16516 Defa Okundu

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda cihad etmek ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola çıkmışsanız, benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik Rabbiniz Allah’a iman ettiniz diye peygamberi ve sizi (yurdunuzdan) çıkarıyorlar. Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. İçinizden kim bunu yaparsa bilsin ki doğru yoldan sapmıştır. Onlar sizi bir yakalasalar size düşmanca davranırlar, elleriyle ve dilleriyle size kötülük etmeye çalışırlar ve isterler ki sizler de hakkı inkâr edesiniz.”  (Mümtehine: 1 – 2.)

Bir evvelki yazımızda Papanın Irak ziyaretini değerlendirmiş ve yazımızı Türkiye’nin siyasi, askerî ve kültürel olarak kuşatıldığını söyleyerek bitirmiştik. Bu yazıda bu konuyu ele alacağız.

I- TÜRKİYE’NİN COĞRAFÎ KONUMU

Meşhur tarihçi İbn Haldun “Coğrafya kaderdir” der. Elbette ki fertlerin ve toplumların bütün hayatlarıyla birlikte vatan ve coğrafyaları da kaderlerinin içindedir. Bu söz bu manada doğrudur.

Dünya haritasına baktığımız zaman Türkiye’nin konumu hemen dikkat çeker. Zira Türkiye Asya, Avrupa ve Afrika’nın kesişme noktasında, doğu ile batıyı birbirine bağlayan bir köprü mesabesindedir. Bu durum ülkemizin askerî tabirle “jeostratejik” siyasi tabirle de “jeopolitik” konumunu önemli kılmıştır. Denilebilir ki Türkiye dünyanın odak noktasındadır. Bu meyanda Napolyon’un “Eğer dünya tek bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” sözü de oldukça anlamlıdır.

Türkiye’nin bu özel konumunu çok daha hayatî kılan bir şey daha vardır. O da üzerinde yaşayan Türk milletinin İslam’la müşerref olması ve temsil ettiği i’la-yı kelimetullah davasıdır. Milletimiz Selçuklu ve Osmanlı süreciyle beraber, en az 1200 yıl bu davanın temsilcisi ve takipçisi olmuştur. Bunun zaruri bir neticesi olarak da batıyla -Kuran ifadesiyle “ehl-i kitap”la- bitmek tükenmek bilmeyen savaş ve hesaplaşmalar yaşanmıştır. Tarihimizde buna Hilal - Haç Savaşları denir. Bu savaşların en büyüğü, en geniş çaplısı Osmanlının çöküşü döneminde 1. Dünya Harbi ve İstiklal Savaşımız olmuştur.

Batının Müslüman Türk milletine bakışı tarih boyunca asla değişmemiştir ve görünen o ki kıyamete kadar da değişmeyecektir. Felaket tellallığı yapmak istememekle birlikte, batıyla olan her sahadaki çetin mücadele ve kavgalarımız, hızından bir şey kaybetmeden sürüp gidecektir.

II- TÜRKİYE’Yİ KUŞATAN TEHLİKELER

Şimdi de Türkiye’yi çepeçevre kuşatan büyük tehlikelere dikkat çekelim:

Her milletin bir milli ideali vardır. Her millet bu ideali uğruna organize olur ve bütün gücünü seferber eder.

Ecdadımızın (Selçuklu ve Osmanlının) milli ideali “İslam’a hizmet”, başka bir ifadeyle “i’la-yı kelimetullah” idi. Onlar bu yolda milyonlarca şehit vererek hem Müslüman Türk kimliklerini muhafaza ettiler hem de hak ve adaletin temsilcisi bir hüviyetle bu değerleri diğer milletlerin de doya doya yaşamasına vesile oldular.

Ne acıdır ki Osmanlının inkırazıyla bu yüce millet, bu ulvi idealini unutur gibi oldu.

