geleneklerini meslekleri ve faaliyetleri gereği öğrenmişlerdi.Diğer taraftan, itikadi mezhebimiz Maturidiliğin kurucusu İmam Ebu Mansur el-Maturidi, Aşağı Türkistan’ın en önemli şehirlerinden Semerkant’ta doğmuş, orada yetişmiş ve orada faaliyet gösterdikten sonra, 944 yılında yine orada vefat etmiş Türkistanlı bir kelam alimi idi. Bazı ilahiyat araştırmacıları,Onun bir Türk alimi olduğunu dahi söylerler Türk Müslümanlığının dayandığı üçüncü dinamik olan, ilk ve büyük tasavvuf mektebimiz Yeseviliğin kurucusu Ahmed-i Yesevi’nin milli kimliği ise, diğer iki isimden çok daha açık olarak belirgin, hatta kesindir. O, Türkistan’ın orta büyüklükteki şehirlerinden İspicap (Sayram)’da doğmuş, nispeten buraya yakın Yesi şehrinde büyümüş, Buhara’da fıkıh eğitimini ve tasavvufi formasyonunu aldıktan sonra, tekrar Yesi’ye dönmüş, günümüze ulaşan faaliyetlerini buradan sürdürmüş ve 1167 yılında yine Yesi’de vefat etmiş bir Türk’tür. Bu nedenle Türk Müslümanlığının en önemli dayanaklarından Hanefilik, Maturidilik ve Yeseviliğin kurucularının, ya Türk ülkelerinden Türk kişiler, ya da en azından Türk kültürünü bilen bu bölgeye, bu kültüre yabancı olmayan kişilerden oluşmasının bir rastlantı olmadığını önemle belirtelim.Zira Türk Müslümanlığının kaynağı, fıkhi mezheplerden ne Malikilik, ne Şafiilik ve ne de Hanbelilik olamazdı. Çünkü, bunlardan Malikiliğin kurucusu İmam-ı Malik (H.93-179) Medine’de doğduğu gibi, mezhebi de daha çok Arap ülkelerinde yayılmıştır. Bunun yanında, Abbasilerin resmi mezhebi olmak gibi bir avantaj onun eline geçmemiştir. Yayılma bakımından bu bir dezavantaj olduğu gibi, fıkıh usulü olarak da, onda örfün önemi Hanefilikte olduğu kadar öne çıkmamıştır.

