3100 Defa Okundu

SÖZÜMÜZÜN bir değer taşımasını isteriz.

Bir ağırlığı olsun dileriz.

Söz kudretinin diğer güçlerden önde olduğunu biliriz.

Sözümüzün bir takati olmasını ve bununla hükmetmeye çalıştıklarımızı istediğimiz istikâmete sevk etmeyi arzu ederiz.

Bu nedenle tarih boyunca insanlık söz söyleme sanatında ileri seviyede olan, toplumu etkileyerek dalgalandıranları lider pozisyonuna taşımış ve onun peşinden gitmişlerdir.

Güçlü liderler işte bu sebeple aynı zamanda iyi hatiptirler.

YERİNDE söz söylemek herkesin kârı değildir.

Zordur.

Etkilerini hesap edebilmeyi gerektirir.

Sözün önünü, ardını düşünmeden savuranlar esasen kendilerini savururlar.

Heder ederler.

Çoğumuz “Dil belası” çekmişizdir.

Biliriz.

Atalarımız “Dil yarasının kılıç yarasından beter” olduğunu söyleyegelmişlerdir ki, pek haklıdırlar.

YAPMADIKLARI şeyi söyleyenler vardır bir de.

Nasihatleri hep başkalarınadır.

Öz nefislerine bir şey diyemezler, demezler.

Fakirliğin erdeminden dem vururlar ama zenginlik peşinde koşarlar.

Azla yetinmeyi öğütlerle ancak kendileri “Tekasür” belasına duçar olmuşlardır.

Bu hususta yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim Şu’arâ Sûresi 226.cı âyetinde bizleri “Yapmadıkları / yapmayacakları şeyleri söylerler” şeklinde uyarır.

Söz, sorumluluktur.

Beyana mâlik kılınan insanın beyanlarına dikkat etmesi kaçınılması mümkün olmayan insanî bir yükümlülüktür.

BAŞKALARINA söz geçirdiğimiz, tahakküm ettiğimiz kadar ne yazık ki, kendimize sözümüz geçmez.

Herkesi hizaya sokan sözlerimiz bizi bir milim bile durduğumuz yanlış yerden oynatmaz.

Geriletmez.

Hep daha ötesini söylemek isteriz.

Etki alanını genişletmek için çırpınıp dururuz.

Bunu “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” şarkısının yazarı Hikmet Münir Ebcioğlu çok veciz biçimde dile getirir: “Taşa geçer kendime geçmez sözüm.”

Anadolu’muzun tezenesi ozan Neşet Ertaş ise başka bir açıdan bakar meseleye ve muhteşem avazı ile “Sözüm kâr etmiyor yâre” diye hislenir.

ESASEN sözümüz önce kendimize geçmelidir.

Hükmü bize olmalıdır.

Bizi bağlamalıdır.

İşin bir başka ilginç yanı var ki, insanın sözü kendisinden başkasına geçmez.

Yüce Rabbimizin dileyen kişiye hidâyeti lütfetmesi sözünü kişinin kendisine geçirebilmesiyle ilintili değil midir?

Kişi önce Hakk sözünü dinleyerek kendine söz geçirecek ki, ona iman ihsan edilsin.

Talep eden kavuşur ancak talebine.

İnsanın sadece kendisine söz geçirebileceğini, başkalarına kişi istemedikçe etki etmeyeceğini Hz. Musa bize zaten bir niyazında beyan ediyor.

Bazı peygamberlerin eş ve çocuklarının iman nasibinden mahrum kalmalarını başka nasıl anlayabiliriz ki?

Maide Sûresi 25.ci âyetinde belirtilen Hz. Musa’nın Rabbimize “Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum” şeklindeki beyanı üzerinde çokça düşünmeliyiz.

Sözünü geçirebildiği diğer kişinin peygamber olan kardeşi Harun Aleyhissalam olduğunu gözden kaçırmadan…

SÖZÜ kendimize geçirmeliyiz evvela.

“Eşim, çocuklarım, dostlarım beni dinlemiyor, sözlerime itibar etmiyor” gibi yakınmaların bir temeli olmadığını görüyoruz.

Kendine sözü geçenin sözünü Hakk Teala dilerse ve hikmeti iktiza ederse kişiden bağımsız olarak tesirini başkalarının üzerinde yaratabilir.

Sözümüzü taşa ve başkalarına geçirmek yerine evvela kendimize geçirmeliyiz.

Sorumluluğumuz bu.

Ya Selâm!

 

 

Yorumlar