Ama etrafımızdaki güç ve devletler, bizim maziden gelen bu milli ideal ufkunu taşıma potansiyelimizi görmekte ve kendi milli ideallerini de bu yönde şekillendirmektedirler. Böylece onların milli idealleri, bizim bekamızı tehdit etmekte, şayet gerçekleşecek olursa bize hayat hakkı tanımamaktadır.

Bazı örnekler verelim:

Komşu olduğumuz batı dünyası bugün Avrupa Birliği diye anılmaktadır. AB, Hıristiyan batı dünyasının “Büyük Roma” ve “Bizans”tan sonra üçüncü bloklaşma hareketidir. Kendileri buna “Yeni Roma” adını vermektedirler. Yeni Roma hareketinin hedefi, doğuya açılmak ve “kutsal vatan toprakları” diye vasfettikleri Anadolu’yu ele geçirmektir. Ki buna geçmişte de “Şark Meselesi” demişlerdi. Esasen Osmanlının inkırazı, bu şark meselesinin belli oranda hedefe ulaşması anlamına geliyordu. Batı dünyası denen bu güçle aramızdaki kavganın adı, Hilal - Haç kavgasıdır. Ve bu mücadele az evvel de ifade ettiğimiz gibi kıyamete kadar devam edip gidecektir.

Batının en doğusunda bulunan, komşumuz Yunanistan, belki de haçlı dünyasında Müslüman Türklere karşı beslenen düşmanlığın en bariz örneğini sergilemektedir. Haritaya bakıldığında Türkiye’nin yanında küçücük gözüken bu devletin bile, kendi çapında “megalo idea” denilen bir milli devlet politikası vardır. Bir an için bu idealin gerçekleştiğini düşünecek olursak, bunun anlamı Ege ve Akdeniz’in Müslüman Türk milletine tamamen kapanması ve bugün “Mavi Vatan” diye ifade edilen hak ve çıkarlarımızın yerle yeksan olmasıdır.

AB ve Yunanistan’ın misyonunu destekleyen bir başka batılı güç de, batının batısı demek olan ABD’dir. ABD bugün tek kutuplu dünyanın jandarmalığına soyunmanın yanında AB’ye verdiği siyasi ve askerî destekle, Ortadoğu’da İsrail’in varlığının korunması ve güvenliğinin sağlanması konusunda aldığı tavırla, bütün Müslümanlar ve milletimiz için en büyük tehdidi oluşturmaktadır. İşte BOP bu büyük tehdidin adıdır.

Esasen bu proje, İsrail ve ABD’deki Yahudi lobileri tarafından hazırlanmış, İslam ülkelerini bölme ve parçalama projesidir. Bu proje hedefine ulaştığında İsrail’in önündeki bütün engeller kalkmış ve arz-ı mev’ud hedefi kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktır. Zira Hıristiyan batı dünyasıyla siyonist Yahudi dünyası, hedef ve menfaat birliğinde kolaylıkla anlaşabilmekte; İslam ve Türk düşmanlığında ise çok rahat ittifak yapabilmektedir.

Bu cümleden olarak, Türkiye’yi tehdit eden PKK ve PYD terör örgütleri hem AB ülkeleri, hem ABD, hem de İsrail tarafından desteklenmektedir.

Kuzeyimizde bulunan ve Ortodoks haçlı dünyasını temsil eden Rusya ve Ermenistan’ın ise zaten topraklarımız üzerindeki işgalci hedefleri bilinmektedir. Rusya’nın, Çarlık Döneminden beri devam eden, Boğazlar üzerinden sıcak denizlere inme hesabı, gündeminden hiç düşmemiştir. Bu, onun milli ideali olan “Panslavizm”in gereğidir. Üstelik bu yolla hedefine ulaşamama ihtimalini de hesaba katarak Ermenistan ve Kürdistan davalarını başlatmış, organize etmiş ve halen de yürütmektedir. Yani “B planı” Doğu Anadolu yoluyla İskenderun Körfezine inmek ve oradan da sıcak denizlere açılmaktır.