Şafiiliğin kurucusu İmam Muhammed Şafii (H.150-204) ise, Gazze’de doğmuş ve Hicazda faaliyet göstermiştir. Aynı şekilde mezhebi daha çok Arap ülkelerinde yayılmıştır. Geniş bir sahaya yayılmasına rağmen, ne bu sahanın içinde Türk ülkeleri vardır, ne de Türk devletlerinden herhangi biri Şafiiliği resmi mezhep olarak benimsemiştir. Dolayısıyla, Türklerle ve Türk kültürüyle olan münasebeti Malikilikten farklı değildir. Hanbeliliğin kurucusu İman Ahmed b. Hanbel’e gelince, O annesinin karnında Merv’den gelmiş ve Bağdat’ta doğmuştur (H.164-241). Burada ve Hicazda eğitimini almış olup, mezhebinin mensubu çok azdır. Soyunun Türk olduğu iddia edilse de, daha önce değindiğimiz Merv’e yerleştirilen Arap kabilelerinden biri olan Şeyban kabilesine dayandığı kesin gibidir Görüldüğü gibi, Türk Müslümanlığının fıkhi dayanaklarından birinin Malikilik, Şafiilik veya Hanbelilik olmaması sebepsiz olmadığı gibi, Hanefilik olması da rastlantı değildir.Diğer taraftan, Türk Müslümanlığının İtikadi Mezheplerden Eş’ariliğe değil de, Maturidiliğe dayanması da aynı şekilde rastlantı değildir. Çünkü Eş’ariliğin kurucusu olan İmam Hasan el-Eş’ari  Basra’da doğmuş ve burada yetiştikten sonra, faaliyetlerini de burada sürdürmüş ve yine burada vefat etmiştir. Eş’arilik Maturidilikten daha fazla yayılmıştır. Fakat daha çok nakle dayanan bir mektep olarak, akıl, re’y ve rasyonel düşünceye daha fazla önem veren Türk ülkelerinde bir yayılma gösterememiştir Son olarak, Türk Müslümanlığının Tasavvufi mekteplerden Irak’ta, Mısır’da veya Mağrip’te doğan birine dayanması zaten düşünülemezdi. Çünkü, fıkhi ve itikadi mezhepler daha çok yerleşik, şehirli ve eğitimli nüfusa hitabederken, farklı bölgelerde Arapça’yı ortak dil olarak kullanılabiliyordu. Oysa tasavvufta bu böyle değildi. Tasavvuf ilk ikisine nisbetle çok daha fazla yerelleşmeyi gerektiriyordu.Çünkü hitabedilen kesim köylü, eğitimsiz hatta göçebe olabiliyordu. Bu da Arapça’nın kullanılmasını imkansız hale getiriyor ve faaliyet gösterilen bölgenin dilini ve kültür kodlarını kullanmayı zaruri kılıyordu. Bu nedenle Irak, Mısır veya Mağrip’te doğan bir tarikatın, Türk ülkelerinde gelişmesi imkansız olurken, Türk Müslümanlığının da bunlara dayanması düşünülemezdi. Oysa Türk ülkelerinde yaygınlaşan ve Türk Müslümanlığının en önemli üçüncü dayanağını teşkil eden Yeseviliğin kurucusu Türk olduğu gibi, tarikatın Türk göçerlerine ulaşmada kullandığı dil de Türkçe idi. Kültür kodları, aynı şekilde Türk kültür motifleri idi. Ahmed Yesevi’nin fıkıh ve akaid formasyonu, Türk Müslümanlığının diğer iki dayanağı olan Hanefi ve Maturidi Mezhebine dayanırken; Tasavvufi formasyonu da, İslam Dünyasının üç önemli tasavvuf akımından biri olup, Horasan ve Maveraünnehirde teşekkül eden Melamiliğe dayanıyordu. En sonunda, zamanın olgunlaştırması ve mekanın fırsatları bir araya getirmesiyle, Ahmed Yesevi güçlü kişiliği ve formasyonuyla, bu üçünü kendinde birleştiren “Türk Müslümanlığı”nın en önemli ve sembol, hatta değim yerindeyse Zirve Şahsiyeti oldu. Ahmed Yesevi, düşüncelerini Türk edebiyatı biçim ve ölçüleriyle, Türkçe olarak ifade eden ilk Türk Mutasavvıfıdır. Eserinde şekil hemen her şeyiyle milli, muhteva dini yani İslami’dir. Ahmed Yesevi’nin kendisinden sonrakilere ilk örnek teşkil etmesi ayrıca bir orijinalliktir.∗∗ Bu tarzıyla Yesevilik, İslam’ın Türkçe ifadesi, yorumu gibidir. Son bir cümle ile; Melamimeşrep bir Tasavvufi anlayışı benimseyen ve fıkıhta Hanefi, Kelamda Maturidi yorumu ile altyapısını bina eden Yesevilik, Arabistan gibi mesafece olduğu kadar, kültürce de uzak bir coğrafyada doğan İslam’ı, Orta Asya Bozkırlarında şehirli, köylü ve konar-göçer Türk kütlelerine, kendi dilleri olan Türkçe ile tebliğ edip, onları bu yol ve yöntem ile irşat eden ilk Türk tasavvuf hareketidir. Bu itibarla Yesevilik, İslam’ın Türk kütlelerine Türkçe ile tebliğini ve Ahmed Yesevi de, Türk Müslümanlığının zirve şahsiyetini simgeler.

 

Yorumlar