Batılı devletler ve İsrail gibi Rusya da PKK ve PYD’yi desteklemekte, Libya’da, Azeri - Ermeni çatışmasında (Karabağ’da) vs. hep Türkiye’nin karşısına çıkmakta, bize karşı ikili hareket etmekte ve çifte standart uygulamaktadır. Dolayısıyla Rusya, Osmanlının yıkılmasında aldığı rol gibi, Türkiye’nin âli menfaatleri açısından da oldukça tehlikeli ve dostluğuna asla güvenilmeyecek bir ülkedir.

Muhterem okuyucularım,

Buraya kadar saydığımız bütün bu hesapların, Müslüman Türk milletinin manevi ve milli varlığı, vatanı, bayrağı ve devleti için nasıl bir tehdit oluşturduğu ortadadır.

Bu çerçevede bir gerçek de şudur.

Bu devletlerin hepsinin Türkiye’yi bölüp parçalama adına, Sevr Anlaşmasına benzer işgal haritaları vardır.

Ecdadımız Osmanlı’yla 60 yıl boyunca savaşmış olan Şii İran’a gelince:

İran aslında Şia bahanesiyle Pers milliyetçiliğini esas almakta ve İslam dünyasına ideoloji ihraç etmeye çalışmaktadır.

Irak ve Suriye’nin içine düştüğü büyük fecaat ve vahamet, İran’ın bu milli ideali uğrunda el altından batıyla ittifak etmesinin doğurduğu sonuçtur.

Yani görülüyor ki etrafımızda bize gerçek manada dost tek bir ülke bile yoktur.

Ve bir kere daha altını çizelim ki, bu devletlerin hepsinin de milli idealleri Türkiye topraklarını işgale, Türk devlet ve milletini yok etmeye yöneliktir.

Bütün bu tehditlerden korunmamız ise, ancak milli ve manevi birlik ve bütünlüğümüzü korumakla mümkün olacaktır.

III- MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNİN TARİHÎ MİSYONU, DÜŞMANLARINI ÜZERİNE ÇEKMEKTEDİR

Peki, etrafımızdaki bütün bu güç ve devletler tarafından “düşman” olarak algılanmamızın ve kimsenin bize karşı iyi niyet beslememesinin arkasında yatan ilmî ve itikadî gerçek nedir? Biraz da buna değinelim.

Müslüman Türk milleti olarak hem üzerinde bulunduğumuz coğrafi konum hem de tarihî misyonumuzu oluşturan İslamî kimliğimiz ehl-i kitabın husumetini üzerimize çekmiştir. Bu husumet, onların kalbine, Hz. Peygamberin (s.a.v.) kendi içlerinden değil de başka bir milletten gelmesiyle düşmüş ve gittikçe de kökleşmiştir.

Tarih boyunca yaşanan yirmiye yakın haçlı seferinin bu asıl sebepten kaynaklandığında şüphe yoktur.

Yapılan askerî harekâtlar Haçlı zihniyetinin Müslümanlara, hususiyle de Müslüman Türk milletine karşı tek taarruz şekli değildir. Söz konusu kin ve husumetleri, barış ortamı denen zeminlerde “misyonerlik faaliyetleri” olarak da kendini göstermiştir.

1- Misyonerlik Faaliyetleri ve İslam’ı İmha Projeleri

Bu konuda söz uzundur ama şu kadarını söyleyelim ki, ne askerî harekâtlardan ne de misyonerlik faaliyetlerinden istedikleri randımanı alamadıkları için, özellikle son bir asır içinde kilisenin öncülüğünde başka arayışlara girmişlerdir. İlmî araştırma görüntüsü altında masa başı çalışmalarına ağırlık verilen bu yeni dönemde müsteşrik / oryantalist faaliyetler ön plana çıkmış ve birçok proje geliştirilmiştir.  Bunlardan önemli gördüğümüz üçüne dikkat çekmek isteriz:

1- Avrupa menşeli, Vatikan öncülüğünde ortaya atılan dinlerarası diyalog ve hoşgörü projesi ve ABD menşeli BOP bünyesinde, onun kültürel ve dinî veçhesini oluşturan ılımlı İslam projesi.

2- Yine batı kökenli, İslam’ı tarihe gömmek ve günümüz dünyasında hayata yön vermesini önlemek için geliştirilen tarihselcilik projesi.

3- Üçüncüsü de bilhassa Soğuk Harp Döneminden sonra, tek kutuplu dünyada “tek dünya devletine tek din” hedefiyle ortaya atılan tevhid-i edyan / dinlerin birleştirilmesi projesi. Tabi ki böyle bir projede İslam Hıristiyanlık potasında eritilecek demektir. Buna da “inkültürasyon” denmektedir. 

Bunlardan Vatikan kaynaklı dinlerarası diyalog ve hoşgörü projesinin maksat ve stratejisine bir evvelki yazımızda işaret etmiştik.

Dinlerarası diyalog ve hoşgörü, 1965’te Vatikan’da start aldıktan sonra, Türkiye’de müşahhas manada 1998 yılında F. Gülen vasıtasıyla gündeme gelmiştir. F. Gülen’in Vatikan ziyareti ve hemen arkasından başlayan “kültürel” görünümlü birçok faaliyet hepimizin hafızasında tazeliğini korumaktadır.

Burada açık yüreklilikle şunu da ifade etmek isterim ki, F. Gülen’in Papaya yazdığı ve 9 Şubat 1998’de Zaman Gazetesinde kamuoyuyla paylaşılan mektuptan haberdar olduğum ilk andan itibaren, bu mihraka karşı verilen mücadelenin en ön safında yer almış bir kardeşinizim. Bu benim için Rabbime çok büyük bir şükür vesilesidir.

Bu meyanda hemen ertesi günü, 10 Şubat 1998’de yayınlanan “Vatikan Zilleti” başlıklı yazımız, tabiri caizse dinlerarası diyalog ve FETÖ zihniyetine karşı çekilen ilk kılıç olmuştur. İlerleyen zamanlarda bu konuda daha pek çok yazı yazdığımızı, TV konuşmaları yaptığımızı, seminer ve konferans verdiğimizi de ifade etmek isterim. Mesela sadece meşhur Abant Toplantıları üzerine yazdığımız makalelerin sayısı 36’dır. Ve bu konuda -dinlerarası diyalog konusunda- bin sayfayı aşkın bir çalışmam, kitaplaşma yolunda ilerlemektedir.

Bütün bu yazı ve konuşmalarımızda işlediğimiz fikirlerden biri de şuydu:

“Bu Vatikan projesine kapılanlar dinlerini ve akaidlerini bozmuşlar, belki de satmışlar demektir. Dinlerini satanların ise, satamayacağı başka hiçbir mukaddes değer yoktur.”

Fakat o zaman bu sesimiz makes bulmadı, arkasından gelen 15 Temmuz kalkışması hepimize acı bir ders oldu.   

Burada demek istediğimiz şudur:

Biz dinlerarası diyalogun ne olduğunu elhamdülillah çok iyi biliyoruz ve asla konuyu olduğundan fazla büyütüyor değiliz.

Yirmi yıldan fazla bir zamandır süregelen bu mücadelemizde şu tecrübeyi edinmiş bulunuyoruz ki dinlerarası diyalog projesi (onunla aynı paraleldeki ılımlı İslam projesiyle birlikte) “barış” ve “ilim” kelimelerini istismar ederek, İslam akaidini kökünden imhaya kastetmiş, tarihin belki de en büyük fitne fesat projesidir.

Batılılar, Haçlı savaşlarıyla ve misyonerlik faaliyetleriyle alt edemedikleri Müslümanları bu yolla pasifize etmek, dinlerinin -İslam’ın- mahiyetini değiştirmek istiyorlar.

Müslüman âlim ve araştırmacılar bu konuda hassas davranıp ilmî manada gereken tepkiyi ortaya koymazlarsa, bu dinlerarası diyalog felaketi halkımıza sirayet ederek onları tevhidden, İslam akaidinden (ve tabiatıyla da milli kimliğinden) fiilen koparacaktır. Öyle ki bu fitne cereyanına kapılan bir Müslüman, kendini Müslüman zannedecek, ama son nefesini tevhidden kopmuş, akaidini bozmuş, şirke bulaşmış bir şekilde verecek ve -Allah muhafaza- Rabbinin huzuruna da bu şekilde çıkacaktır. Yani tehlike çok büyüktür.

Şunu da hatırlatalım ki, bu tehlike sadece uhrevi değildir; dünyevi boyutu da vardır ve 15 Temmuz darbe girişimi bunun en canlı delilidir. Yani dinimiz gibi vatanımız da hedeftedir.

2- Diyanet’in Dinlerarası Diyalogu Benimsemesi ve İlahiyatların Durumu

Ne hazindir ki dinlerarası diyalog felaketi F. Gülen’le sınırlı kalmamıştır. Mesela 1999 yılında gerçekleştirdiği II. Din Şûrâsıyla bizzat Diyanet de bir Vatikan projesi olan dinlerarası diyalogu faaliyet sahasına almıştır. Ciltlerle kitap yazılsa bu felaketi anlatmaya yetmez.

Dinlerarası diyalog ilahiyat fakültelerine de sirayet etmiştir. Burada şunu da ifade edelim ki ilahiyat fakülteleri zaten kuruluş aşamaları itibariyle dini tenkit mantığı üzerine bina edilmişlerdir.

Mesela ilk kurulan ilahiyat fakültesi olan Ankara İlahiyatta, Vatikan’ın yetiştirdiği, Kardinal seviyesindeki Hıristiyan din adamları görev almış, onlar da gayet tabi olarak, yerli oryantalist denebilecek onlarca talebe yetiştirip yerlerini onlara bıraktıktan sonra Türkiye’den ayrılmışlardır. Böylece İslam’a yöneltilen tenkitlerin akademik çalışma adı altında meşrulaştırılmasının önü açılmıştır. Bunlar çok ibretlik hadiselerdir. Bu konunun detaylarına daha sonraki yazılarımızda temas edeceğiz.

Hâlbuki tek hak din olan yüce İslam, asliyetini ve safiyetini bozulmadan muhafaza etmesi sebebiyle, üzerinde ileri geri konuşulacak bir saha değildir. İslam Allah’ın binasıdır, noksansızdır. Kim onu tenkide açarsa, Allah muhafaza, Allah ve Resulüne itiraz etmiş ve başkaldırmış sayılır.

Öte yandan şu da bir gerçek ki dünyada hiçbir millet, mahiyeti ne olursa olsun, dinini ve mukaddesatını tartışmaya açmıyor. Bize ne oluyor ki vahiyle sabit olmuş, asliyeti korunmuş tek hak din olan dinimizi tartışmaya açarak tabiri caizse bindiğimiz dalı kesiyoruz?

Ama İslam elbette ki, kıyamete kadar karşılaşılacak yeni meselelere çözüm üretilebilmesi için içtihat kapısı da -ehil olanlar için- açık bırakılmıştır. Burada dinimizi en temel kaynakları üzerinden tenkit edenlerin durumuyla, ehil olan âlimlerin Kuran ve Sünnet’ten fetva çıkarmaları asla birbiriyle karıştırılmamalıdır.

Türkiye’de yaşananların içtihatla uzaktan yakından alakası yoktur. Tam tersine, tahlilini yapmakta olduğumuz gündem, müsteşriklerin yerli uzantılarının sun’i bir şekilde sorun ihdas ederek bu yolla dini tahrif ve tahrip etme gayretlerinden ibarettir.  

IV- MİLLETİMİZE AÇILAN DİNÎ, İTİKADÎ, AHLAKÎ VE KÜLTÜREL SAVAŞIN VARDIĞI BOYUTLAR

Batı kaynaklı projelerin tatbiki ile dinimize yöneltilen tenkitler, bugün geldiğimiz noktada artık açıkça mukaddesatımıza saldırıya dönüşmüştür.

Deve kuşu gibi başımızı kuma gömmeye hiç gerek yok; dinlerarası diyalog faaliyetlerinin FETÖ’den sonra da -tabiri caizse mutasyona uğrayarak- devam ettiği bir gerçektir.

Bu mutasyonlu dinlerarası diyalog nasıl yayılmayı sürdürüyor, bir bakalım:

1- Mutasyona Uğramış Dinlerarası Diyalog

1- İlahiyat camiasının küçümsenemeyecek bir kesimi tarafından ve daha geniş manada akademyada sanki ilmî bir görüş seslendiriyormuş havası verilerek, ehl-i kitabın (Yahudi ve Hıristiyanların) da hak üzere oldukları ve de ahirette kurtulacakları propagandası yapılıyor. “Semavi dinler”, “hak dinler”, “üç büyük din” gibi tabirler bu sebeple şuurlu bir şekilde kullanılmaktadır.

Böylece İslam’ın hak ve batıl arasındaki kesin ve net ölçüsü saf dışı bırakılmış olmaktadır. Batıla batıl diyemeyen bir zihniyet ise, İslam’ın asliyet, ulviyet ve safiyetinin bozulması, yani tahrif ve tahrip edilmesi demektir.

Milli bütünlüğümüz dini bütünlüğümüzden geçtiği ve dini kimliğimizin kaybolduğu noktada milli bağışıklığımızın, düşman karşısındaki azim ve kararlılığımızın, mücadele ruhumuzun da bileşik kaplar misali eksileceği bir gerçek olduğuna göre, burada tehlikenin dinî olduğu kadar milli de olduğunu anlamak zor değildir.

Zaten batının yüce dinimizi maruz bırakmak istediği bu tahrif ve tahripten asıl maksadı vatanımız, milletimiz ve devletimizdir.

Şunu da eklemek isteriz:

“Ehl-i kitap da kurtulmuştur” şeklindeki bu ifsat akımı, artık meal ve tefsirlere bile girmiş vaziyettedir. Şimdilik buna girmiyoruz.

2- Dünya barışının ancak dinlerarası diyalogla temin edilebileceği fikri de hala aktüalitesini korumaktadır. Bu yazının yazılmasına sebep olan Papanın Irak ziyareti de zaten bu mesajı vermek içindir. Bunun da bir yalan olduğu ortadadır. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de yaşananlar ortadadır.

3- Ehl-i kitabın inancı bu şekilde temize çıkarıldıktan sonra (!) ikinci adımda, eskiden beri “ayin” diyegeldiğimiz tapınmaları da “ibadet” oluvermiştir. 

Hatta onlarla ortak ibadet yapmakta, ibadet mekânları ortak kullanmakta da (!) bir beis görülmez hale gelmiştir.

Heyhat!...

İşte geçtiğimiz yıllarda şahit olduğumuz Dinlerarası Diyalog Camileri apaçık ortadadır. İzmir Çeşme Alaçatı’daki Pazaryeri Camii, Trabzon Ayasofya’sı, yine Trabzon Ortahisar’daki Büyük Camii hâlihazırda birer dinlerarası diyalog camii hüviyeti taşımaktadır ki okuyucularımız bu konuda yazdığımız yazıları hatırlayacaklardır.[1]

Keza İstanbul’daki Ayasofya’nın da “ikon” adı verilen, Hıristiyan teslis inancının sembollerini taşır mahiyette ibadete açıldığı ortadadır.

Korkumuz ve endişemiz, bu sürecin Mescid-i Aksa’ya ve belki de Mescid-i Nebevi’ye, hatta Kâbe’ye doğru uzanan bir seyir takip etmesi, böylece İslam’ın tevhid akidesindeki safiyetin bozulmasıdır.

Şunu açık net belirtelim:

Allah’ın evi olduğu haber verilen cami ve mescidlerde teslis inancının şirk unsurlarını sembolize eden alamet ve işaretlerin bulunması ve bunda bir mahsur yokmuş gibi bir tavır takınılması, çok büyük bir akaid ihlalidir. Manevi bir felakettir.

Camilerin içindeki hukuk, İslam akaidini ve İslam fıkhını ilgilendirir. Ne UNESCO’nun ne de başka bir kurum veya kuruluşun, Ayasofya örneğinde olduğu gibi, fetih hakkıyla elde ettiğimiz camilerimizin iç hukukuna karışma hakkı yoktur. Bu bizim milli egemenliğimizle ilgili bir meseledir.

Bu noktada okuyucularımıza 21 Temmuz 2020 tarihli Sembollerin Dili ve Ayasofya adlı yazımızı da hatırlatmak isterim.[2]

2- Milletçe Muhasebe Yapma Zamanı

Peki, biz böyle “uçurumun kenarı” diyebileceğimiz bir noktaya nasıl geldik?

Süreci çok kısa gözümüzün önünden geçirelim:

Başını ilahiyatçıların çektiği bir kitleye “dini tenkit” hastalığı sirayet edince, önce âlimleri, mezhepleri ve tasavvuf büyüklerini itibarsızlaştırma furyası başlatıldı.

Bu hususta belli mesafe kat ettiklerini düşündüklerinde tenkit sırası sünnet ve hadislere geldi.

Arkasından “gelenek” yaftasını yapıştırdıkları 14 asırlık bütün İslamî müktesebatı bir kalemde silerek redd-i miras yaptılar.

Ve en sonunda (haşa) Kuran’ı ve Allah’ı hedef almaya başladılar. Mustafa Öztürk örneğinde olduğu gibi…

Ama unutmayalım; bütün bunlar aslında bizim manevi direncimizi kırarak, bir manada can damarlarımızı kopararak, savunmasız kalan vatan topraklarımızı işgal etmeye yöneliktir.

Kadim düşmanlarımız bu düşmanlıklarından hiç vazgeçmiyorlar.

Geçtiğimiz günlerde 18 Mart Çanakkale Zaferinin sene-yi devriyesini yaşadık. Göğsümüz tekrar tekrar kabardı, gözlerimiz yaşardı. Ama kimse kusura bakmasın, vaziyet böyle devam ederse -eğer gerekirse- bir Çanakkale Destanı daha yazmak pek de kolay olmaz.

Çünkü bir milleti ayakta tutan maddi ve manevi unsurlar vardır. Coğrafya, nüfus, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri bir milletin maddi unsurları iken, dinî inancı, vatan sevgisi, bayrağı, milli değerleri de manevi unsurlarıdır. Maddi unsurlar tehlikeye düştüğünde -manevi unsurlar sağlam ise- Çanakkale’de ve İstiklal Savaşında olduğu gibi millet yeniden ayağa kalkabilir. Ama akaidi bozulmuş, dininin mahiyeti başkalaştırılmış, yani manevi direnci yok edilmiş bir milletin, vatan, millet ve bayrak sevgisi de zaafa uğrayacağından, böyle bir milletin işgale maruz kaldığında ayağa kalkması mümkün olmaz.

V- TÜM BU TEHLİKELERİ BERTARAF EDECEK KALICI ÇARE NEDİR?

Peki, baştan beri ortaya koymaya çalıştığımız bu tehlikeleri bertaraf edecek çare nedir?

Bir hastalığın çaresi, onun tersi yönde tedbirlere başvurmakla bulunur. Mademki Türkiye’de dinimizin tahrife uğraması, akaidimizin bozulması, milli ve manevi direncimizin yok edilmesi tehlikesi baş göstermiştir; o halde çare bunun tersini yapmaktır.

O da şudur:

Akaid ihlalleri, dini tenkite varan ileri geri konuşmalar mutlaka önlenmelidir. Bu din Allah’ın binasıdır. Bütün yönleriyle mükemmel bir nizam şeklinde oturmuş ve yerleşmiştir. Haktır ve gerçektir. Bunun tartışılacak bir tarafı olamaz. Müslüman bir milletin -milletimizin- yapması gereken, bu yüce dine mensup olmanın şerefiyle mutlu olmak; onu tatbik azim ve gayreti taşımaktır. Keza SEVADU’L A’ZAM hadis-i şerifinin ışığında, ümmetin büyük çoğunluğunun asırlardır üzerinde ittifak ettiği ve ecdadımızın da tatbikinden taviz vermediği “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadını esas almak ve bunu milletimize -hususiyle genç neslimize- öğretmektir.

İşte bunu temin etmek için idari ve hukuki bütün tedbirler alınmalıdır. İslam her önüne gelenin istediği gibi konuşacağı, önünü sonunu hesap etmeden istediği tenkidi getirebileceği boş bir meydan değildir.

Siyasi bir tedbir olarak “milli bir ideal” ve “milli bir devlet - millet politikası” ortaya konmalıdır.

Bu meyanda Milli Eğitim ve İlahiyat müfredatları da İslam akaidine uygun bir şekilde düzenlenmelidir.

Mukaddesatımızı tahrifattan korumak için ilmî tedbirlere de büyük önem verilmelidir. Bu meyanda bir Âlimler Şûrâsı teşkil edilmeli, bu şûrâ ile yüce dinimize ve mukaddesatımıza yönelik tahrif, tahrip, tağyir ve tezyif faaliyetleri takip edilmeli ve önlenmelidir.

Kurtuluşumuzun teminatı olacak “devlet - millet kaynaşması” bu çerçevede gerçekleşmelidir.

Bundan sonra düşmanlarımız üzerinde “caydırıcılık” etkisi yapacak, şayet bu mesajı alamayıp üstümüze gelecek olurlarsa, onları doğduklarına pişman edecek güçlü bir “milli savunma” sistemi geliştirilmelidir. Son zamanlarda milli savunma konusundaki gelişmeler milletçe hepimizi mutlu etmektedir. Bu çalışmalar geliştirilerek sürdürülmelidir.

Bunlar elbette ki devlete ve onu temsil eden iktidara düşen vazifelerdir.

SONUÇ

Türkiye ciddi bir maddi manevi kuşatma ile karşı karşıyadır.

Eğer milli ve manevi direncimizi koruyarak bu hesap ve saldırılara karşı koymasını bilirsek, çok açık ve net söyleyelim ki, bölgemizde, hatta dünyada siyasete yön veren bir süper güç konumuna geliriz.

Ama eğer gerekli tedbirleri almaz, itikadî değerlerimizin tahribine göz yumarak milli kimliğimizin yok edilmesine seyirci kalırsak, miadını doldurarak “tarihe gömülmek” de ihtimal dâhilindedir.

Duamız ve ümidimiz, yüce milletimizin kimliğini ve asaletini yeniden kuşanarak, dün olduğu gibi bugün de, gelecekte de dünyaya hak ve adalet dağıtan mazlumun sahibi, zalimin korkulu rüyası güçlü bir millet olmasıdır.

Yazımızı bütün bu anlattıklarımızı ifade eden bir ayet-i kerime ile bitirelim:

“… Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…” (Ra’d: 11.)

 

[1] https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/dinlerarasi-diyalog-camileri-ve-ayasofyanin-acilmasi-meselesi/556436

 

[2] https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/sembollerin-dili-ve-ayasofya/558301

 

Yorumlar